Uğur Kökden – Anı Kentler

Kökden sanatçıların gözlerinin gezindiği kentleri, ormanları, denizleri anlatır. Furstenberg, 1963, Delacroix’nın atölyesi. Seine civarında, herhangi bir sokağın sonunda bir meydancık sanki kayıp gezginleri bekliyor, “Delaxroix’ya özgü, özel bir labirent”, Furstenberg Alanı. “Kendi geçmişiyle başbaşa, uykulu gözleri yarı kapalı, canlı geçen yirmi dört saatlerden kopuk bir köşe. Öyle ki, bir kez oraya girdikten sonra, hangi sokaktan ve ne yolla dış dünyaya dönüleceği bile kolayca kesitirilemez.” (s. 134) Elektrik direklerinin arasında yalnız bir ağaç, gürültülü Paris’in sakin bir yanına mı onca yaprağı, anlamlı çünkü Delacroix doğa gezilerini seviyor, atölyesini anlaşabileceği kardeşlerinin yanında kurması makul. Koşutlukları da belirliyor Kökden, Delacroix’nın gittiği yerlerle resimleri arasındaki ilişkiler, aslında yaşamla kurduğu ilişkiler bir açıdan, Herkül’ün dinlendiği resmine bakınca kendi dinlenişini biçimlediği de söylenebilir. Ölümünü. Delacroix’nın son resmi olduğundan bu Herkül. Zengin bir yaşam: dostu Baudelaire’i “şair-ressam” olarak nitelemesinde bir incelik, evi az ileride olan George Sand’la arkadaşlık, daha da yakın arkadaşı Chopin’in ölümünü çok önceden sezmesi ve sanatı, gezileri. Kökden’in gezi yazılarını denemeye yaklaştıran tekniğini bu yazılarında da görebiliriz, resimlerine getirdiği yorumların yanında Delacroix’nın mektuplarına, düzyazılarına da bakar, tam bir portre çıkarmaya çalışır ortaya. Kentin, doğanın portresiyle iç içe. Paris dışında kendini daha insan duyumsadığını söyler Delacroix mesela, Paris’teyse sıradan bir mösyödür, ayırt edilecek bir yanı yoktur, Kökden’e göre topluma karşı isyanını sokaklarda değil de resimlerinde gösterir, Baudelaire’in dediği gibi “üstünde çiçekler fışkırmış bir yanardağ”dır, tuvale bakınca da anlaşılabilir. Doğu’ya gitmiştir ama ne kadar Doğu, Fas’tan ötesine geçememiş, o “Batılı beğeni”nin giremediği toprakları inceleyememiştir istediği gibi, gerçi gitmeyi düşünüp gidemediği Mısır’da hayal kırıklığın uğrayabilirdi ama Kökden’in hayalini kurduğu gibi İstanbul’a gelmiş olsaydı neler olurdu acaba. “O sisler içindeki mavi düşler kentini, eski uygarlıkların izlerini, tapınakları, camileri, saray, çeşme, sur, su kemeri, sebil, türbe ve ahşap konakları, yeşile gömülmüş gizemli yalıları görseydi, inceleyebilseydi; Boğaz koruları içindeki denize inen patikalarda yürüseydi, insanları tanısaydı… Gerçi, bir yerlerde, uzak bir ilgiyle İstanbul-At Meydanı’ndan söz eder. Ama, öylesi bir değinmedir bu, kelebek kanadındaki uçucu renkli tozlar gibi.” (s. 137) Uzunca bir bölüm aldım da Kökden’in alımlı diline örnek sundum, bir de o çok görmek istediği eski İstanbul’u nasıl merak ettiğine. Kaç yazısı var İstanbul’un yitirdiklerini anlatan, kaybolan sokaklar için aralara derelere yazdıkları bile başlı başına konudur. Zindankapı esnafının akarlara çökmesini anlıyor Kökden, çöktüğünü korumamayı anlamıyor, Evliya Çelebi’nin öve öve bitiremediği yapıların başına gelenleri hiç anlamıyor. “Artık bu bölgeye ne Zindankapısı deniyor, ne Kanlıfırın! Yemiş İskelesi bile unutuldu gitti. Tuzcular, Yağcılar Sokağı, Balıkhane Sokakları da yok artık… Nerde kaldı, Haliç’le sekiz şeritli cadde ve günümüz arasında sıkışıp kalmış, savunmasız şirin mescit? Dört bir yanında dozerler, öfkeli homurdanmalarla, ağır çelik ağızlı çağdaş bir tarih giyotini gibi, ne bulursa yutuyor, öğütüyor. Taş, tarih, horasan harcı ve güzellik olarak ne bulursa…” (s. 109) Camiler, çeşmeler hatta denize inerken Teknik Üniversite’nin korusu, binası. Tarihin daha belirgin göründüğü zamanlarda Sinop Sürgünleri, Hürriyetçiler tutulmuştur orada, İttihatçıların zorbalık dönemlerinde sokak ortasında vurulanların yanına, içeri atılanlar da vardır ki biri Refik Halid’dir, dönemin kafa kıran zaptiyebaşısını malum sebepten o kadar da nefretle anmaz ama o kadar da nefretle anmamasından anlaşılır ne kadar nefretle andığı. Kıyasla. Gazeteci iki arkadaşı öldürülecek, kendisi de sürgün edilecektir, Ziya Gökalp olmasa uzun süre kalacaktır üstelik. Hepsi oralarda, o binalarda yaşanan şeyler, hatta okul bile: Galatasaray Sultanisi’nde bir dönem okumuştur Refik Halid. Neyse, yazının başlığı “Elveda İstanbul”, aslında bir kültüre, zaman dilimine veda, insana, mekâna. Çünkü kısa süreliğine bile ayrılsa insan buradan, döndüğü zaman şehrin değişimi karşısında dehşete düşebiliyor. İstanbul gözleri sürekli çıkmazlara çeken, kılık değiştirerek şaşırtan bir şehir, kaç asırlık yapıları bile nasibini alıyor bu değişimden, üstelik varlığını öyle böyle koruyor da. Dünyanın en dirençli şehri midir, tepelere oynar. Katliamlar görmüştür, “Terkedilmiş Bir Alanın Hüznü”nde 1 Mayıs Alanı’na -muhtemelen yakın tarihin en kanlı saldırısı orada yapıldığı için gündüz vakti bakarız, bir de gece. Taksim Meydanı her daim kalabalık, Beyazıt Meydanı’ndaki cinayetlerden sonra mendillerdeki kan sesleri orada duyuluyor. Örnekleri veriyor Kökden, her şehrin hafıza, an mekânları var, İtalya’da Forum, San Marco, Leningrad’da Dekambristler Alanı, buralarda ya bir isyanın ya bir boyun eğişin görünümleri çıkıyor ortaya, bizdeki durum meydanların taşıdığı acılarla beliriyor. “Altta, Gezi’nin Alan’ı çevreleyen beyaz duvarları, 1 Mayıs’ın kırmızı afişleriyle boydan boya kaplı. Sıcak, çekici ve alımlı bir duvar halısını andıran o afişler yerlerinde duruyor. Yırtılmamış, kireç badanasıyla üstleri örtülmemiş. Kıvançla dolu canlı bir tanık, kararlı birer bekçi gibi.” (s. 105) Sonradan tersi oldu bunun, Alan çevreledi Gezi’yi, insanlar Alan’dan akarak kuşattılar da kurtardılar parkı.

Ankara’nın nesi, bu arada Anna Seghers’in metinleri üzerinden okunan Frankfurt’a, başka kimlerin eserleri üzerinden neler edilen Alman şehirlerine tepeden iniyoruz başta, Kökden ilk oraları anlatıyor da Ankara bahsi ilginç, geçemedim. Doğu yolu aslında köyün ana yolu, asıl bağlar Doğu’yla kurulduğu için her şey oradan geliyor yakın tarihe kadar. Kuzeyden Moğollar ve Osmanlılar gelip karşılaşıyorlar, Timur yoluna devam ediyor esir aldığı padişahla beraber. O günden Evliya Çelebi’nin anlattığı güne pek değişmemiş Ankara, hatta Yakup Kadri’nin dediğine göre 1921’de de aynıymış. Çok metin var konuyla ilgili, aklıma Örik’in Ankara yazıları geliyor, başkentin yavaş yavaş nasıl büyüdüğünü görmek isteyenler bakmalı. “Bununla birlikte Genç İskender, Frigyalı askerler ya da Romalı fatihler, Ankara topraklarında, acaba benzer ölçüde yabancılık duymuşlar mıydı? Hiç sanmıyorum.” (s. 92) O zamansallıkta tepeler tepe, ağaçlar ağaç, görülmemiş duyulmamış bir şey yok güneşin altında, bu tür yabancılıklar sanayinin zortlamasından sonra. Yakup Kadri’nin adını şehirden alan romanına bakmalı başkaca, Tanpınar’ın şehirlerine, Aka Gündüz’ün metinlerine. Bu arada, Ankara’nın muadillerine göre çok geriden başladığını söylüyor Kökden, Moskova başkent yapıldığında tam tekmil başkentmiş de Ankara çevresindeki küçük kasabalardan ve kentlerden daha bayındır değilmiş, Ahiler dönemi haricinde bir kültür, bilim merkezi falan da olmamış.

Son olarak Münih. Kökden’in yazılarına çokduyusal betimlerle başlamasına örnek: “Boğuk, dokunaklı, ama içten bir müzik: başlayan günün uğultusu. Yalın bir ses. Yaşamın hayhuyu, baş döndürücü bir hızla sürüklüyor dikkati. Çoğu kez karanlık, loş bölgelere doğru. En azından ertelemeyi deniyor, doğan sevinci. Üstüne gölgeler düşürüyor.” (s. 54) Öyledir ama neyledir, çok uzakta olmayan toplama kampıyla, sisiyle, insanların suskunluğuyla, şehrin üzerine çökmüş bir tür suçluluk duygusuyla. Metinler, şarkılar bunları söyleyebilir ama Kökden havayı koklayarak da tanır şehri, sokaklarında dolanınca önyargılarını gerçekle kıyaslar, ikisini çoğun ayrıştıramadığını hissederiz ama bilgilidir Kökden, neyi neden düşündüğünü havada bırakmaz, örneğin Dachau Toplama Kampı’nın çok yakınlarda olmasına Almanların neden ses çıkarmadıklarını düşünür, sonuçlara ulaşır. Kentler okurların ellerinden öper, ben kitabı tavsiye edip burada bırakıyorum.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!