Teknik olarak, ne diyeyim, “ikili sarmal” sıklıkla kullanılıyor, gün geçmiyor ki bu teknikle yazılmış bir romana rastlamayalım falan. Şöyle, geçişken iki mevzu var, aslında ayrık ama geçişken, biçim sağlıyor bunu. Anlatıcı biyolog olsun, karıncaların etkileşimlerini inceliyor, araştırmasının verilerini açıklıyor anlatının bir yanında, diğer yanındaysa gündelik yaşamından sahnelere yer veriyor. Apayrı iki kanal, ardışık ama, birinin bıraktığı yerden diğeri başlıyor, çizgilerinden taşmaz gibi görünüyorlar da kapalılık ölçüsünde ilişkilerini seziyoruz veya biliyoruz, anlatıcının niteliğine göre. Hikâyenin. Mutlaka tokuşuyorlar, biri diğerini açımlıyor, biçimliyor, ne yapıyorsa yapıyor, çakılların arasına dolan kumlara benziyor. Ortak bir anlam alanı yaratıyorlar, DNA’nın yapısı işte, arada Adenin’dir, Sitozin’dir, tutunuyor hikâyenin ögeleri, parçaların toplamından çok daha fazlası çıkıyor ortaya. Bu romanda Agnes bütün duvarlarını indirerek hakikati dile getiriyor finalde, kendi hakkında “gerçek” şeyler söylüyor, günler boyunca anlattığı hikâyelerin ortaya çıkardığı yapıyı birkaç cümleyle özetlemiş oluyor. Birkaç cümleyle özetlenen giz için klişe biçime gerek yoktu aslında, hatta bu çözümlemeyi sarmalla birlikte düşününce metnin haybeden boğuculuğu aman bile diletir ama roman Savaş’ın ele aldığı meselelerden kurtarıyor sanıyorum, en azından açıklarını bir ölçüde kapatıyor. Açık olarak görülürse tabii, benim için arızadır bahsettiklerim de metnin zekâsı yüksek hiç değilse, okura kovalatıyor ayrıntıları. Agnes’in üzerinde çalışmaya başladığı son resmindeki renkleri düşününce misal, beyazın tonları üzerinden görünür kıldığı figürlerde çok açık bir maviyle sarıyı seçebiliyor anlatıcı, geriye dönüp renklerin izlerini de arayabiliriz ama çok sayıda ipucu bekliyor zaten ilerleyen bölümlerde, rahatlıkla bulunur. Temeli vereyim de bir, gerisine altlık: anlatıcı sanat tarihi öğrencisi, doktora tezini yazıyor, araştırma alanı gotik nüler. Genel anlamda alımlanışını da düşünüyor incelediği eserlerin, çıplaklık o zamanlar nasıl değerlendiriliyordu, güncel yaklaşımlar neler, günahkârların yüzlerindeki ifadeleri nasıl yorumlamalı, muhtelif. Ortaçağ çalışmaları profesörü Pascal’ın gazeteye verdiği ilandan bulmuştur evi anlatıcı, inceleyeceği eserlere yakın diye tutmuştur, profesörün eşi ressam Agnes’in eve ara sıra gelip üst kattaki atölyede kalmasını kabul etmiştir sözleşmeyi imzalayarak. Araştırmalarını yürütürken Agnes’le tanışır, muhabbet eder, kadının hikâyesini dinlemeye başlar. Sıkılır, denk gelmek istemez bazı günler, sonlara doğru kaçmaya dahi çalışır ama özellikle üzerinde durmaz bu mesafenin, profesyonel bir insan kaçkını profili çizer. Özdeşlik kurabilirim, iyi bir insan kaçkını nezaketle dolu bir insandır, yakalandığında sesini çıkarmaz, sosyalleşme bitene kadar muhatabını üzmez, dinler. Duygularından bahsettiğini hatırlamıyorum anlatıcının, Agnes bu sebeple serzenişte bulunduğunda, duygusuzluktan bahsettiğinde bile ne hissettiğini dile getirmez. Bir ara Peter gelir eve, hikâyeye sahici bir duygunun ilk girdiği andır belki, adam kendi hikâyesini anlatmak ister Agnes’inkine karşı da anlatıcı umursamaz görününce, hani neredeyse kızar. “‘Bu kadar zaman hep ben konuştum, sizin ağzınızdan tek bir anlayış sözcüğü çıkmadı. Muhtemelen ben gideyim de akşamınıza devam edin diye bekliyorsunuz. Bunların hiçbiri sizi ilgilendirmez tabii ki. Siz burada sadece kiracısınız. İşinizi yaparken kalacak bir yer istiyorsunuz, o kadar. Yine de ben azıcık anlaşılmayı, bir tepki almayı umut etmiştim. Durum hakkındaki değerlendirmeme katılmadığınızı söylemeniz de kabulümdü. İnsani bir davranış olurdu sonuçta, bize bir borcunuz olmasa da.’” (s. 110) Birinci kilit açıldı, ikinci kilit anlatıcının kendini Agnes’in resminde, yüzünü çökük gözler ve rengi çekilmiş yanaklarla donanmış şekilde görünce açılıyor. Şimdi fark ettim de, anlatıcının muhatabının söyledikleri tırnak içinde eğer doğrudan anlatı zamanıyla birlikte ilerleyen, anlatıcının sanat tarihinden çıkarımlarını içeren çizgi değil de gündelik yaşamını anlattığı çizgiyle ilgiliyse, kendi söyledikleriyse tırnaksız. Sanki bir diyaloğun parçası değil de Agnes’in dış monoloğunu sürdürmek için vasıta, o hikâyenin içinde bir alıcıdan öteye varmıyor, kendini o bağlamda bir karakter, şahsiyet sahibi, özne olarak görmüyor. Ortak alana bakalım, Agnes bir heykelmiş gibi mi görüyor anlatıcıyı, roller değişince çevresinden, yaşamından edindiği veriyi heykele yansıtıyor, sağlamayı anlatıcı/heykel üzerinden elde etmeye çalışıyor. Aşırı yorum, belki. İkinci kilit çıkırtladı, bu konuyu da içeriyor: “‘Sende kendimi o kadar çok görüyorum ki,’ dedi. Mesafeli duruşun, zarif ilgisizliğin. Başarmak için yola çıkmış oluşun. Bir de, bu kıyaslamadan kendime de bir pay çıkaracak olursam, kusursuz estetik duygun tabii. İnsanın hayatında kaba saba ne varsa hepsini üzerinden atmasının ne kadar emek gerektirdiğini iyi bilirim.’” (s. 122) Birdenbire birilerinin onu anlamasını istiyor Agnes, kimden destek araması gerektiğini bilmiyor, Peter’ın boşanmak isteyip iki çocuğunun “anlayışsızlığıyla” karşılaşmasının bu uzun monoloğun sebebi olduğunu anlıyoruz finalde, heykel harekete geçip kendi hissettiğini, kendi anlamını ortaya koymaya çalışıyor. O kadar da sıyrılamıyor demek ki yanlı(ş) yorumlardan, kabalıktan sabalıktan, yaşamı boyunca kaçınmaya çalışmasına rağmen. Savaş’ın başarıyla kattığı güncel arıza: steril hayatlar. Agnes’in çocukları anlıyorlar, hemen çözüm üretiyorlar problemlere, bir şeyler hissetmeye zaman kalmıyor böylece. Belli durumlara belli kalıplar, belli duygular ama son derece cılız, mesela babalarına o kadar az tepki gösterdikleri için alınıyor Agnes, bir zaman sonra hep beraber tatile çıkmalarını önerdikleri zaman iyice şaşırıyor. Aydınlanmasının sonucu bunlar, anlatıcıyla benzerliğini de yakın bir noktadan kuruyor, tepkisizlikten. Çok hikâye anlatıyor da ikisi özellikle akılda tutulmalı, ilkinde annesiyle babasının kırsaldaki yaşamlarının “saflığı”. Ev küf kokar, yoklukla sınanmıştır, orta-üst sınıftan gelen Pascal o eve girdiği zaman şaşkına döner zira Agnes gibilerini de kendinden bilir. Planladıklarından çok daha kısa bir süre kalır orada, ertesi gün yola çıkıp çalışmalarına devam eder ve Agnes’e o evde hissettiklerine dair tek bir söz söylemez, hiçbir şey ima etmez, sevinciyse geri gelir kendi yaşam alanlarına döndükleri zaman. Ha, ilişki kurduğu kadınla birlikte hiç yaşamadığı duyguları tattığı için hayretler içindedir, mutludur, kaidesinden inip insan içine çıkmış bir insan/heykeldir artık. Agnes’in çaresizliğini misliyle artıran bir, ney, “kurtuluş” belki, hissizlikten. Saflık, dolaysızlık önem kazanıyor yavaş yavaş, hele Agnes ailesini düşününce. “Tam da her şeyin kökünden koparıldığı, incelenmek üzere çekilip sürüklendiği bir zamanda bunları anımsamak Agnes açısından önemliydi. Bu günlerde hayatın uyum içinde sürebileceğini, özünde gizli saklı başka şeyler olmayabileceğini söylemek insanlara saflık gibi geliyordu.” (s. 80) İkinci hikâye Agnes’in kuzeniyle ilgili, gençliklerinde rol model olarak görüyor kızı Agnes, çok özeniyor onun gibi olmak için de amcası öldüğü zaman ortaya çıkıyor ki ekonomik durumları çok kötü, yengesiyle kuzeni çok zor günler geçiriyorlar, kuzen o bunalımla kendini eve kapıyor. Tam bir yıkım Agnes için, üniversiteye girip Pascal’la da tanıştıktan sonra bir kez olsun arayıp sormuyor kuzenini, batışına seyirci kalıyor. İletişim yoksunluğu. Çocuklarının dünyayı sadece belli kararlar alarak düzenleyebileceklerine dair fikirlerini, bir anlamda ellerini çamura sokmak istememelerini de çözümleyemiyor, oysa eylemler üzerinden kurulur yaşamlar, insan edimleriyle insan olur. Diğer çizgiye hemen hiç değinmedim ama genellemek, özetlemek gerekirse yorumlar yanıltır, değiştirir, olumlar, değiller, mimiklerle jestler zaman içinde anlamlarını yitirirler, yeni anlamlar kazanırlar. Aktif bir yorumlayıcı olmak sanatı, sanatın zamansallıklarını anlamlandırır, sanatla etkileşim kuran insanı değil. Koşutlukları varsa da başka bir çaba gerektirir insanı anlamak, söz konusu başka bir yetidir.
Anlatıcının bölüm başlarında gördüğü manzaraları tasviri hoş, Agnes’in hemen her konuşmasında rahatsızlık verdiğini inceden kalına dile getirmeye başlamasına dikiz, birçok ayrıntıdan sadece ikisi bunlar. Biçimden bıkkınlık duydum dediğim gibi, gerisi gayet başarılı. Denk gelen okusun da öyle bir aciliyeti yok.











Cevap yaz