Elde Kitap ayarı bekliyordum, öyle oldu, soluğu kısa kaldı bu kez. Tadımlık. Metin eleştirileri daha az, daha bir tanıtım havası, yine de Tosuner’in tanıtımıdır, iğne çiziverir. Anı yoğun bir toplam, hikâyelerin merak ettiğim ayrıntılarını da öğrendim, mesela Tosuner’in Cumhuriyet‘e verdiği yayınevi arama ilanı. Ama önce eleştirilere bakmalı, Banu‘nun Geri Döndüğüm Yerler‘ine dair ne var, duygudaşlık, Tosuner de döndüğü yerleri anımsıyor kitapla birlikte, mesela Refik Halid’in dil derdi, mesela Ataç Sokak’tan geçen bir yazarlık. Ataç’tan daha çok geçiyor Tosuner o sokaktan, yazınsal anlamda tanışlar Banu’yla. Boşanma olaylarını İskandinav yazarlarının metinlerinden başka yerde bulamamışçasına o metinlerde bulması, çevirmenlere teşekkürü Selim İleri gibi hep metnin sonuna kakması eleştirilir de Tosuner’in kitaptaki kitapları baştan okumak istediğini söylemesi sıkı övgüdür, bir de o gözle bakmak istemesi okuduklarına. Ercan y Yılmaz’ın Altı Üstü İstanbul‘una getirdiği eleştiriler yerli yerine koyamadığı taklalara dair, başta Osmanlıcayla yüklü dilin sonradan çözülmesi, metnin ikiye bölünmesi, eh, bunları da Hulki Aktunç çok beğenirmiş eğer görebilseymiş metni, övgüyü Aktunç’a yüklemek de olumlu eleştiridir. Çıkar çıkmaz ben de okudum kitabı ama yazısını yazamadım, Ercan Abi için çok önemli bir romandı. İtinayla yazılmış metinleri, çok ciddiye alınarak ortaya konmuş işleri eleştiremiyorum, eleştirmek istemiyorum, metinden çok daha fazlasının söz konusu olduğunu biliyorum çünkü. Böyle hissediyorum en azından. Yazı çizi tayfayla olabildiğince mesafeli olmaya çalışıyorum bu yüzden, yoksa hiçbir metni eleştiremem. Ha, hikâyeyi başa koydu tabii Tosuner, gerçi Ataç Sokağı meselesi: Rauf Mutluay dönemin tam otomatik eleştirmeni, Tosuner bastığı ilk üç kitabı göndermiş de yorum beklemiş. Gelen yorum şu: “Kitaplar ‘küçük ve pahalı’.” Gazete ilanı boşa gitti, Nadir Nadi’ye şikayet etmesini söyleyenler olmuş ama Tosuner için öyle şeyler üç paralıktır. Kitapları yazanlar: Yüksel Pazarkaya, Necati Tosuner, Hulki Aktunç. Güme gidenler vay. Aktunç’u edebî omuzdaş olarak görür Tosuner, taklalarını sevdiğini çıtlatır, Kemal Tahir’i de azıcık iteler sanki. Evet, Aktunç elbette dünyada ve memleketimizde edebiyat namına eksikler görmüştür ve evet, o dilleri bir yerlerden bulmuştur, Tahir’in şaşırması kendi dilinin takır tukurundandır. Araya bir anı koyayım, şu paragrafsız dank geçişler çok sinir bozucu. İnce Memed‘i Ankara’da okumuş Tosuner, çok etkilenmiş, yazma hevesini artırmış. Ha, bir heves de Memduh Şevket Esendal’dan, edebiyata dair hiçbir şey bilmediğini iddia eden, realizm meralizm sallamayan büyük öykücü Esendal meğer pek etkilemiş Tosuner’i. Neyse, öyküler yazıyor Tosuner, Varlık dolayları, Yaşar Nabi’den sağlam bir telif geliyor. Şenlik! Bir paket de kitap, Sait Faik ve Sabahattin Ali’nin kitapları. Sergi Kitabevi’ne koşuyor Tosuner, Erdal Öz’ün izniyle Varlık’tan çıkan başka kitaplarla değişiyor gelenleri, hepsi var çünkü. Ertesi yıl, Cağaloğlu, ilk kitabını dağıtmaya çalışıyor Tosuner, Yaşar Kemal’e özenerek yazdığı “Şişe Suyu” yerine kendine özenerek yazdığı “Martılar Gülüştüler” çizgisinde yazıyor artık, “kendi göbeğini kendi kesiyor”. Birkaç yıl sonra tanışıyorlar, Tosuner sevdiği yazarın aracılığıyla partiye girmek istiyor. Ertesi gün Meserret’te buluşacaklar, Yaşar Kemal gelmiyor da Can Yücel geliyor, o da partiden. De Yayınevi’nin camlarından bakılınca Vilayet görülüyormuş, Memet Fuat kesin oturuyor, Yücel zaten oradan geliyor, TİP’in binası o sırada, kısacası bir şeyler yolunda gitmediği için Kemal değil de Yücel gelmiş. Elçi. Kemal “vazgeçsin” demiş Tosuner için. “Tamam, bu korumacı davranışı anlıyorum ama yaşım yirmi dört. Kırıldım biraz. Ne mi yaptım?.. Bir daha hiç gitmedim o pastaneye…” (s. 153) Neye vazgeçsinse artık, korunacak ney varsa bir hevesten başka, korunması gereken. Peki, peki, Türkiye’nin en karanlık adamlarından birinin Tosuner’in liseden dostu olması, hatta Tosuner’in ilk öykülerinde dik durması! Çok ilginç, o kadar da ilginç değil, sayılı eğitim kurumlarında yetişen sayılı insanlar kuvvetle muhtemel tanış oluyorlar, arkadaşlık dostluk yürürse yürüyor. Yılmaz Yalçıner‘in öldüğünü bu yazıdan okumuş Tosuner, eski dostunun işlediği suçları hatırlamış, sonra da 1960’ların başını. Atatürk Lisesi’ne aynı sınıfta başlıyorlar, aynı binanın aynı katında oturuyorlar bir de. Yalnızlıkla boğuşuyorlar, birlikte güç doğar diye okulu da kırmaya başlıyorlar beraber, özenilmiş bir özgürlük. “Yani, hiç eksilmeyen bir ‘öfkesi kendine başkaldırısı’ biçiminde. Şöyle: Ben Çetin Altan’ı severdim, o nefret ederdi. Ben hiç gitmemiştim ama o bilirdi Türk Ocağı’nı!.. Babasından geliyordu belki.” (s. 138) Menderes’in devrilmesine üzülüyor Yılmaz’ın babası, aynı olayla memuriyetine geri dönebiliyor Tosuner’in babası, zıt dünyalar. Okumalar yazmalar, seyahat planları, en sonunda Pertevniyal’e gidiyor Tosuner, kaçabiliyor. Yılmaz kaçamıyor, kaçabilse. Yıllar geçiyor, Yalçıner’in kitabı çoktan çıkmış, Cağaloğlu’nda karşılaşma, faşistlerin öldürdüklerini çıtlatıyor Tosuner de “Yok, bizim çocuklar yapmaz öyle şey,” diyor Yalçıner, bir zaman sonra da İran’a gitmek üzere uçak kaçırıyor. “Kırk beş yıl sonra yeni baskısı yapılan Yokuşlarda Susamak’ın arka kapak yazısı da ilginç. Ama kimlerin ölümüne yol açtığından, kimlere hangi acıları çektirdiğinden hiç söz etmiyor Yılmaz.” (s. 148) Ötesiyle berisiyle romanlık mevzu, evrilir.
Şu ilan meselesi. Sulhi Dölek görmüş, çok kızacaklarını söylemiş Tosuner’e. Hakkı Devrim kızsın istiyormuş zaten Tosuner, Murat Yalçın’ın dediğine biraz alındı mı acaba diye merak ettim, kimsenin inanmayacağını söylemiş Yalçın, sonra yallah tazyik. “Necati Tosuner bir yayımcı arıyor!” Google’da aratan bulur. Radikal başlık atmış ertesi gün, telefonlar, e-postalar arka arkaya. İlanın ücretsiz yayımlandığını düşünmüş Tosuner, oysa Turhan Günay kendi cebinden ödemiş. Bunlardan yıllar sonra İzmir Öykü Günleri, Tosuner “Yazar ve Yayıncı İlişkileri” paneline konuşmacı olarak katılmış, bombardıman! Demirtaş Ceyhun da varmış, kahkahayı basıyormuş ikide bir. Yayıncılardan yıllar yılı çok çekmiştir Tosuner, anlatması bana kalmadığı için anlatmıyorum ama Günışığı dışında hayırla andığını duymadım hiçbirini. Belki anlatır yazacağı kitaplarından birinde. Yazsa keşke. Mesela Oğuz Atay’ın zamanında Adalet Ağaoğlu’nun ilk romanının yayımına engel olduğunu bilen? Tosuner’in Bavul‘da neden yazdığını? Tamamen dergicilik aşkıdır, popüler zırto dergicilikle birlikte düşünmemeli, gerekçeler anılarla sıralı. Yazı isteyen oldu mu başka, Tosuner’in yazılarını özleyen kalmadı mı şu memlekette yahu, ağzıma iki çakıl taşı atıp çiğnemeye çalışır gibi hissediyorum dergi okumaya kalkınca. Gerçi ne sallıyorum, dergi okuduğum yok, bir de ona para veremeyeceğim. Üç koli kitap geldi daha yeni, yerim yok diye okuldaki odama bıraktım. Bina da kentsel dönüşüme mi girecek ne olacak, şu yığınlardan bir an önce kurtulmam lazım. Diye gevezeliğe varmışken kesiyorum lafı, Tosuner’in laflarıyla bağlıyorum, bir parmak bal çalındı da gerisi yarınlara mı kaldı ne oldu, devamı gelecek mi diye bir konuşacağım iki gün sonra. Yine bir alıntıyla bitireyim. Elim tembelleştiğinde iyisinden bir alıntı, tamam. Finit.
“Diyelim, Can Yücel’i kim popüler olmakla suçlayabilir ki?.. Datça’da binlerce insan katıldı cenazesine. Ne güzel!.. Ama aynı gün Yozgat’ta üç beş kişi kaldırdı Abbas Sayar’ın cenazesini. Bunda bir yanlışlık yok mu?.. ‘Tutunamayanlar’la aynı ödülü alan ‘Yılkı Atı’nın yazarı Abbas Sayar.” (s. 67)











Cevap yaz