Medyan. Vapura bineriz, manzaraya bakarız, ne güzel yapmışlardır bazı binaları, ne silahlar patlamıştır bazı binalarda. Vapurdan ineriz, çay içtik mi, işyerinde içeriz haberlere bakarken. Şehirden esintiler yani, bir şeylere kızarız, bir şeylere seviniriz, Tulgar sağ baştan saydıktan sonra kendine bakıyor: ukalalığı var, ukala olacak, onca şeyi okuyup yazmak ne kadar kolay değil, elbet sözü var söyleyecek. Konuşanlardan biri o, dehlizlere girip çıkmıştır da vazgeçmemiştir bildiğini söylemekten, yazmaktan. Ciwan Haco’dan bahseder, Bruce Springsteen’den zaten bahseder, işçi sınıfının kadife rakçısından, Diyarbakır’dan bahseder çünkü gidip görmüştür, Osman Baydemir’den bahseder çünkü yakından tanımıştır kendisini, o kadar yakından olmasa da Recep Tayyip Erdoğan’ı da tanımış hatta takdir de etmiştir devletin sesini kıstığı, özgürlüğü savunduğu için, sonra da şaşırmıştır zira Baydemir’e yöneltilen suçlamalara karşı nasıl sessiz kalır bu “Birinci Adam”, o kadar kolay mıdır zalimlikten mazlumluğa geçiş? Tulgar insanın yanındadır, o insan yarın başkasını çiğnemeye kalkarsa tepkisini yine gösterir, dolayısıyla AKP’nin kuruluşunun arifesinde durum neyse ona göre konumlanıyor, otoriterleşen rejimi aynı yerden eleştiriyor. Tayfanın seçim beyannamesini göz önüne alınca heyecan rüzgârını anlamak mümkün, biraz daha temkinli olunabilirdi yine de. Bilemiyorum, böyle meselelerde aklıma Bülent Somay geliyor, YAE tayfanın zorbalamalarına karşın, “Ben bu dikotomi üzerinden seçim yapmak istemiyorum kardeşim,” minvalindeki deyişi. Tulgar’ın bu kitaptaki yazıları 2000’lerin ortalarından, bunu da gözetmeli, yirmi yıl önce iyimser bir hava vardı. Kısmet artık. Onlardan biri olan Tulgar’ın kendini çizdiği eskizi şöyle bitireyim: “Bankada param olsun istemedim. Bir tapum olsun. Tamah etmedim. Ama anlayan kıskanır kitaplığımın zenginliğini. Okuduklarımı unutmam.” (s. 118) “Annemin Ayakları” da hoştur bbu bağlamda, yaşamın ayaklar üzerinden sağlamasıdır. Şükran Tulgar memleketin müstesna sanatçılarındandır, az bilinir, Eşref Kolçak başta olmak üzere pek çok sanatçıyla sahne almış, dans etmiştir. Bir röportajda anlatıyordu Tulgar, sanatının zirvesine tırmanacakken çocukları olduktan sonra yavaş yavaş sahnelerden çekilmiş annesi, anısını yaşatmalı. Bir gece ayaklarına ağrılar girmiş, yatağa zor ermiş Tulgar, o sıra annesinin ayaklarını hatırlamış işte, romatizmadan deforme olmuş ayaklar, geçmişin bir parçası: oğlunun öğretmenlerinden hep tebrik alınca dans eder gibi yürümüş Şükran Tulgar, bir yaz günü yeni ayakkabılarını sevinçle, biraz da yalancıktan korkarak giymiş, eşinin diyeceklerinden çekiniyor. Selimiye Kışlası’nın önünde oğlunun içeriden çıkmasını bekliyor sonra, Ahmet Tulgar’ın yaşı yirmi, annesiyle birlikte yaşlanıyorlar, eskiyorlar, ayaklar yükü taşımaya devam ediyor. “Bakaya gittiğim askerlik sonra: Alman mühendis ve teknisyenlerin tercümanı olunca askerde, her hafta sonu gelir olmuştum İstanbul’a onlarla. Almanlarla. Onlara İstanbul’da da tercümanlık hizmeti vermek için. Pazar akşamları Topkapı Otogarı’nda, ben Çerkezköy otobüsünde, otobüs kalkana kadar annem öyle dikiliyor ayaklarının üzerinde.” (s. 3) Metris günleri, her hafta gelen annesine rica ediyor Tulgar, bari iki haftada bir gelse. Yıllar geçiyor, kalkamayacak kadar yorgun anne, yine de ziyarete gelen oğluna kalkıp pilav yapıyor. Cefakâr ayaklar. Yok artık. Ahmet Tulgar da yok.
Devletin çarklarına bakalım az, neler öğütülüyor, mesela bebekler ve çocuklar. Bebek ölürse su akmıyor artık, bebek ölüyor, devlet dersinde ölmeyi beklemesine gerek kalmıyor, erkenden hallediyor işi kurşunlar, bombalar. Aydınlanma Felsefesi, hastanelerden sıra sıra bebek tabutları çıkaranlar, akıl almıyor ikisinin aynı dünyada bulunabilmesini. Akıl alıyor, tarihsel gelişimlerine bakınca kolay. Bir yanda bebek herhangi bir şeydir. Çocuk da öyle. “İki gündür Uğur Kaymaz’ın katledildiği sırada çekilmiş fotoğrafına bakıyorum. Burası onun evinin önü. Nasıl koşuşturmuştur buralarda, nasıl oyunlar kurmuştur acaba öldürülmeden önce, öldürülene kadar.” (s. 11) İnsan aklını kaçırmazsa çıkarıp atmak ister, internetten biraz araştırma yapmak yeterli. Mizgin, Diyarbakır’da bombalar patlayınca ölen çocuklar, Tulgar’a göre çocuk katli bu ülkede siyasi, ideolojik mücadele yöntemi, biraz da toplumun paranoyasından mı, kendi örneği zayıf kalsa da vereyim: üç Romen sokak müzisyeni mekânda çalıp söylüyorlar, hemen kışkışlanıyorlar çünkü orada yerleri yok, steril ortamlara uygun değiller. Bir Tulgar bağırıp çağırıyor çocukları kollarından tutup atan çalışanlara, herkes izliyor, korkudan bet beniz atmış. Çatışmanın ortasında kalırsak korkudan donarız, çocuklara eziyet edilirse ne yaparız? Aşağıdan gürültüler geliyor diyelim, yine bir tanıklık, Tulgar’ın evinin altında taksi durağı var, ülkücü tayfa terör estiriyor. Hastaneden çıkan tekerlekli sandalyedeki kadını durağın önündeki ağacın altına çekmiş bakıcısı, taksi bekliyorlar, duraktan binmiyorlar. Bekleyemezler o halde. Ellili yaşlarında bir adam çıkıp şoförle tartışıyor, birbirlerine girecekler neredeyse, ağacın altında bekleyenler oradan uzaklaşıyor da iki kadın gelip banka oturduklarında hâlâ kavga gürültü. Şoför onlara da oturamayacaklarını söylüyor, neyse ki kadınlardan biri adamın bıyıklarını yolup kıçına sokacak kadar cesur, laflarını pat pat söyleyince geri vitese takıyor adam, daha da saçmalamaya başlıyor. Kavga çıksa neyi nasıl durduracağız, durduracak mıyız, iş devlet teröründen sokak terörüne geldi tabii. Aslında her yere, her zamana geldi, bilindiği üzere memleketimiz raydan iyice çıkmış, kocaman bir ringe dönmüştür. Cüssemden, suratımın höyhöyünden pek kimse sataşamıyor da Marmaray’da gündelik aktivitedir ayaküstü kavga etmek. Sokak satıcılarından da bahis var, bunlar kentin noktalarıdır Tulgar’a göre, neşeli veya kederli, kim bilir ne hayal kırıklıkları, ne terk edilmeler, ne hikâyeler var ama en başta direnç. Hafızayı muhafaza. Onlar görürler, bilirler, şiddete uğrayacak ilk hedefler. Kayıtlı ekonomiden kaçan kayıtsızlar, önemli şeyleri kaydedenler. Her şeye, her şeye bakınca koca bir gürültü ülkesi, her yerden saldırı altında olduğumuz bir ülke, hiçbir zaman güvende hissettirmeyen, sürekli bir uğultu bu ülke. “Bu gürültü, bu ülkenin tarihinin ve bugününün gerçek olay örgüsünü takip etmemizi engelleyen bu gürültü işte, nutuklardan, linç sloganlarından, intikam antlarından, faşizan sayıklamalardan, borsa spekülatörü demeçlerden, holigan taşkınlıklardan, kıymeti kendinde menkul iddialardan, yağcı medyatizasyonlardan, manşetten engizisyonlardan, köşeden manipülasyonlardan müteşekkil bir hapishane duvarı. Gürültüden bir duvar.” (s. 29) Ayvalık’tan karşı kıyılara bakınca huzur duymakta bir terslik var, insan o kadar kısa mesafede o kadar çok şeyin değişmemesi gerektiğini düşünüyor ister istemez. Memleketimden topuklama hayalleri. Barış şarkıları söylüyor Tulgar, evlerimizden ezgiler, valla benden Alice in Chains çıkıyor en fazla. Böyle buluyorum yarını görme gücünü, gevezeliklerini ciddiye almıyorum ama ciddiye aldığımız varsayımıyla hareket eden insanlar, insanlarımız, necip milletimiz ne güzel millet. Polisin tutumu ne kadar da soğukkanlı bir tutum, ne kadar orantılı tepkiler, diğer tarafta sayın bürokratların koruma polislerine davranışı ne güzeldir öyle, ilçenin en yetkili abilerinden birinin kapının önünde bir süre beklemesi, koruma polisine dönüp “Kendi kendine mi açılacak lan bu?” diye ünlemesi, genç arkadaşın özür dileyerek koşturması, ne yüce gönüllü bir millet ya rab. Midilli’den bu yana bakıyorum, içimi fenalıklar basıyor. Tulgar’ın bahsettiklerini düşününce aynı fenalıklar basıyor. Beyaz Kürtler. Burjuva Kürtler. Zaten Türkler. AVM’lerde milletin rızkıyla gününü gün edenler. Edebiyatçılara salvoyla bitireyim. “Proje romanları, ufki fotoğrafları ve siyasi çıtkırıldımlıklarıyla kaşar tekerleri gibi durdukları yerde yağ salıyorlar ortalamacı okur kitlesinin günlüklerine, not defterlerine, buzdolabı kapağı notlarına, internet ve cep telefonu mesajlarına.” (s. 54) Güncelleyelim: sosyal medya paylaşımlarına.











Cevap yaz