Philippe Djian – Affedilemeyenler

Djian’un otobiyografik metinlerinin sayısı, çoktur, kendini kurgulayan karakter üzerinden kendini kurgular mı, boş zaman aktivitesi veya yaşamın kendisi. Oyundur, kamusal ve bireysel kurgular çatışır, kesişir, homo ludens canlı canlı görünür kılar kendini böylece. Çok ciddi bir oyun(cu). Kâğıt üzerindekinden daha mı ciddi, bunun ölçüsü kâğıttan insanın gerçeğiyle örtüşme derecesinden kestirilebilir. Kim bilecek, hiç kimse, o zaman sırf hikâyeye bakmalı. Hakikate değil de hikâyeye, hikâyenin anlatımına. Yüzeye yay, toplayabilirsen yakındır sana karakterin. İstediğin kadar açabilirsin, yoğunluğu yitirdiğin yerde -“içtenliği” diyemeyeceğim çünkü taklit edilebilir, ayrıca havada süzülen bir terim “içtenlik”, sezgiyle bile ölçülemez çünkü bilinç çeşit çeşit- bırakman, belki tamamen kurtulman gerekir. Yazdığında bilirsin. Öykünün içtenliği, bu başka bir şeydir, sağlanabilir ama kıra döke. Öyküsüyle çatışan yazar, ona sabır dilenmelidir, belki ekseni oturtacağı başka bir öykü. Hikâyesiyle çatışan yazar, ona dua edilmelidir, kaçarı yoktur, ola ki kendinden uzağa düşmek ister. Pasajlarla, hafif geçişlerle tutturmuştur karakterinin parçalarını Djian, bazen büyük adımlar atıp büyük olayları küçültür, etkisini azaltır çünkü karakteri analiz eder kendini, aldatıldığı zaman bile birkaç kapalı cümleyle önce, durumdan bahseder, sonra olayı faş eder ama yine usuldan, öyle büyük kırılmalara yer vermez. Francis’in kişiliğini de göz önünde bulundurmalı. Geçmişini. Eşiyle küçük kızının kazada nasıl yandıklarını, tutuşan saçları ve kuklalarınki gibi savrulan kolları görmesin diye küçük kızı Alice’e sarılıp seyri engellemeye çalışmasını. AB ülkelerinde imza günlerine, söyleşilere katıldığı günlerden sonra inişe geçen yazarlık kariyerini. Liseden arkadaşını, liseden arkadaşının altı yıllık cezadan sonra hapisten yeni çıkmış oğlunu kendi eşinin peşine takmasını. Çok parçalıdır Francis, ilişkilerini sürdürmeyi başarmışsa da parçaları çok aşınmış, uyuşmamaya başlamıştır artık, bu yüzden geliştirdiği takıntıların yanında soldurduğu sevgiler de vardır. Altmış yaşında bir adamın içinde ne kadar sevgi kaldıysa. Kızına ve hayata karşı. Yıllar boyunca içini oyup durmuş üzüntüleri dondurmuş, çözülmelerini engellemiştir ama Alice’in uçağa binmediğinin ortaya çıkmasıyla, çok önemli bir parçanın ortadan kaybolmasıyla sallanmaya başlamıştır artık Francis, ayakta durabildiği onca zaman tek bir satır yazamamış, özüyle bağ kuramamıştır. Battığı yerden yine kurmacaya yaslanarak çıkabilecektir, kitaplarını diplerde yazmaya başladığına dair doğrudan bilgi vermez, dolaylı olarak sezdirir yazma arzusunun belirdiği zamanları, nihayet yine kurar elini de kontrolden tamamen çıkmadığını -belki- kontrolden tamamen çıkan bir karakterin üzerinden anlatmaya başlar. Beyin parçalarının ortalığa yayılmasını engelleyemeyecektir ama, yaşamın kurmacadan çok daha, ney, ilginç, farklı olduğunu -böyle olmayabilirdi, yazma gerekçelerini düşününce tam olarak böyle- Jérémie’nin silahı beynine dayamasıyla anlayacaktır. Rahat ettiğini sanmıyorum, eşi Judith’in peşine dedektif gibi taktığı, sonra eşinin sevgilisi olan gencin ölümüyle takıntıları ortadan kalkacak değil, tam da bu yüzden kurmacaya başvuruyor ki zincirini istediği yere sarabilsin. Kıramayacak. Tek bir alıntıyla durumunu, durumlarını göstereyim: “Kulakları sağır eden bir silah sesiyle olduğumuz yerde donakaldık. Judith’in bakışlarıyla karşılaştım. Ona bu konuda, kendi kendime kızdığımdan daha fazla kızmıyordum, gerçekten ama bunca aptallık edişimiz, bunca saflık, bunca ahmaklık, düşüncesizlik ve hepsi, hepsi allak bullak ediyordu insanı.” (s. 171) Sükunet: Jérémie’nin bar kavgalarında pata küte dayak yemesine şahit olur Francis, yalnız bırakmak istemez ama dayak yemesine de engel olamaz haliyle, kurguda kendi kendini yok eden önemli bir karakterdir Jérémie. Arkadaşlarıyla birlikte benzin istasyonu soymaya kalkmış, harala gürele sırasında tüfeğini ateşlemiş, cinayet işlemiştir, altı yıldan sonra yeni bir başlangıç yapmaya niyeti olmadan annesi Anne-Marguerite’in yanına taşınıp serseri mayın gibi dolanmaya devam eder. Yolları Alice yüzünden kesişmiştir aslında, determinizm işinde iyidir, neden-sonuç ilişkilerinin can sıkıcı görünürlüğünü rafa kaldırmak için de yazı çizi işlerine döner Francis. Kendini eşelediği nadir anlardan birinde söylediğidir: “Tanrı’ya bana edebiyatı vermiş olduğu için minnettardım. Edebiyata, bana bir iş verdiği, ailemi geçindirmemi sağladığı için, bana başarının ürpertisini tattırmış olduğu için, beni arındırdığı, büyüttüğü için ve bugün hâlâ elimden tutuyor olduğu için ona minnettardım; yine de bu kadarı bundan sonrası için yeterli olacak mıydı? Edebiyat, bu rolünü, benim için uzun süre sürdürecek miydi? Şu andan itibaren yalnızdım, şu andan itibaren artık tozlar dağılmaya başlıyordu.” (s. 156) Gerilim yüksek, aldatma vakasından sonra bir yıl geçmiş, Jérémie kente geri dönmüş, Judith korkuyla geldiği evinde sessizlikle karşılanmış, Alice nihayet piyasaya çıkmış ve babasını aşağılamayı bırakmış, ağlayarak özür dilemiş. Francis’in tepkisi “yeterince” sabit durmak, hani yine sarılmak ama kızının ağlamasının dinmesini beklemek. Eylemler, eylemlere karşı eylemler, çözülmesi gereken kodlar. Her şey Patti Smith’le başlıyor aslında, havaalanında, Francis kızını beklerken. “Pastime Paradise”.

Başa dönüyorum, Francis o sabah söylemiş Judith’e, eti sipariş etmeden önce biraz daha beklemeliler ve Alice uçakta değil. Önsezi, açıklayamıyor ama biliyor, Alice’in eşi Roger da bıkmış olacak ki cehennemin dibine kadar yolunun olduğunu söylüyor eşinin. İkiz çocukları var, Francis bir zaman bakacak, daha fazla değil. Hiçbir şeyin daha fazlası için emek harcamayacak, o yaşa gelebilmenin getirilerinden biri, özellikle yaşadıklarını düşününce hiç niyeti yok. Alice daha önce de kaybolur, nihayet bir yerlerden çıkarmış, en azından bir telefon, bir e-posta, bir şey. Bu kez hiçbir şey. Sanata düşkünlüğü çocukluktan, dünya çapında bir aktris Alice, kimlerle oynadığını arada derede görüyoruz. Hemingway’in, Francis’in ustasının o bölgede bir süre yaşadığını da öğreniyoruz arada, Francis’in teyzesiyle evlenecekmiş de seyahate devam etmeye karar vermiş sonradan. Neyse, Roger bankacı, gençliklerinden beri beraberler, Francis’e göre ikisi de uyuz, keş tiplerken bir şekilde evleniyorlar, çocukları oluyor, Alice kirişi sık sık kırıyor. Roger defalarca aldatıldığının farkında, sorun değil. Bu bağ zayıf olsa da Francis’e yük olmayacak gibi duruyordu, oldu. Kendi gençliği de pervasızlıklarla dolu, ot ve müzikle, Anne-Marguerite’le zamanında yatıp yatmadığını aç zamandan sonra hatırlayınca diğer her şey gibi bunun da öneminin kalmadığını anlıyor, hele A-M kanserden öldükten sonra. Gözünün önünde günden güne çürüyen bir et yığını da değil ama uzak bir anı artık. Yaş aldıkça her şey uzaklaşıyor, her şeye uzaktan bakar hale geliyor Francis, baktıkları bir anda üzerine yığılana kadar. Kim peki Francis, yaşamlarla boğuşurken affetmediklerinin yanında mı yer alıyor yoksa ayrı mı konumlandırıyor kendini, kim kimi affetmiyor? “Johanna editörümle yattığımı öğrendiği gece de bu kanepe bir dahaki emre kadar benim yatağım olmuştu ve çok rahat olduğunu düşünmüştüm. Sonuçta işlerin düzeleceğine emindim çünkü ona karşı hislerim, o ne düşünmüş olursa olsun el değmemiş hislerdi. Bu krizden çıkış yolunu sabırsızlıkla gözlüyordum, nihayetinde ceremesini çekmiştim; bu sırada Johanna’nın siyah gözleri bir odada ya da başka bir yerde her denk gelişimizde, sanki beni kurşuna diziyordu.” (s. 67) Yazarlık kariyeri için sevişmiştir kadınla, söylediğine göre, bu “söylediğine göre” aslında çok da güvenilmeyecek biri olduğuyla ilgili zira Alice’in on küsur yıl süren nefretinin sebebi var, Judith’in ondan adım adım uzaklaşmasının da, Roger’ın huysuzluklarının, her mesafenin. Anlatılmayanı satır aralarından çıkarmalı okur, oyun olarak görmeli Francis’in anlatısını.

İlk kez okudum Djian’ı, daha okuyacağım.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!