Canbaba’nın öyküleri B-Horror korku filmlerini andırıyor. Tremors misal, karakterlerin Güneyli mizahı yer yer matraktır, onun dışında mezarlık kadar ciddi bir filmdir hatta Burt Gummer‘ın şu sahnesi azıcık korkutur. Nedir, yüz iki devam filmi çekilmiştir, Burt resmen ibişleştirilir, uçan canavarlara karşı savaşırken tam bir maskara rolüne sokulur. Atmosfer etkisi. İlk filmde yaşlı çifti arabalarıyla birlikte toprağın altına çeken gizemli yaratıklar nerede, dördüncü filmde Rambo’ya dönen Burt nerede. Kitaptaki öyküler bu dördüncü filmdir işte, “çatlaklar”dan kasıt kafayı kırmış karakterlerdir de Canbaba o kırıklığı sırf olay akışıyla sağlar, yüzeyden bir iki psikolojik arıza, bir de eğretileme taklaları, tamam. Düşük bütçeli, bol özel efektli psikolojik gerilim. Mientras duermes esintili ilk öyküye bakalım, “Apartman Boşluğundaki Hediye Paketi”, Servet Efendi apartman boşluğunda hayalet gibi süzülerek evlere giriyor, eşyaların yerlerini değiştiriyor, sonra insanların da yerlerini değiştirecek çünkü hiçbir şey fark etmiyorlar, başkasının donunu giyiyor adam, evinde olmayan bir eşyayı kullandığının farkında değil, o harala gürelede yaşadığı mekân değişse dahi fark etmeyecek. İyi fikir, korkunç işçilik. Dil de terelelli, Servet sigarasını kökleyince “kirli sakalının ardındaki gülümsemesi görünüyor”, ağzı çenesindeyse. Ayaklarını basabileceği oyukları kullanarak pencereden pencereye geçebiliyor, inip çıkabiliyor apartman boşluğu boyunca, tam bir örümcek. En sevdiği yer “apartmanın en üst katındaki boşluğa açılan oda”, sanki boşluk sadece en üst kattaki odada. Arka arkaya gelince can sıkıyor bu anlatım bozuklukları, neyse ki diğer öykülerde azalıyor. En büyük arızalara bakıyorum, öyküler çok uzun. O uzunluğu dolduracak derinleşme bölümleri yok bir de, yakın çekim devinimlerle yürümüyor açıkçası. Servet eve giriyor, küskün eşyalara bakıyor, parmak uçlarında yükselip esniyor, salonun ortasına sıçıp tersini temizliyor, hareketle dolan öykünün anlatıcısı serbestliğini kullanıp da Servet’in zihnini şöyle bir sıyırmıyor, ortamın parlaklığını kısmıyor. Aksine. Tuhaflığın çok sağlam bir tutarlılığının olması lazım, bunca yalnız insan varken neden bunca insan yalnız, apartman sakinlerinin de eşyalarınkine yakın bir karanlığı olmalı ama geveze çıkıyor biri, o gün erken yatacağını, ertesi gün önemli bir sunumunun olduğunu söylüyor Servet servise çıkınca. Hiç gerek yok, hikâyenin çatlağı derinleşti burada. Kıssadan hisse finaller de evlere şenlik, mesela Servet tutunduğu tahtanın çatırdamasıyla boşluğa düşüyor, beyni patlıyor, apartman sakinleri başlarına iş almamak için cesedi götürüp gömüyorlar. “Sonraki haftalarda birbirlerinin evlerine girmedikleri, yemekler yiyip kahveler içmedikleri gün olmadı. Bu belki de Servet Efendi’nin onlara bir hediyesiydi.” (s. 19) Valla hiçbir halt değildi çünkü bilemedik Servet’i, anlatıcının kendini ortaya atması bu sadece. O kadar da anlattı üstelik, bilmem kimin donunda bahar esintileri, lambalardan düşen yalnızlık gölgeleri, yüklük gibi resmen. Havayı dağıtıyor, o tekinsizliği bir türlü hissettirmiyor. “İşte tam o anda Yavuz Bey parmağında bir sıcaklık hissetti. Yumuşak, huzursuz edici bir sıcaklık. Kapı tekrar açılıp ışıklar yandığında parmağının Halime Hanım’ın ağzında olduğunu irkilerek fark etti. Cüssesinden beklenmeyecek bir çığlıkla kendini asansörden dışarı attı. Geri geri giderken tökezleyip kıçının üzerine düşüverdi.” (s. 114) Cüsseyi önceden verdiysen buradan at, zihinde görselleşiyor zaten, bunun dışında sıcaklığı nitelemeye gerek yok, hele huzursuz ediciliğini falan hiç vermemek gerek. Sıfatlardan uzak durmak lazım bu tür bir metinde, en azından serbest dolaylı anlatıcıyı iyice sokalamak gerekiyor karakterin zihnine, başkaca olmuyor. Bu öykü neymiş, “İrili Ufaklı Yavuz Beyler”. Yavuz Bey apartmana yeni taşınmış, apartman toplantısı var, geç gidecek ama apartman sakinleri rahat vermiyorlar, evine gelip rahatsız ediyorlar, bu Halime Hanım tokadı basıyor bir sahnede. Aşırı yavaş tempolu anlatımda o tokat sıradanlaşıyor, Yavuz’un şaşkınlığı düz bir şaşkınlık halinde. Karakterin zamansallığıyla okurun zamansallığı arasında ilginç bir koşutluk var, metne göre değişen bir öge. Neyin geldiğini anlayıp karakterden önce şaşırabiliriz veya karakterle aynı anda şaşırabiliriz, çeşitlidir, eşzamanlı olan şeylerin kendine has kurgusal büyüsünü açığa çıkarmak iyidir, başarıdır, oysa bir iki terslikten sonra Halime’nin o tokadı atabileceğini öngördüysek, tokadın vereceği duyguyu önceden daha hafif olaylarda deneyimlediysek bitti, etki kayboldu. Evet, Yavuz toplantıya gidiyor, kendi yüzünün maskesini takan insanlardan laf yiyor bir sürü, ne halt ettiyse söylüyorlar Yavuz kılıklarıyla. Malkovich etkisi. Yine yokuş aşağı gideceğiz, Yavuz toplantıda sağlı sollu şamarlar yedikten sonra evi satan emlakçıyı arayıp dert yanıyor, ağlamaya başlıyor? Salya sümük, hıçkırarak? Komediyle zorbalanan korku filmi gibi, öf. Emlakçı sessizce dinliyor, sonra çok ilginç bir şey oluyor gerçekten, muhteşem bir takla, toplantıda maske takanlar gibi konuşup Yavuz’u suçluyor. Bayat ekmeğin kabuğu taş gibi olmuştur, damağı zart diye keser de iki gün can yakar ya, işte öyle bir şey. Aslında bu öykülerden mini dizi çıkarmış, görsellik kafaya düşecek kadar somut, yapıştır popüler oyuncuları gitsin.
Bir iki inci daha, Dijan’a döneceğim sonra. “İçler Dışlar Çarpımı”nda balık leşlerine bakan anlatıcıyla balıkçının aşırı gevşek muhabbetini dinliyoruz başta, anlıyoruz ki adamımız sürekli balık alıyor, her seferinde üç tane. Balıkçı ısrar ediyor, devamlı müşterisi madem, temizleyiversin? İstemiyor anlatıcı, temizletmeyecek, bunun için koca bir sayfayı okuduktan sonra devam ediyoruz, ikinci sayfada anlatıcının babası, balıkçının babası, baygınlık geçirmediysek yine devam ediyoruz, adamımız eve gelip balıkları buzdolabına atıyor, çürüyen onlarca balığın yanına. Ev bok gibi kokuyor, kapıya gelen Greenpeace çocukları dertlerini anlatacakken kokuyu alıyorlar, sonra anlatıcının gözlerindeki deli ışığı görüyorlar, ödleri kopuyor, kekelemeye başlıyorlar. Anlatıcının derdi nedir, çatlağı nereden nereye uzanmaktadır, bunu vermenin yüz sekiz yolundan en kötüsünü seçiyor anlatıcı, bir anda Elif’in içinden söküp alamadıklarını söylüyor, sıçtıklarım bir kazıyamamışlar kadının içini. Balıkları bu yüzden temizletmiyor, kıps. En iyisi de bina yıkılacak, buldozer geliyor, doktorların yapamadığını yaptığı için anlatıcı mutlu. Kazıntı oldu çünkü. Spektaküler gerçekten. “Babamın Eşyaları”nı gördüm de, şu sembol fişeklemeli hikâyelerin sonu gelmesin mi artık, cinsel organından kuş fışkırtan, ağaç olup eşine maşrapayla su döktüren insanları görmesek mi, ne bileyim, bir de bodoslamadan anlatılınca hiç çekilmiyor. Canbaba’nın karakterlerinde neden aynı tür eblehlik var bir de, kapıya kim gelirse lap lap lafını söyleyip gidiyor, durum değerlendirmesi yok, kalas gibi takılıyorlar ortada. Bu öyküde kalasımız Samet, kapıya gelip salonun tavanında büyüyen lekeden bahsediyor anlatıcıya, borularda bir sorun varmış da baktırsınmış adamımız. O sırada adamımız: “Mutfaktan çıkar çıkmaz kapı çaldı. Taziye için gelenlerdi kesin. Kim açacaktı şimdi kapıyı? Taziye ne garip bir sözcüktü düşününce. Ta-zi-ye; sanki köyünden büyük şehre iş aramaya gelmiş bir kadının ismi gibi. Taziye Yılmaz. Taziye Pekcan.” (s. 66) Ekşimik surat. Anlatıcının babası ölmüş kısa bir süre önce, ev anılarla dolu, bir de su kaçağı sorunu var üstelik. Usta geliyor, diyalog o kadar uzun ve lagar lagar olunca gereği düşünüldü: ateş! Aşağı iniyor anlatıcı, Samet gelip bakmasını istiyor nihayet, balon gibi bir şey aşağı sarkıyor. Babasının eşyaları görünüyor, anlatıcı balonu patlatınca şak diye düşüyor her şey. Samet gülüyor. Anlatıcı gülüyor. Ne kadar güzel, herkes gülüyor. Eşyalar gülüyor. Kitap bitiyor, gülüyorum.
Gerek yok sanıyorum okumaya, aşırı meraklısı okuyabilir. Tremors ayarından şaşmıyorum ben.











Cevap yaz