Memet Fuat – Kültür Alışverişi

Fuat’ın kültür meseleleriyle ilgili yazılarından derleme, 1965’ten 1996’ya dergilerde, gazetelerde yayımlanmış denemeler. Kitle kültürü, popüler kültür, burjuva kültürü, proletarya kültürü, demokrasi, yalan, aydın düşmanlığı, iyi veya kötü kültür, alt veya üst kültür, dertli kültür, taklacı kültür, çeşitli kültürlerin kıyası, incelemesi, Fuat yazdığı bazı yazıların birbirinin tıpatıp eşi olduğunu söylüyor “Sunu”da. Tutarlılık var ama olmasa da olur, Fuat’a göre örnekleme göre fikirler farklılık gösterebilir, misal veriyor arada. Yamyamlık diyelim, başkasının yenmesi kötü bir şeydir ama bir toplumun kültüründe insan yiyerek hayatta kalmak varsa topluma göre iyi bir şeydir. Normaldir, değişir bu işlerin niteliği. Emine Sevgi Özdamar’ın metinlerini Almanca yazması üzerinde dönen tartışmada görebiliyoruz, aslında anıya da vardığı için iki yazıyı anlatmam lazım. Goytisolo’dan ilk Kutlar bahsetmiş, bir yazısını çevirip yayımlayınca tanınmış İspanyol yazar, sonrasında birkaç kez Türkiye’ye de gelmiş. Metis bastı, bir yayınevi daha bastı galiba başka bir metnini, neyse, Goytisolo 1994’te kendisini en çok etkileyen roman sorulunca Hayat Bir Kervansaray‘ı seçmiş roman herhangi bir yazın formülüne bağlı kalmayıp kendi yolunu açtığı için. Özdamar’a gelirsek, gençliğinde, konservatuvar yıllarında De Yayınevi’ne sık sık uğrayan çılgın bir tiyatro öğrencisiymiş, bütün sanatlara ilgi duyarmış ama öncelik tiyatrodaymış. Yıllar sonra romanlarıyla ünlendiği sıra İstanbul’a gelmiş, Fuat tiyatroculuğun bitip bitmediğini sorunca bitmediğini, yazarlığın çizerliğin yan iş olduğunu söylemiş Özdamar. “Emine” adını Ece Ayhan koyuyor, hikâyesi Özdamar’ın katıldığı Boğaziçi Üniversitesi etkinliğinin YouTube’daki videosunda var. Almanya’dayken de arada sırada mektup yazarmış Özdamar, el ilanları, afişler, eserlerine dair eleştirileri gönderirmiş, sonra yazdığı oyunlar ve romanlarla ödüller alınca tanınır olmuş. Goytisolo’nun 1990’larda yazdığını keşifmiş gibi tekrarlıyorlar günümüzde, hoş: “‘Epeyce oluyor, Madrid’deki Fransız Enstitüsü’nde yapılan bir toplantıda, Fransız yazınının geleceğinin Magribli ve Karayibli yazarlara, İngiliz yazınının geleceğinin Pakistanlı ve Hintli yazarlara, Alman yazınının geleceğinin de Türk yazarlara bağlı olduğunu söyleyerek dinleyicileri şaşırtmıştım.” (s. 126) Şaka olarak söylemiş bunu Goytisolo, buz gibi gerçektir, bizde karşılığı henüz tam anlamıyla yok. Şiir hariç. Diyar Atak’ın şiirleri tek başına taşıyabilir bayrağı. Bunlardan doğan mesele nedir, Fuat bir gün Cevat Çapan’a sormuş, Almanya’daki Türkler Almanca yazdıkları zaman Alman yazını çerçevesine mi giriyorlar, “boynunu büküp” öyle olduğunu söylüyor Çapan, Fuat’a göreyse tam olarak öyle değil. Türkçe yazıp Almancaya çevirince Türk yazını, Almanca yazınca Alman yazını, ikisini birden yazsa Özdamar? Kültür önemli Fuat’a göre de Alman kültürü buram buram geliyor Özdamar’ın romanlarından, Batı kültürü de diyebiliriz, dil bu bağlamda ikinci planda kalıyor. Ki kendi de söylemiştir Özdamar, sokaktan simitçinin sesini duymuyorsa artık, bambaşka gürültüler geliyorsa dil bunun bir parçası sadece, gösterme biçimi, haliyle Özdamar’ın Alman yazınının bir parçası olmasını dile dair senaryolar üzerinden bulanıklaştırmaya çalışmak, bilemiyorum. “İşin ilginç yanı Alman yazın çevreleri Almanca yazan Türklerde kendilerine aykırı gelen bir kültürü değerlendiriyorlar. Öylesine ki Almancanın kullanılışındaki acemilikler bile hoşlarına gidiyor.” (s. 128) Goytisolo’nun bahsettiği tam olarak bu bence, bir dildeki acemilik asıl ateşleyici etken olabilir edebiyatın yenilenmesinde, temayülü, daha geniş açıdan kusursuzluğu, kuralı yıkan bir kazanım. Hikâye anlatımı da sağlam Özdamar’da, karakterlerini Almanlardan veya Almanların düzenine alışmaya çalışan Türklerden çıkarıyor, kısacası Almanya’nın atmosferini işliyor. Alman edebiyatı, Almanca edebiyat, herkes meşrebine göre, bunun dışında doğup büyüdüğü ülkenin havasını da katmıyor değil romanlarına Özdamar. Bilince de bakmak gerekiyor sanıyorum, ömrüm boyunca Almanya’da yaşayacağıma dair hayaller kuruyorum diyelim, yaşım yirmi, elbet Almanca yazacağım metinleri, Almanca edebiyatın bir parçası olmaya çalışacağım. Doğal. Kültürel geçişkenlik. Kapitalizm açısından ne mana taşıyor, başka yazılara geçelim artık, Ümraniye’yle Suadiye’yi kıyaslayarak cevap veriyor Fuat. Ümraniye’deki insan sabahın köründe kalkar Suadiye’dekinin işyerinde çalışır, yorgun argın döner evine, kültürle ilgilenecek vakti yoksa yaratır, sınıf bilinci kazandıysa süper. Suadiye’dekiyse patrondur veya üst sınıf beyaz yakalıdır, işe geç gitse de olur, parayı cukkalar ama kültürel aktivitelere falan hiç bakmaz, doğrudan birikim yapar veya sermayesini artırır. Bir yanda yokluk, diğer yanda açgözlülük, tek geçişkenlik Ümraniye’den Suadiye’ye taşınmayı sağlayacak fırsatlar yoluyla değil de kültürlerin birbirini törpüleyip eşitlikçi, adil bir dünyanın umuduyla gerçekleşmeli, ancak böyle gelir eşitsizliğini giderebiliriz. Hepsi birbirine bağlıdır, bir yandaki çürüme diğer yanları da etkiler. Etkilememesi için bol bol şiir okumalı ve tiyatroya gitmeliyiz Fuat’a göre, şiir sözcüklerin, duygunun, anlamın, birçok haltın en ziplenmiş halini içerdiği için doğrudan kana karışır, tiyatro da temsiller yoluyla iyiye doğru bir yol çizer kafada, bu iki sanata acayip önem verilmeli. Sporlardan da voleybola, Fuat’ın voleybol kariyeri malum. Futbolun vahşileşmesiyle ilgili yazıları var, voleybolu öven yazısı da var, takım oyunu olduğu ve rakiple harala güreleyi en aza indirdiği için voleybol yaygınlaştırılması gereken bir spor. Kültürün alt kümelerinin irdelendiği bu tür yazılar kitabın sonuna alınmış, görece kısa yazılar bunlar, asıl olay kültür.

“Kendini ilerici sanat üstüne konuşmakta pek yetkili gören bazı yazarlarımız”, mesela Yaşar Kemal, çakılıp kaldıkları yerden bir adım ileri gidememişler kültür yorumunda. Kültür sömürücülüğünü Fransız sömürgeciliğiyle bir görüyor Kemal, kapitalizmle birlikte gelen sömürü Mustafa Kemal devrinde bitmeye başlamış, İkinci Dünya Savaşı’yla yeniden gelmiş. Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, bunlar ak örneklermiş, onların dışında sanatçılarımız kapılıp gitmişler Batı etkisine. Fuat sapla samanı ayırarak kültür-sömürü ilişkisini inceliyor, Fransız kültürünün yekten silinemeyeceğini anlatıyor yazısında, varsın Yaşar Kemal’in iddia ettiği gibi yazarlarımız Amerikan İngilizcesi sentaksıyla tümceler kursunlar. Nâzım Hikmet’in pata küte eleştirilmesine de karşı Kemal, derin incelemeler gerekirmiş. Fuat’ın cevabı: “Eleştiriden hoşlanmayan yazarların hep söyledikleri bir sözdür bu ‘derin bir inceleme’. Bütün sanatçılar gibi, Nâzım Hikmet de bazen derin, bazen yüzeyden eleştirilerle ele alınacak, eleştirmenlerin yeterliliğine ya da yetersizliğine göre, haklı ya da haksız değerlendirmelere uğrayacak elbette. Buna öfkelenmemek, üzülmemek gerekir.” (s. 13) Çok doğru. Eleştirinin, yorumun her türlüsü gelir esere, Chandler’ın taktiği bu konuda en iyisi: hiçbir eleştirmene cevap verme, işine gücüne bak, kır kıçını otur yaz, yazmaya devam et. İstiyorsan. Nezihe Oruçoğlu yazmayı bırakmış Fethi Naci’nin eleştirilerinden sonra, tuhaf. İçeriden bir yerden insanı havaya uçururcasına, infilak ettirircesine bir şey geliyor, haso itki, değil Fethi Naci, bütün Naci’ler, eleştirmenler gelse durmayacak bir şey. Varsa bundan, insan yazmaya istemese de devam ediyor çünkü rahatsız oluyor bir süre sonra, kafadaki çanları susturmak istiyor. Son olarak Kemal’i kültürsüzlükle suçlayanları darmadağın etmesinden bahsedeyim Fuat’ın, kültürü belli bir zümreye, sınıfa layık görenlere giydiriyor bir güzel, bu işin öyle aristokrasinin, burjuvazinin tekelinde olmadığını gösteriyor. Öyle olduğunu iddia edenler aydın karikatürü olur olsa olsa, sanatı anlamamıştır. Yaşar Kemal oyunu kuralına göre oynayıp kapitalizmi fişekler ama bu da ayrı bir tartışmanın konusu, kültürel birikimi herhangi bir kültür hiyerarşisinde kıymet bulur veya bulmaz değil çünkü öyle bir yapı söz konusu olamaz sanatta. Olmamalı.

İyi denemeler, meraklısı kaçırmasın. Fuat’ı okumayı özlemişim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!