Valla diyenlerin ortalamasını alınca Şevki Yılmaz çıkıyor. A, B. Süleyman Ateş maymunun insandan geldiğini iddia etmiş, eleştiriliyor. Rasim Özdenören sanayi hamlesini ele alıyor Patrona Halil’i örnek göstererek, diyor ki Patrona Halil’in matbaaya baş kaldırması yobazlık eseri değil. Matbaa matbaa olduğundan değil de “gâvur icadı” olduğu için tepki göstermiş. “Bir adım daha gidersek, bu isyanın altında yatan anlamın, yerli sanayii gerçekleştirmek üzere girişilmiş bir hareket olduğunu bile söyleyebiliriz.” (s. 148) Maşallah, bence “saksıya fesleğen gibi oturturum” anlamı da çıkar. Özdenören’in kurmaca metinleri baş üstüne de, süreli yazıları ve denemeleri gerçekten fecaat ya, yüzüne bakılmaz. Yalçın Uraz yazmış Son Havadis‘te, TRT toprak yığınları arasındaki kapı boşluklarını göstermiş, sefalet istismarcılığı yapmış, kötü niyetliymiş TRT. Memleketin gerçeklerini göstermek yasak yani, kimler kimler topa tutuldu bu yüzden, Mahmut Makal’a bir ömür boyunca çektirdiler sağlı sollu. Rauf Tamer’e göre NATO’da kalıp “bir şeyler almaya” bakmalıymışız, aslında NATO’ya zerrece güvenmiyormuş ve ülkenin başına bir iş gelse Kızılay çadırından başka bir şey göndermezmiş NATO da, işte, ucundan kıyısından bulunsak üç beş bir şey düşermiş? Başyazı var Millet gazetesinde, “insancıl” Amerika ve Avrupa sayesinde memleket güçlenecekmiş. Kabacalı’nın son bölüme koyduğu ortaya karışık yazılardan bunlar, Türkiye’nin gündemini oluşturan meseleleri altı başlık altında toplamış da “fıkra niyetine” sona koymuş bu yazıları. Zekeriya Beyaz’a göre “Müslüman Türk milletinin” zora düşmesindeki sebep cihat anlayışının terk edilmesiymiş, oysa komünistinden Yahudi’sine bütün keferelerin karşısına şöyle çok sağlam bir cihatla çıkmak, Hıristiyanları falan çil yavrusu gibi dağıtırmış. Dışişleri bakanı Mısır’a gitti diye seksen yerinden çatlayan bir koalisyonun sözcülerinden biri söylüyor bunu. Enver Sedat’ın İsrail’le anlaşma imzaladığı zamanlarda gidilir miymiş, bir taraf devletin temsil edildiğini söylüyor, diğer taraf edilmediğini, kafalar karışık. Selahattin Çakal öldürülmüş Turhal’da, “ülkücü şehit”, AP’nin Tokat’taki ağır topları olayın örtbas edilmesi için seferber olmuşlar, iç savaş çıktı çıkacak. Gomanik anarşik solcu CHP’ye hükümeti kurdurmamak, memleketi “zararlı cereyanlara” teslim etmemek için zınk diye kol kola giren tayfa çıkar çatışmaları sırasında birbirine demediğini bırakmıyor, kokuşmuşluk. Kitabın sonunda 1977’nin önemli olayları yer alıyor, yazıların hangi olayların etkisiyle yazıldığını takip edebiliyoruz, ayrıca belirtmeyeceğim, okurun elinden öper. Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’in annesinin dönme bir Ermeni olduğu tespit edilmiş bu arada, büyük rezalet? Süleyman Demirel seçim çalışmaları için Konya’ya gitmiş, takke giyip namaz kılmış. “Ve yukarıda Süleyman Bey’in bir başka fotoğrafını görüyorsunuz. Bunu da biz çekmedik. THA çekmiş bu fotoğrafı… Ve, Süleyman Bey, ağababaları Celâl Bayar ile rakı içiyor… Bu iki fotoğraf sizlere herhalde Süleyman Bey’in yüzlerini göstermeye yeterlidir.” (s. 118) “Türkiye Sağının Anatomisi” çok eğlenceli bir bölüm, mizah yazıları. Elektrik kesintilerinin bir ay içinde son bulacağının sözünü vermiş Demirel, kesintiler devam edince bir giydirmişler, evlere şenlik. Daha da neler.
Kabacalı’nın “Sunu”da değindiği: “Türkiye’nin gelişme doğrultusu Batıdaki modellerin hiç birine uymadığı gibi, bizdeki sağcı basının yazdıkları Batı ülkelerindeki yayın organlarında çıkan yazılara benzemiyor; Türkiye sağının yazılarında kışkırtmalara, sövgülere, tutarsızlıklara, çağdışı görüşlere vb.ne rastlanıyor. Bütün bunlar sağcı düşünceyi benimsememiş, sağcı basınla özdeşleşip koşullanmamış okurca yadırganıyor, ilginç bulunuyor, kimi zaman da gülmece yazısıymışçasına okunuyor…” (s. 7)
“Siyasal Cinayetler, Anarşi Olayları” başlığına bakalım. MC iktidarları boyunca MHP’nin kanadına bağlı yan kuruluşların sayısız olayda parmağının bulunduğu kanıtlanmış, belgeleriyle gösterilmiş ama sağ basından ses yok. Bu arada üç isim gerçekten tam bir nefret yayıcısı olarak görevlerini çok iyi yapmışlar, tebrik etmek lazım: Ahmet Kabaklı, Nazlı Ilıcak, Rauf Tamer. Denk geldikçe yazayım, Ahmet Kabaklı dikta özleminin başladığını, faşist veya sıkı bir idareye kimsenin ses çıkarmayacağını söylüyor. Ecevit’in saldırıya uğradığı, otobüsünün taşlandığı bir miting var, önce bir parti genel başkanına yapılan öylesi bir saldırıyı kınıyor Kabaklı, ertesi gün -kulağı çekildiği için herhalde- inciler saçıyor: “Dün, ben bile anlatılanların tesiri altında kalmış, ‘Acaba bir gaflet oldu mu ki?’ diye meçhul grupları ayıplamıştım. Oysa görüyorum ki, kitleler, bu işin tertipçisi olan partizan lider taslaklarından bin kat daha saygıya değerdir. Biliyorum ki Ecevit, bu hadisenin olmasından son derece memnun, ‘mazlum ve kahraman’ kesilmiş…” (s. 13) Kanlı 1 Mayıs öncesi, 30 Nisan, basbayağı tetikçilik: “Yarın 1 Mayıs… DİSK, TİP ve CHP militanları, yarın İstanbul, Ankara ve bütün yurdu kana bulaması mümkün kışkırtma ve tecavüz hareketlerine girişebileceklerdir! Yarın, komünist bayramı 1 Mayıs’ı Türkiye’de de bayram ilan etmek için ortalığı velveleye verecekler, kalabalıklar toplayıp yürütecek ve bağırtacaklardır. Polisle vuruşmaları muhtemeldir, cinayetler işlenebilir, mallara canlara kıyabilirler.” (s. 19) Rauf Tamer de aynı telden çalıyor, CHP’nin kimlerle kol kola olduğunu görmek için güzel bir günmüş 1 Mayıs, çeşitli solcu gruplar arasındaki slogan kavgası yüzünden şeker pamuk sağ o kadar huzursuz oluyormuş ki memleketi düzgün yönetemiyormuş. Sanki. Başyazı yine, maocu leninci tayfanın yanında “Kurdara azadi”, “Kürtlere özgürlük” diye bağırıyorlarmış, Kürtçe yazılmış dövizler ellerinde olduğu halde yürüyen komünistler de varmış, gerçekten olacak iş değilmiş. MSP Genel Başkan Yardımcısı Fehmi Cumalıoğlu’na göre solcu ve kapitalist görüşlerin kökeni aynı, Batı’yı batırmak üzere olan bu doktrinler Türkiye’ye pompalanınca ülke boku yemeye başlamış, bu “içtimaî ve ruhî hastalıklardan” bir an önce kurtulmak lazımmış, MC bunlara alan açtığı için suçluymuş. Rauf Tamer tehdit ediyor sık sık, MHP sokağa bir dökülse ezer geçermiş herkesi, bazıları akıllarını başlarına alsınlarmış. Söylemler o kadar benzer ki sağ tarafta hiçbir şey değişmiyor, %50’yi evde zor tutmaya kadar geliyor iş. Başyazı var, özgürlük dedikleri “lenincilerin maocuların” anırmasıysa tasvip edilemez tabii, köklerine asit döküp kurutmak lazım öylelerini, münasip lisandan anlamıyorlarsa darağacından anlarlar elbet. Yukarıdaki üç isme Yaşar Okuyan’ı da ekleyebiliriz, dönemin hızlı milliyetçilerinden Okuyan iyi gürlüyor, özellikle eğitimde kadrolaşan ülkücülerin tasfiyesine bağır çağır karşı çıkıyor, kutsal davalarını nasıl sürdüreceklermiş öyle olunca. On küsur yıl önce gördük, hemen iktidarın ardına hizalanarak. Güneri Cıvaoğlu ara ara çıkıyor piyasaya, bombayı atıp saklanıyor, kaçak dövüşçü. Çok sayıda ismin çok sayıda skandal açıklamaları var, birbirlerinin işledikleri suçları açığa çıkaranlar, IMF’nin önünde diz çökenler, neler neler ya. Mide bulandırıcı. Nâzım Hikmet için söylenenlerle bitireceğim.
Emin Bilgiç: “Yurt düşmanları ile el ele ve işbirliği ederek Yavuz gemisini yabancı memleketlere kaçırmaya kalkan Nâzım Hikmet’i adam yerine koymak ve anmaya kalkmak safdillik olur.” (s. 104)
Sadettin Bilgiç: “Sanatkâr her şeyden önce kendi vatanının insanlarını birleştirir. Nâzım Hikmet fiilen ve hukuken Türk değildir. Şu yukarıdaki ölçüye göre sanatkâr, hele Türk sanatkârı hiç değildir. Bu solculuk değil, solucanlıktır.” (s. 105)
Bitirmeyeyim, Tarık Buğra’nın aşırı demokratik tavrından bahsetmeden eksik kalacak bu yazı. MC iktidarı İstanbul Belediyesi’ne ayrılan hazine kaynağını kuşa çevirmiş çünkü CHP’nin belediye başkanı adayını seçmiş İstanbullular. Buğra’ya göre işçilerin greve gitmesi CHP’nin suçu, “iktidarı yıkmak için elinden geleni yapan” CHP’ye elbet “borç vermez”, “yardım etmez” iktidar! Maşallah, paçalardan hukuk, demokrasi akıyor.
Yüzüm buruş buruş okudum, ilgilisi kaçırmasın.











Cevap yaz