Mozart dinletilen inekler dinletilmeyen ineklere göre daha inekmiş, daha fazla süt vermiş. İyidir yani Mozart, insan da dinlese daha çok, ne verir, dinlemek lazımdır. Hızlan ne bulduysa oradan dinliyor Mozart’ı, plaktan, CD’den. Kitaptaki yazılar 1996’ya kadar uzanıyor 1980’lerden, Turgut Özal’ın ilk kez dile getirmesinden sonra CD-ROM’dur, bilgisayardır, bir anda pörtleyince neler neler olmuş, ayrıca anlatıyor Hızlan. Evet, daktilodan vazgeçilemez, kalemle yazmanın keyfi hiçbir şeyde yoktur ama büyük imkândır elektronik zamazingolar. İğne miğne, pikaplar için dünya para vermeye gerek yok artık, hem Hürriyet de Escort verecekmiş Hızlan’a, internette sörf, yihu. Kredi kartı numarasını girip iki düğmeye basınca kitaplar hemen geliyormuş, üstelik o neymiş öyle, kitapçılarda bilgisayar mı yokmuş, saygısızlıkmış resmen müşteriyi bekletmek. Ekrandan şak, kitabın dükkânda olup olmadığı yazıyor, bilgisayarsız dükkânlardaysa gidip bakmasını söylüyormuş çalışanlar. Yani iyi bir şey şu teknoloji, gerçi mektuptur, diğer kayıt kuyutlardır, artık kitaplaşamaz ama kitaplaşır yine, neden olmasın. Kitabın son bölümü Hızlan’ın teknolojiyle ilişkilerine ayrılmış, mevzunun nasıl bir değişim yarattığını görmek için iyidir. İlk bölümdeyse kültür, sanat sepet yazıları var, ilk yazı İhap Hulusi’nin ölümüyle ilgili. Hızlan yeterince övülmemiş sanatçıları öne çıkarıyor, güzel, bari ölümlerinden sonra kıymet görseler. “İhap Hulusi’yi yakından tanıdınız mı? Sekseni aşan bir vücutta 20 yaşındaki bir delikanlının formunu görürdünüz. İçine çekerek içtiği Birinci sigarasını ağzından düşürmezdi.” (s. 9) Sıradan gidiyorum, Oğlak Dönencesi‘nin toplatılma hikâyesi var, sansüre karşı yayınevleri birleşip kitabı ortak basmışlar. Elbet kötüymüş yaşananlar da onca yayınevinin bir araya gelmesi, dayanışması ne güzelmiş. Sonra bir şey daha oluyor, yine birilerinin bir araya gelip dayanışmaları ne güzel. Yani müesses nizamla ilgili yüzeyden bir eleştiri, misal Yaşar Kemal’in yasaklamalarla ilgili söylediği bir sözü alıntılamaca, sonra dayanışmaya övgü. Keşke dayanışılacak böylesi bir durum olmasa. Yaşar Kemal’in hapse girdiği dönem yine bir dayanışma, Sivas Katliamı’ndan sonra, bunlar teselli verici şeyler mi anlamadım ama Hızlan anlatıyor işin güzelliğini. Mesut Yılmaz’ı övüyor bir yerde, Yaşar Kemal’i düşüncelerinden ötürü hapseden yargıyı eleştirmiş Yılmaz. İlginçtir, aynı yargıyı kısa süre önce öve öve bitirememiş Kemal, Remzi İnanç onca yazarın içeride olduğu bir dönemde şeker şerbet sözlerini eleştirince de bozgunculukla, o güzel ortamı mahvetmekle suçlamış İnanç’ı.
Edebiyat matineleri. Hızlan’ın bu kitabındaki bazı yazılarına başka kitaplarında da rastlamıştım, tekrara düşeceğim ama bahsedeyim. Gruplaşmanın temsilcileri o matinelere gidenler, edebiyat meraklıları. Attilâ İlhan gelirmiş, gözlükleri çerçevesiz, kaşkolü yangın, bir şiir okurmuş ki of. Orhan Kemal sakin, kravatlı. Özdemir Asaf en sinirli katılımcı, mikrofondayken bir ses duysa ayağa fırlar, saygıya çağırırmış salondakileri. Bir gün Sait Faik’in hikâyesi okunuyormuş, dinleyicilerin bir kısmı kalkmış, Asaf sahneye fırlayıp Sait Faik’ten “geldiklerini”, onu dinlemek zorunda olduklarını söylemiş. Mekân Eminönü Halkevi. Behçet Necatigil bir çilehaneden gelmiş sanki, sessizce okurmuş. Ayrıca yazmış Hızlan, kaç gece Necatigil’in evine çat kapı gitmiş, konuşa konuşa bir hal olurlarmış, birlikte çok zaman geçirmişler. Oktay Akbal delikanlı, utangaç, hikâyelerindeki kahramanın o olup olmadığı tartışılırmış. Ekmekler o ekmekler oysa, bozulan ekmekler. Sokak adları. Behçet Necatigil’in adı Beşiktaş’ta bir sokağa verilmiş, tartışmalar başlamış sonrasında. Neyi tartıştılarsa, araştırmadım. Sokaklara sanatçılarımızın adını vermek gerekir Hızlan’a göre, yeni nesiller o sanatçıları öyle tanıyacaklardır. Başta. Hem müze evleri niye yok, Gürpınar’ın Heybeliada’daki evi ne âlemde, Yahya Kemal’in 100. doğum yıldönümünde ses kayıtları yeni bulunmuş, kısacası sanatı koruma ve muhafaza etme anlamında iyi bir yerde değiliz. Kültür politikalarını eleştirmekten erinmiyor Hızlan, artık hangi bakanın dönemindeyse kültür politikaları komisyonu mu ne kurulmuş, sanattan zerre anlamayan insanların çok önemli kararlar almalarını mantıklı bulmuyor Hızlan, özerk kuruluşların bu işi yapması daha iyi yoksa işe siyaset karışınca her şey cortluyor. Cortlamadığı da var, Hızlan onlara da katılmış, sorun çıkmamış gibi görünüyor. Bakanla alakalı bir durum olmuş herhalde, bilemiyorum. Yaşar Kemal’in yaşamını Almanlar belgeselleştirecekmiş mesela, Türkiye’den tık yok. TRT’de yaptığı güzel işleri hatırlatıyor Hızlan, Mehmet Kaplan’ından Enver Gökçe’sine kim varsa kayda almış, sağ sol dengesini korumaya çalışarak sanatçıları, düşünürleri yarınlara taşımış da devlet niye Yaşar Kemal’e bir belgesel çekememiş? Getirin Hızlan’ı bu işlerin başına, çekiversin. Udilerin musıkîsinden de anlıyor, onca udi dinlemiş, konsere gelen Lübnanlı, Batı fişeklemeli udiye neden o kadar kıymet verilmiş, bilmiyor Hızlan, bizim udilerimizin sahneye çıkandan yüz kat daha iyi olduğunu söylüyor. Bambaşka dinamikler, bir işi herkesten yüz kat daha iyi yapan vardır her yerde, onlar neden herhangi bir yerde konser vermiyorlarsa aynı sebepten ama Hızlan’ın değindiği başlı başına bir sebep değil, enstrüman yetkinliği yani. Türkiye sınırları içinde bir anket düzenlense edebiyatın izleyeni en çok olan tür olduğu kanısına da varmayız sanıyorum, kitabın yaygınlığı türün başatlığını tartışılmaz kılıyormuş, üfürme basbayağı. PEN kurulacakmış o sıralar, Kültür Bakanlığı’ndan en ufak bir ses çıkmamış, oysa popçulara topçulara ne binalar tahsis edilmiş, bir tanecik binası yok muymuş devletin PEN’e tahsis edecek?
“Dergi Yayımlamak”ta a‘nın serüveni var, Onat Kutlar’ından Kemal Özer’ine tayfanın kısa bir anması. Nostalji bir hastalık ama o enerjiyi unutmamalı, iyi bir antika gibi görünüyor Hızlan’a. Antikalarla ilgili amma yazmış bu arada, Türkiye’de burjuvazimsi bir şey olduğu için sanat eserlerine, kalıtlara kıymet verilmiyormuş da ne bulunursa evlere yığılıyormuş işte. Bir sayfa mı bulunuyor sahaflardan, Avrupa’da ses getiriyormuş da burada karşılığı olmuyormuş, insanlar öyle yığmacayla eser biriktirdiklerini sanıyorlarmış. Devlet ne tablo alıyormuş ne bir koleksiyon oluşturuyormuş, pek bir şey yokmuş ortada. Kayıt altına alınabilecek her şey kayıt altına alınmalı, korunabilecek her şey korunmalı, bunun öncülüğünü de devlet yapmalı. Koçu’nun, Fikret Adil’in ateşlediği nostalji sevdası iyi de niteliksiz nostalji ne sakil, oysa Nejat Gülen’in Heybeliada‘sının içerdiği gibi bir şey nostalji, birikim. Çok iyi bir metin bu arada Gülen’inki, araya girmeden edemedim. Diziler çekiliyormuş neyse ki, TRT’nin atılımıyla meşhur metinler televizyona uyarlanıyormuş ama Esendal’ı bilen, tanıyan? Ayaşlı ve Kiracıları iyi de metni, yazarı tanıtan birkaç şey lazım yanında, örneğin kitapların yeni baskıları, yazarla röportajlar, ekran başına Cevdet Kudret’i, Salim Şengil’i çağırıp konuşturmaca, böyle şeyler. Halk sevmez değil öyle şeyleri, el ense çekmenin yanında -bu ne demekse- kültür işlerine de bulaşır, yeter ki arz edilsin.
Yine denk geldim, yine güldüm, Hızlan’ın muhteşem bir fikri var. İktidarın bahçelerinde keklerini yiyip çimlerde yuvarlanan insanlar canlandı gözümde. Efsane paragrafla bitiriyorum. “Eski Beyoğlu mu? Oraya Kültür Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi büyük bir diskotek yapmalı. Öğle tatilinde işinden yorgun çıkıp soluk almak isteyen bir kişiye, müzik dinleyebileceği bir mekân sağlanmalı. Gene sandviçini alsın, bir bardak da meyve suyunu; taksın kulaklığını dinlesin Mozart’ı, Dede Efendi’yi… Hadi bu kez beğeni kısıtlaması yapmayalım, müziktir deyip biraz hoşgörülü davranalım.” (s. 64)










Cevap yaz