Asgari roman. Edebî ataklar, kafaya düşen eğretilemeler, eh. “Beklemek, gümüş yelkovandı; hatırlamak, altından akrep.” (s. 9) Bu mesela atak, ilk cümle, rölantide anlatımın arasına giriyor benzerleri. 1950’lerin İstanbul’u anlatılacaksa bir nevi nostalji ihtiyacının ürünü. Anlatıcı roman yazarı, Ruhi Sezer’in anılarını okuması bitince kendi yazdıklarından utandığını söylemesinden anlaşılır ki kendi yazdıkları da pek matah değil, Ruhi Bey’in yazdıkları zaten sıradan anı. Okurda belli bir etki yaratacağı öngörüsü var anlatıcının, tutacak gibi değil çünkü Ruhi tekdüze anlatıp geçiyor. Aşkın ne kadar büyük bir kelepçe olduğundan falan bahsediyor arada, bir iki ışıltılı cümle, bitti. Geleceğiz, baştan alayım. Apelyan Apartmanı’nın ikinci katındaki penceresinden görmüş yaşlı adamın gelişini, Alin romanı üzerinde çalışırken -“bir çift uslanmaz pati gibi içini tırmalıyor” roman yazma aşaması, dank diye kafaya düşenlerden biri bu- binanın en üst katındaki sergi salonuna gidiyor sık sık, Ruhi’yle orada tanışıyorlar. Seksenlik bir adam Ruhi, Madam Marin mağazalar zincirinin sahibi, çok zengin. Nişantaşı’na her gittiğinde mağazanın vitrinlerine bakarmış Alin, ne güzel şapkalarmış, çok pahalılarmış. Apartmanın sahibi de Ruhi Sezer, işlerini emlakçı aracılığıyla hallediyor, bu sebeple tanışmamışlar o güne dek. Galeriyi yöneten Rüya Gürman’ın dediğine göre Ruhi arada sırada gelir, biraz kalıp gidermiş, o apartmanda unutamadığı anıları olabilirmiş. Teşekkürler, tam da düğümü çekeleyecek yorumlara ihtiyaç duyduğumuz sırada geliyor bu bilgi bombası. Bir hafta sonra telefon geliyor, Alin’le konuşmak istiyor Ruhi, dışarıda buluşuyorlar. Uzattığı defterde anıları var Ruhi’nin, Alin’den romana dönüştürmesini istiyor, “hayatının romanı” yazılmalı. Alin istemiyor, sipariş usulü yazmıyormuş, en azından düzeltisini yapacakmış, tamam. Alin bir ara yükseliyor saçma sapan, yaa Ruhi Bey, paranın da satın alamayacağı şeyler var işte! Ama öyle her istediğini elde etmeye alışkın bir hali de yok, öyleyse bu çıkışa ne gerek varsa. Rüya sekansı, Alin rüyasında kapkara bir adamın defteri uzattığını falan görüyor, doldurmaca bölümler bunlar da. Sabahın köründe uyanıyor Alin, defteri açıp okumaya başlıyor, başlamadan önce ayaklı lambanın düğmesini çeviriyor, odayı hoş bir sarılıkla aydınlatıyor, pencerenin önündeki okuma koltuğuna oturuyor, daha da neler yaptığını o kadar merak ettim ki at kenara Ruhi’nin defterini, Alin’in sabah ritüelini on sayfa anlat gitsin.
“Madam Marin’in Şapkacı Dükkânı”, Ruhi’nin hikâyesine başlıyoruz. On sekiz yaşında bir genç Ruhi, terzi babasının yönlendirmesiyle İstiklal Caddesi civarındaki dükkâna çırak giriyor, Marin’den şapkacılığı öğrenirse hayatı kurtulur. Marin’e göre rüyasında bile şapka dikerse tamamdır artık, tutunur, “coşkuyla akıp giden bir nehrin kıyısına kökleriyle tutunmuş yaşlı bir ağaç gibi duran” dükkânın vazgeçilmez elemanı olur. Bence dallarla tutunuyor dükkân ama olsun, atak ataktır. Marin’e dair birtakım gözlemler sonra, dükkâna gelip gidenlerin sosyetik halleri, esnaflık. Ruhan’la tanışıyor sonra, hayatı kayıyor. “Bekir sendromu”, o kadar şiddetli değil ama Ruhi’nin ömrünü biçimleyecek kadar kuvvetli. Ruhan birkaç yaş büyük Ruhi’den, şapka yaptırmayı seviyor, siparişi getiren Ruhi’nin kimyasını kaydırıyor şuh tavırlarıyla. Annesini iki yaşındayken kaybetmiş, babası evlenmemiş sonra, kendini para kazanmaya adamış. Ruhan birkaç kez dükkâna da geliyor, Marin’in has müşterilerinden, araları iyi. Odak sıklıkla kayıyor bu arada, hikâye ilerlerken bir anda şöyle ayrıntılarla karşılaşıyoruz: “Akşam Madam gittikten sonra dükkânı süpürüp temizliyor, organzeleri, vualleri, tülleri, kurdeleleri, iğneleri, pulları, boncukları, mezuraları olmaları gereken çekmecelere yerleştiriyordum. Işıltılı ve yumuşak bir evrenin içinde dolanıp duruyordum.” (s. 27) Sokağa çıkıyor ardından, Ruhan’a varıyor düşünceleri, dükkâna varıyor, şapkacılığa. Aşk insana öyle şeyler yapıyormuş ki yetenek bile föşkürtebiliyormuş, çizmeye başlıyor Ruhi, şapka modelleri çiziyor ve o kadar iyi çiziyor ki oha, kız kardeşi şaşkına dönüyor, bakıp geri vereceğini söylüyor çizimleri ama Ruhi öyle sert bir tepki veriyor ki ısrar etmiyor. Başka da görmeyeceğiz kız kardeşi, babayı da, bunlar pörtleyip kaybolan ayrıntılar, yanlış odaklanma örnekleri. Atölyede çizimlerinden şapka yapıyor Ruhi, Marin’i şaşırtıyor çünkü üretim aşamasında da başarılı, bu sayede Roma’ya gidip şapkacılık eğitimi alacak ileride. Önce Nihat çıksın piyasaya, zengin delikanlı. Çapkın bir eleman, babasının otelleri var, halı tüccarı Aslan Bey’in kızı Ruhan’a bir şapka almak istiyor. Yeni tanışmışlar, beraber dolanmaya başlamışlar, gideceği yer belli bu ilişkinin. Ruhi yıkılıyor tabii, aşk şerbetini burnundan pöşkürttüğü için eyvahlar olsun, günden güne bitiyor. Ruhan da hiç kolaylaştırmıyor işini, yanağına bir öpücük konduruveriyor, sonra eline bahşiş sıkıştırıyor ki hadsizlik yapmasın Ruhi, çırak parçası olduğunu unutmasın.
Ruhan’la Nihat nişanlanıyorlar, Ruhi törene gidiyor, kadını görüp kaçıyor oradan. Tam fırsatı, İtalya’daki kuzenini her yıl ziyarete giden Marin’in teklifini kabul ediyor, Madam Angelica’nın Roma’daki moda kursuna gidecek. İki yılı aşkın bir süre, Roma’ya dair hemen hiçbir şey yok oysa, bir ara Coco Chanel falan geliyor, insanların ne giymek istediğinden bahsediyor diyelim, o kadar. Renan ve Hamit’le tanışıyor Ruhi, Renan hemen âşık oluyor, Hamit Renan’a âşık oluyor, Ruhi aşkını gömmeye çalışıyor, ilginç bir aşk dörtgeni. Angelica bir gün bile tarzını yansıtmayan bir kıyafet giymiyormuş, moda “yeteneği” varmış gerçekten, Hamit aralarına İstanbul’dan katılmış, yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyor. Odak sorunları. O sıra kitap okumaya başlıyor Ruhi, Fransız klasiklerini, Dostoyevski’yi okuyor bir güzel, ne güzel. Bunlar o kadar eklektik ki karakterin donukluğu sürüyor, Ruhi yalnız olmadığını, deli gibi âşık olan başkalarının da olduğunu öğreniyor sadece. Kütük sanki, hiçbir gelişim yok, hiçbir gerileme, fark yok, başta neyse sonda da o. Anlatı zamanını düşününce, eh, her şey olup bittikten sonra donmuştur, tamam, araya attığı kılçıkların hiçbir etkisi yoksa kılçıklara ne gerek var, metni doldurmaca hesabı. Marin arada mektup yazıyor, 6-7 Eylül böyle giriyor metne: dükkân yağmalanmış, her yer cehennem, tuhafiyeci Hüsnü, kapıcı Kamil falan, o güzel insanlar canavara dönüşmüşler, Nihat’ı bile güruhla birlikte hareket ederken görmüş Marin, dünyası başına yıkılmış sonuçta. Hisli Ruhi, tabii, “ıslanmak, yıkanmak, belki de başkaları adına temizlenmek” istiyor, yağmurun altında duruyor öyle Renan gelene kadar.
Hikâyenin gerisi buraya kadarında olduğu gibi sıkıcı. Roma’da Nihat’ı başka bir kadınla görüyor Ruhi, ardından te İstanbul’da, yıllar önce denk geldiği bir serserinin düşürdüğü bıçağı çıkarıyor herhalde, orası rüyalı bölümlerde geçiyor, bir işler dönüyor, Nihat “sokak serserilerince bıçaklanarak” öldürülüyor. Anılarda belli belirsiz, Alin soracak finalde. Neyse, Ruhi memlekete dönüyor, Marin dükkânı Ruhi’ye bırakıyor, sonra işini ilerletiyor adamımız, Ruhan eşi öldükten sonra psikolojik olarak çöküyor, elindeki gayrimenkulleri falan kaybediyor, yoksulluğa düşecekken Ruhi kahramanlık yapıyor, parayı bastırıp alıyor satılığa çıkan evi, Ruhan’a hediye ediyor da kadın gururundan zerre taviz vermiyor, aşağılıyor adamı. Sonra kanser mi, bir şeye yakalanıp ölüyor, Ruhi hayalet gibi gezinmeye başlıyor, Renan’a yar da olmuyor, öyle mutsuzlukla geçen bir ömür.
Bıçak olayı dışında kapalı tutulmuş hiçbir şey yok, her şey açık, merak doğmuyor, çıtır çerez diye araya yerleştirilen bir iki toplumsal hadise, oldu roman. Daha da olan başka romanların yanında, eh, es geçilebilir.
Ek: Alin dolaşıyor Beyoğlu’nda, Özlem Narin Yılmaz’a denk geliyor, eski arkadaşlar. Oturup kahve içiyorlar, aralarında bir muhabbet dönüyor ki evlere şenlik. Hal hatır sorma faslında dank diye yeni romanın nasıl gittiğini soruyor biri, türevleriyle birlikte dünyanın en leş sorusu, yüzümü buruşturdum. Yazı çizi sohbeti, birinin söylediğini alıntılayıp bitireceğim, buruşacak yer kalmadı yüzümde: “‘Haklısın, dünya koca bir savaş meydanı gibi, her gün bir yer patlayıp dağılıyor; insanlar koca yerküreye sığamıyorken, bizim de sayfalara sığmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden’ dedim hızla akan kalabalığa göz atarken.” (s. 69) Yılmaz’ın karakterleri sadece konuşmakla yetinmiyorlar, o sıra mutlaka başka bir şey daha yapıyorlar. Örnek vereyim: ‘”Elbette, hakikat kayıpsa gerçeğin önemi yoktur,’ dedi iki kilo domatese oturmaya çalışırken.” Bir de sık sık gözleri buğulanıyor karakterlerin, buğulu gözlerle bir şeyler yapıyorlar, gözlerin buğusuyla yaptıkları işi nasıl yapıyorlar hiç bilmiyorum.











Cevap yaz