Feyza Hepçilingirler – Ekinin Harman Olduğu

Altıncı ve son kitap. Hepçilingirler yazılarına devam etmeyeceğini söylerken birkaç sebep sürüyor öne, ilki gazetenin dışarıdan yazanlara telif ödememe kararı alması. Diğerlerini az çok biliyoruz, değinmişti yazılarında, Türkçe konusunda söyleşmek isterken yazıların okur sorularına yanıt yetiştirme uğraşına dönüşmesinden şikayet ediyor Hepçilingirler de buna yol açan kendisi, aynı sorulara farklı cevaplar vermenin olanaksızlığı malum ama buna da yol açan kendisi, yani o sözcük nasıl yazılacak, bu ek “saksıya fesleğen gibi oturturum” anlamına da gelir mi, haydi iki kez cevaplanır, sonra yazıya alınmaz bile. Kısaltmaların nasıl yazılacağıyla belki on kez karşılaşıyoruz, sıkıyor. Belli ki eleştirilere yanıt vermek zorunluluğunu da hissediyor yazar, kalem savaşına çevirmeye lüzum yok oysa mevzuyu, bazen kontrolü kaybetmesine ramak kalıyor. Yakınma: “Hemen her sözcüğü titizlikle seçtiğim halde kimi okurlarımın sözcüklerimi dilsel ırkçılık sayılabilecek kadar katı bir süzgeçten geçirip bana bildirmeyi görev edinmeleri de bir noktadan sonra yıldırıcı olmaya başlamıştı.” (s. 10) E olmayacak mı o kadar, herkesi ciddiye almak mı lazım, Hepçilingirler gereğinden fazla önemsiyor söylenenleri. Her hafta yazı yetiştirmenin zorluğu tamam, “hep Türkçe hakkında düşünmenin başka konulara eğilme fırsatı bırakmaması” tuhaf, başka konulardan kasıt yazarın torunu veya gidip konuştuğu etkinlikler herhalde ki bunlara yeterince yer ayırıyor, ölümlere, yeni kitaplara. O kadar ayırıyor ki okurlarından biri mektup yollamış da oğlunun yazdığı kitabı okumasını istemiş, Hepçilingirler kıramayıp okumuş. Yayınevi Cinius, metin polisiye, o kadar heyecanlıymış ki elinden bırakamamış kitabı Hepçilingirler, bu da bir meziyetmiş. “Yazınsal değeri nedir, ne değildir; o kararı verecek konumda değilim; ama bir kitabın kendini bu kadar heyecanla okutması azımsanacak bir başarı sayılmaz.” (s. 243) İlahi, acaba kim o kararı verebilecek konumda, gidip ona okutalım da Hepçilingirler’in yer verdiği bu metne aslında yer verilip verilmemesi gerektiğini söylesin? İlginç. Kişisel gelişim kitaplarını falan övüyor bir iki yerde, inanılmaz, hele bir iş insanının yazdığı başarı hikâyesi var ki insanın kitabı alıp yiyesi geliyor, o kadar iyi. Neyse, yazacağı öykülere, romanlara odaklanmak istediğini söylüyor Hepçilingirler, bence en mantıklı sebep budur, her hafta yazı yetiştirmeye çalışmaktansa kurmacayla uğraşmak iyi. “Yine de ayrılık sancılı oldu. Okurlarım sitem mektupları gönderdiler. O mektupların bir bölümünü kitabın arkasına ekledim. Kendilerinden izin almam gerekirdi ama yazmayı bırakmamdan bir hafta sonra eski eşim, çocuklarımın babası geçirdiği gırtlak kanseri ameliyatından sonra felç oldu. Yatalak bir hastaya bakarken bu kibarlığı gösterecek zamanı bulamadım. Beni bağışlayacaklarına inanıyorum. Sevgileri, saygıları, sitemleri benim için son derece anlamlı olduğu gibi, dokuz yılı boşa harcamadığımı gösteren en önemli belgelerdi. Onlardan vazgeçemedim.” (s. 10) Ben ne öğrendim diye bakıyorum, bir iki anı kitabı için teşekkür edebilirim, sahaflarda rastlasam da dikkatimi çekmeyecek kitaplardı. Türkçeyle ilgili pek az şey öğrendim çünkü genellikle sözlüklere bakılarak çözülebilecek sorunları anlatıyor Hepçilingirler, öyle derin dil meseleleri yok açıkçası, sözlüğe bakma alışkanlığı olmayan okurlara cevap vermece var. “Beyoğlu’ya” veya “Beyoğlu’na”, “grup” veya “gurub”, bunların açıklamaları. Yani iki sözcüğün farklı anlamlar taşıdığını öğrenmek için gazeteye e-posta göndermenin lüzumu var mı, bilemedim. Tabii çok insan okumuş, öğrenmiş dil olaylarını, güzel. Mesela “Washington Apartmanı” olayı var, bunu da ben öğrendim, Ankara’daki apartmanın adı nereden geliyor, değişmiş mi, bunun hikâyesi. Bir okur 1960’ların sonlarında solcu öğrencilerin eylem yaparak apartmanın ve apartmanın altındaki dükkânın adını değiştirttiklerini anlatıyor, sonra Joshua Bear, bence Hepçilingirler’in en nitelikli okuru düzeltiyor bilgiyi, meğer bambaşka bir hikâyesi varmış da öyle solun dahil olduğu bir durum yokmuş. Kent tarihidir, zaman zaman karşımıza çıkıyor, yazarın Midilli’de ailesinin kökenlerini aradığı kısımlarda mesela. Bir kez gitmiştir Hepçilingirler, ikinci gidişinde yine aynı can insanlarla karşılaşıyor, ninesinin dedesinin köyünde geziyor, evlerini bulmaya çalışıyor ama başarılı olamıyor ne yazık ki. Bulsun diye bekledim heyecanla, hemen her evin temelinde kocaman bir taş varmış zaten, ailesinin evinin hangi ev olduğu nereden anlaşılacak? Başka bir konu, Midillililer Erdoğan’dan övgüyle bahsediyorlarmış, kendi siyasetçileri hırsızmış da Erdoğan bam gümmüş, doğru şeyler yapıyormuş. Tuhaf.

Öne çıkan yazılara bakayım. Torununa ve kızına yardımcı olmak için ABD’ye gitmiş yazar, ülkeyi sevmediğini söylüyor. Bu arada, doğacak çocukları ABD vatandaşı olsun diye doğum için ABD’ye gelenleri eleştiriyor sonraki yazılardan birinde, hani güzelim memleketleri dururken ne demekmiş vatandaşlık için orada doğurmak? İşte, yine de Türkiye’yi çok seviyormuş yazar, evinde hissediyormuş ve her an araba altında kalmaktan korkuyormuş. İstatistikleri bilemiyorum, orada da araba altında kalınır ama araba altında kalma ihtimalinin daha az olduğu yer daha çok sevilse anlardım herhalde. Steinbeck’in doğduğu yerde gezmeceler, doğayı sevmeceler, pek hoş. Bizde mesela, tarih derin, ABD’de yok ama şöyle bir “Anadolu Şenliği” yapılsa da derinlik ortaya çıksa, Hititler, Frigler, kimler gelip geçtiyse eserleriyle bir görünseler? Truvalı Helen’le Hürrem Sultan’ı el ele dolanırken hayal ediyor Hepçilingirler, oysa memleketin bin yıllık tarihini bas bas bağırıyor zaten siyasetçiler, Hitit kutit, esamisi okunmuyor. Gavur dansı oynanır diye iptal edilecek bir şenlik kısacası. Ha, şu ABD’de doğurmakla ilgili bir tespiti var yazarın, boş boş baktım on saniye kadar: “Yurdunu, milletini özünden çok sevmeye ant içen Türkler, yavruları ABD vatandaşı olsun diye Şimdi Amerika’da doğurmaya koşuyor. Yeni kuşak Türklerde çok Amerikan yurttaşı olacak. Bir insan ABD yurttaşı ise yurduna ihanet edebilir mi? Hani, çıkarlar çatıştığında, tavır almak gerektiğinde… Bu da öyle bir soru işte!” (s. 11) Söylenecek bir şey var da hadsizlik olacak, kalsın. Hollanda’ya göçen biri varmış, ne elektrikler ne sular kesiliyormuş orada, Hepçilingirler sözü söyleyene önce kendi ülkesini o hale getirmesini, hiçbir katkısının bulunmadığı uygarlıktan pay kapmaya çalışmasına hakkının olmadığını söyleyecekmiş, söyleyememiş. Pırıl pırıl savlar gerçekten.

İki nokta meselesi. Leylâ Erbil’in kendi noktalama işaretlerini icat ettiğinden bahsediyor yazar, sonra TDK’nin dediğinden çıkmamak gerektiğini söylüyor. Noktalama işareti icat etmeye gerek yok yani, elde olanlar kullanılacak. İki nokta “üst üste” de değil, iki nokta. Yan yana olamaz çünkü öyle bir şey yok, sanatçılar uydurabilirler, onlar sanatçı. Olmayan şeyi yapmamalı, mesela kitaplara girmiş bilginin ötesine geçmek ne oluyor, o kadar çok düşünen insanlardan başka türlü davranmak nesi. Böyle gidiyor, eski köye yeni âdet çıkarmamalı kısaca. Aklıma Tosuner’in Sancı.. Sancı...’sı geldi, Tosuner’in ilk sözcükten sonra neden iki nokta, ikincisinden sonra üç nokta koyduğuna dair açıklaması. Valla kafanıza göre sayın okurlar ve yazarlar, dili istediğiniz gibi yontabilir, istediğiniz şekle sokabilirsiniz, kimseye kulak asmayın. Başka yere zıplayacağım, Tosuner’den Ali Alkan İnal’a, yayınevine gönderilen e-postalara uzun uzun cevap veriyormuş İnal, yazım hatalarının düzeltileceğini söylüyormuş. Alkış. Çok iyi kurmacaları da vardır kendisinin, hunharca tavsiye edilesi.

Ne demeli başka, vedalaşıyoruz. Hepçilingirler’in öykülerinden devam ederim, dil yazılarına dair başka kitaplarını okumam sanıyorum. Halihazırda evdekiler hariç. Varsa.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!