Yakup Kadri Karaosmanoğlu hatıralarında anlatıyor, bir gün Atatürk sofraya oturulduğu sırada “unutulmaz bir ‘ziyafet-i edebiye’ çekeceğini” söylemiş, elindeki cep dergisi boyutundaki kitapçığı göstermiş. Refik Halid’in piyesi. Karaosmanoğlu’na göre Refik Halid’in birtakım içli yazılarının üzerine bu piyes çıkınca piyasaya, Atatürk duygulanmaktan öteye geçerek kanuni bir zeminde de affetmiş yazarı. Sonrası memlekete dönüş, hikâye malum. Refik Halid eserin inkılâbı hicvetmeyip tebarüz ettirdiğini söyleyen Atatürk’e minnettar olduğunu belirtiyor başta, ardından piyes başlıyor. 1930’da kendine geliyor Maruf Bey, yirmi yıldır kendinde değilmiş, tıbbın bir mucizesi olarak bilincini geri kazanmış. Neler oldu o yirmi yılda tabii, Maruf ayılıyor da nasıl bir dünyaya uyandığı hakkında hiçbir fikri yok. Refik Halid’in yazılarında da ara sıra yer verdiği mevzudur, memleket kısa sürede öyle bir değişmiştir ki eskiyi bilenler için akıl alır gibi değildir. Savaşlar, yeni devlet, giyim kuşam, devrimler derken bambaşka bir ülkede yaşadığını hisseder insan, yazar kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlatır bu değişimleri. Kadınlar konusu özellikle, kıyafetlerin değişimi gözleri gönülleri açmıştır, çarşaflardan kurtulan kadınları çiçeklere benzetir Refik Halid. Otomobil, elektrik, akla hayale gelmeyecek bir dünya yenilik. Piyeste değindiklerini yazılarında uzun uzun anlatmış yazar, göreceğiz. Maruf dedik, etrafında akrabalar, tanıdıklar, hepsi ayrı bir yönünü aktarır zaman içindeki değişimlerin de açıklamazlar ne olup bittiğini, hani elektrik ne zaman geldi eve, memleket nasıl kurtarıldı, anlatan çıkmayınca Maruf parça parça dinlediği hikâyeler yüzünden kafayı yer en sonunda, şıkır şıkır oynamaya başlar. Adım adım bakalım, bir kere “Türkçü”yü anlayamaz Maruf, Anadolu’dan Türk getirilip satıldığını düşünür. Çağ spor çağı, Yedikule’den malum bir yere yedi dakikada koşan birinden bahsedilince yangının Yedikule’de çıktığını sanır. Arapça hurufatın kaldırıldığını, Latin harflerinin kullanıldığını öğrenince sarsılır, inanamaz, tekkelerin kapalı olmasına aklı ermez, Ankara’dan kalkıp İstanbul’a inen tayyareleri işitince hayretten gözleri döner, Ankara’nın “payitaht olmasına” anlam veremez, radyo zaten büyü gibi bir şeydir, zamanında Abdülezel Paşa’nın gramofondan dinlediği nutku sanır dinlediğini. Böyle gidiyor, en sonunda deli dansı, perde iniyor. Basit piyes, affedilmeyi sağladığı için çok önemli tabii. Yazılara gelelim de Refik Halid’in tecrübelerini görelim, “Ankara”ya bakalım mesela. Üç aylık sürgün yeridir Ankara, yazar Çorum’dan Bilecik’e gidene kadar orada kalır, eski halini iyi bilir yani. Yunanlıların şehri neydi, Ankara nasıldır, benzerlik var mıdır, valla dünkü Ankara bir yer şiltesi, bir yorgandır ama Refik Halid’in yazıyı yazdığı tarihte oturmuştur, düzenlenmiştir, şıkır şıkırdır. Önceleri ne vardı, ölmek istediğini gara her girdiğinde haykıran bir lokomotifle gelinir gidilirdi, günde bir kez. Gamlı kasaba Ankara, kirli bir derenin kenarında yarı unutulmuş. “Bugün olduğu gibi, o günlerde de, hatta yangından önce bile, Ankara’da ev, bin kese akçeye bulunmaz, ille döşeli dayalısı ele geçmezdi. Otel ise devede kulak kabilindendi. Mahud Taş Han yerindeydi amma ne o, ne de Hürriyet Oteli ismindeki ahşap bina aile ikametine müsaitti.” (s. 41) Giriş neşe kırıcıdır, trenden iner inmez konaklayacak yer arar insan da bulamaz, hele Meşrutiyet’in ardında. Bir bayrak bile belletememiştir İTC, Refik Halid zaten hiç sevmez o tayfayı da Ankara’nın halini gördükten sonra, hani neyi kutluyorlarsa artık, ikrah eder. Arada ileri geri oynatır ömrünü, bir yerlerden konuyla ilgili bir şeyler çıkarır, mesela inkılâptan bahsedecek diyelim, yapıştırır: “Benim Arap harflerine aleyhtarlığım çok eskidir; bugünün inkılaplarını alkışlamak vesilesi çıktı diye onlarla alay etmiyorum. Yeni harflerin kabulü sırasında Halep’teki gazetemizde ‘Medeniyet Şifresinin Miftahı’ başlığıyla bir makale yazmıştım. Bu yazı, harf inkılabını ne coşkun bir sevinçle karşıladığımı iyice gösterir.” (s. 45) Avrupa’yla 300 yıllık fark varsa sırf bu inkılap bile yeter farkın kapanması için filan. Bisikletin -“velospit”in diyelim, yazıda öyle geçiyor- İstanbul’a ilk gelişi abisi sayesindedir, yani kişisel hikâyeleriyle de tarihi doldurur Refik Halid de biraz abartır sanırım, Erenköy’de, Bostancı’da bisiklete binen birini gören hayvanlar ürkmekten kafayı yer, insanlar çığlık çığlığa kaçışırlarmış. İlginç. Neyse, şehir o sıra İngilizlerle dolu, bastonuna dayanıp izliyor Refik Halid, sonra bastonla ilgili tatlı gevezeliğine başlıyor. Şemsiyeyle ilgili de vardır laklakası, Chamberlain kullanırmış da medeniyeti gösterirmiş, şemsiyeli insan biraz ılık mıymış neymiş, en azından zayıf olduğunu, etrafına zarar vermeyeceğini gösterirmiş, bilmem ne. Yangın muhabbeti geri kalmışlığımızı gösteriyor, gerçi yazarın Bilecik’e hareketini hızlandırdığı ve daha da önemlisi şehrin tekrar inşasında etkili olduğu için, eh, kaçınılmaz ama hayra yol açabiliyor. İstanbul yangınlarını çok görmüş, izlemiş yazar, Ankara yangınının onlara hiç benzemediğini söylüyor, vahimmiş durum. Ankara Ermenileri o kadar zenginmiş ki evlerinden çıkan piyanoları bir yerde toplamışlar, ne kadar çok piyanoymuş, yanıp gitmiş hepsi. Cemal Paşa’nın altın paraları su gibi harcayıp Ankara’ya gönderdiği yabancıları görmüş Refik Halid, konuşamadan öyle dolanırlarmış şaşkın şaşkın. Bir garip şehir yani Ankara o dönem, ne biçim yermiş de ne güzel olmuş! Öyle bir heyecan ki üfürmeler bile gerçek oluyor, İngiliz bir âlim varmış da hayatın sırrını keşfetmiş, ölümün çaresini bulmak üzereymiş, hatta ister inanılsın ister inanılmasın, yoktan yaratmaya bile başlamış! Sinema konusu da hoş, Refik Halid altı yaşındayken dayısı buzlu bir cam üzerine simsiyah mürekkeple yazmış: “Canlı fotoğraf”. O ney. Mevcut fotoğraf makineleri berbatmış bir kere, renkler tuhaf, objeler flu, bir de canlısı nasıl olur. İsim tutmamış ne yazık ki, önce “sinematograf”, sonra “sinema”. Kültürel etkinlikleri bayağı bir değiştirmiş, Kâtip Salih’in ramazan geceleri oynattığı Karagöz’ün yerini sinema perdesi almış artık. İstasyona yanaşan bir tren, tahtakurularından kurtulmaya çalışan bir karakter, ilki son derece ciddiyken ikincisi aşırı komikmiş. Şak diye değişen fotoğraflar varmış, öyle bir devinim yaratılırmış, insanlar yabancı değil konsepte. “Fakat sinema birdenbire aldı, yürüdü; Karagöz’ün perdesini tam manasıyla viran etti. Kalbur içinde nohut sallayarak deniz fışırtıları, gaz tenekesi vurarak da gök gürültüsü yapılmak suretiyle bir aralık sesleşir gibi de olmuştu. Sonra bunların da çaresi keşfedildi. Artık sinema sesli, sözlü, şarkılı, renkli ve tam manasıyla canlıdır.” (s. 103) Petrol lambasının gelişi de iyidir ama harpte petrol tükenince ne yakılacak, İstanbul’da Sultan Mecid zamanından beri kullanılıyor da halk yeni ermiş oraya, hazırlıksız. Elektrik de çoktan gelmiş de II. Abdülhamid’de varmış bir, aynı şekilde telefon da öyle. Yıkarlar imparatorluğu valla, anarşikler telefonda bir konuştular mı hemen planlar, bitti gitti. Elektrik ilk kez vapurlarda kullanılmış, insanlar sıra olmuşlar o solgun ampulü görebilmek için. Başka: “Bavulun Türkiye’ye girişi çok yenidir. O zaman daha heybe ve han devrindeydik. Bavul devrine girdiğimizi, ben ancak bu sefer, gurbetten dönüşte, trenlerde fark ettim: Heybe yolcuların beşte birinde kalmıştı.” (s. 119) Kibritiydi, osuydu busuydu derken İstanbul’da bu işler nasıldı, nasıl patladı, tatlı tatlı anlatıyor Refik Halid. Hızını alamayıp kiraza, çileğe de girecek, etimolojik yaveler sıkacak güzel güzel. Hoş metinler, ilgilisinin elinden öper. Betondan mustarip bir Refik Halid, dört dörtlük.











Cevap yaz