Necati Cumalı – Şiddet Ruhu

Yazıların çoğu 1979’dan, Cumhuriyet‘te yayımlanmış, bir kısmı İkibine Doğru‘da yer almış, 1980’ler. Belli başlı temel sorunlara değiniyor Cumalı, CHP’yle AP arasındaki milletvekili transferinden başka güncel meselelere pek dokunmuyor, memleketin halini çerçeve içine alıyor sade. İlk yazısının uzunca bir kısmını olduğu gibi alacağım, kurmaca metinlerini doğrudan aydınlatıyor: “Cinsel bunalımları, onur yaraları, öç alma duyguları ya da tarla, otlak anlaşmazlıklarıyla karşı karşıya geliyorlar; çıkarları çatışınca, kovaladıkları avın ardında ormanda karşılaşan yabani hayvanlar gibi, boğazlamaya kalkıyorlardı birbirlerini. Haketmedikleri ya da kendilerinin olmayan bi şeyi elde etmeye kalkışmanın yersizliğini düşünemiyorlar, haklarını aramak için kanun yollarına başvurmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı. Göz koydukları genç kızı dağa kaldırarak elde etmeye kalkıyorlar; o genç kız bir başkasını seviyorsa, sevdiği adamla evlenecek olursa, düğün gecesi damadı vuruyorlar, kahvede atıştıkları kimsenin, damına dönerken yolunda pusuya yatıyorlar; kırk yıllık tarla komşularıyla baltalar nacaklarla kıyasıya kanlı kavgalara girişiyorlardı. Kabil’den ayrılır yanları yoktu bu davranışlarıyla. Aradan binlerce yıl da geçmiş olsa hâlâ Kabil’in ruhunu saran şiddetin etkisinden kurtulamamışlardı; hâlâ Kabil gibi kanunsuz, devletsiz yaşıyorlardı.” (s. 8) Aslında devletin bilinçli politikasıdır, erişemediğinde yerel güç odaklarıyla kurduğu koalisyonun sonucudur, bu yüzden toprak ağaları, muhtarlar jandarmayı getirtip terör estirirler, cezalandırılmayacaklarını bildiklerinden azıcık baş kaldıranın ocağını söndürürler. Ne öyküler var konuyla ilgili, MŞE’den Osman Şahin’e, Dursun Akçam’dan Salim Şengil’e kimler kimler bahsetmiştir köylünün canını çıkaran baskı mekanizmalarından, hele Cumalı’nın öyküleriyle romanları Ege’deki yangını bütün dehşetiyle gösterir. Politik kavgalar, toplumsal çalkantılar, hepsi şiddet ruhunu besler ama her anlamda eşitsizlik, asıl sebep budur, Cumalı devlet destekli sömürü sistemini sıkı eleştirir. Değinir başka bir yazısında, ülke sadece 1930-1938 yılları arasında refaha ermiştir, sonrasında CHP’nin yanlış politikaları, ardından DP’nin gericiliği ülkeyi tepetaklak etmiştir. Cumhuriyet’in yarattığı ulus pırıl pırıldır oysa, hep birlikte kardeşçe yaşar insanlar, halklar nihayet el ele mutlu yarınlara koşmaktadır? Düşmanlık zaten ne kötü şeydir, toptan düşman mı olmalıdır insanlar, örneğin ABD’nin övülesi hiçbir vatandaşı yok mudur? Whitman, London? SSCB’ye gitmek vatan hainliğidir, ABD’ye gitmek vatan hainliğidir, nereye gitsindir bu insanlar! “İnsanlığın kültür kalıtımı gereği gibi özümlememiş, sevgiden, hoşgörüden, acıma duygusundan yoksun olanlar, belledikleri düzeyde kalan görüşlerle gerçekten ilerici olamıyorlar. Hâlâ geçmişte yaşamakta direnenler, insanlığın tarihsel gelişimini görmek istemeyenler daha da güçleştiriyor insanlar arasındaki anlaşmayı.” (s. 21) Arada dikkat çekici yazılar çıkmıyor değil, hedef belirliyor Cumalı, mesela TRT’ye getirdiği eleştiri dikkate değer. Önce radyoyu dinliyormuş Cumalı, ardından TV’yi açıyormuş, hiçbir şey öğrenemeden kapatıyormuş. Haber diye dinlediği olaylar, bilgilendiren bir şey yok, bürokratlar bürokratları ağırlıyorlar, Kıbrıs’ta biri Rumlara sallıyor, hükümet üyeleri sıradan geçiyor şöyle bir, tamam. Dış haberlerin seçimi, Mahmut Tali Öngören’in de eleştirdiğini hatırlıyorum ki Öngören ne kadar önemlidir TRT için. 4 Ağustos 1979 gecesi tek bir dış haber yer almamış bültende, oysa aynı gün Carter ile Brejnev Viyana’ya gelmişler, yılın en önemli siyasi olayı belki. Silahsızlanma görüşmeleri, anca ertesi akşam değinilmiş şöyle bir, toplantının neden Viyana’da olduğuna dair hiçbir şey söylenmemiş. TRT’nin özerkliği çoktan kaybolmuş zaten, ordu ileri gelenlerinin haber kanalında ne işi var, Çankaya neden sürekli gösteriliyor, tuhaf. O zamanın insanı şimdiye gelse şaşkınlıktan amuda kalkardı herhalde, şöyle bir on dakika izlemesi yeter TRT’yi. Neyse, propaganda gırla, eskiden DP’liler meraklıymış konuşmaya da her gün radyoda duyururlarmış seslerini, sıra televizyonda. “Yurdun bir yerinde bir fabrika mı kuruluyor, fabrikanın yerine Sanayi Bakanı görüyoruz ekranda. Konu hastane ise, Sağlık Bakanını. Fındık dışsatımı ise, Ticaret Bakanını. Sonuç olarak fabrikalar, hastaneler, üretim, geri plana itilip bakanlar öne çıkarılıyor. Demokrasi ile yönetilen bir ülkede görülen hizmetleri bazı kimselere borçluymuşuz gibi bir hava yaratılıyor.” (s. 24) Silahlı şiddet olaylarının belirli kutuplaşmaları kışkırtmayacak biçimde verilmesi gerekiyormuş, Cumalı pek kibar, naif. Polis konusunda da öyle, İstanbul’un nüfusu kaç milyona dayanmışken 2 bin polis memuru -2 bin de trafik polisi varmış, etti 4 bin- yetmezmiş, yerleşimin nerede başlayıp nerede bittiğinin bilinmediği İstanbul’da çok daha fazlası lazım. Sırf Ümraniye için 2 bin lazım mesela, o zamanlar daha küçücük yer ama canavar gibi artıyor nüfusu, ne olacak. Polis önemlidir, Batı’da bütün güvenlik noktalarını tutmuştur, ABD’de büyük mağazaların kapılarında izbandut gibi polisler nöbet tutar silahlarıyla. Alt sınıfın güvenliğini sağlamak için oradalar herhalde. SSCB’de de çok sayıda polis vardır, en ufak bir olayda zbam diye girerler ortama, kötülerin korkulu rüyası olurlar. Bir ara İbrahim Kâhya’dan bahsetmeye başlıyor Cumalı, Yağmurlar ve Topraklar‘da kıra dönerken bilmem kaç metreden açılan ateşle yaralanır, neden sonra hastaneye götürülür, birkaç güne ölür. Tam suikast düzenlemelik yerdir kırlar, düşmanı olan oralardan bir başına geçmez, gece hiç geçmez, İbrahim tedbir almamıştır ne yazık ki. Seyrek görülür gerçi, insanlar birbirlerini kırda öldürmezler zira kendileri de öldürülebilir. Centilmenlik anlaşması? Gizli bir toplumsal ant sanki, içen içene. “Bu durumda bu anlaşmanın yeniden güç kazanması için toplumsal çelişkilerin giderilmesinin yanı sıra, can güvenliğini sağlayacak önlemlerin artırılması, polis kadrosunun genişletilmesi gerekir. Fakat bu da bir süre işidir, bütçe işidir. Paraca sıkıntıda olan bir devlet, bu koşullar altında, büyük giderlerle beslediği ordusundan niye yardım istemesin? Niye ordusunun gücünü olumlu bir yolda değerlendirmesin?” (s. 30) Acaba neden, hmm. 1979’un sonları, ordu siyasi partileri uyarmaya başlamış artık, 12 Eylül’e de pek bir şey kalmamış, Cumalı daha da naif bir bakışla askere polisin işini vererek tansiyonu düşürmek istiyor diye düşündüm, nasıl düşecekse o tansiyon. Devlet işini yapsa sorunların çoğu çözülecek aslında, örneğin çarşının pazarın fiyat kontrolünü Ticaret Bakanlığı üstlenmek istemiyor, belediyelere itelemeye çalışıyor, doğudaki sınırlarda 7 milyon hayvanın yurt dışına kaçırıldığını açıklamış yetkililer, 1,5 milyar dolarlık kayıpmış, devlet sınırları neden kollamıyormuş, kaçakçılara neden engel olmuyormuş! Döviz de girmiyor memlekete bunlar yüzünden, hani dövizle sattılarsa kaydı kuydu yok, vergi de yok, lütfen içeride ölü fiyatına sattıktan sonra bir de vergisini veriniz şu hayvanların da Cumalı’nın bahsettiği bir yıllık petrol ihtiyacımız karşılansın. “Turizm firmaları yıllık gelirlerinin yarısının yarısını gösteriyorlar, ancak devlete bildirirken. Kıbrıs’a bırakılan Türk parasının, Kapalıçarşı yoluyla dövize çevrilerek yeniden Kıbrıs’a gittiğini, oradan Avrupa malı gelmesi için Rum kesimine aktarıldığını bilmeyen yok.” (s. 32) Ya devlet başa ya kuzgun leşe, bu böyle olacak gibi değil, devlet sınırları korusa tapu dairelerini korumuş olur, rüşveti engellese kaçakçılığı engellemiş olur, böylece “anarşinin mikrobu devletin kanına girmiş yuvalanmıştır artık” yorumu boşa çıkar, mükemmel bir memlekette yaşamaya başlarız, kimse kimseye silah çekmez, bankalar soyulmaz, alım satım işlerinden elde edilecek gelir doğrudan halkla paylaşılır, milletin yüzü güler. “Doğudaki kaçakçılık, işsizlik, kazançlar arasındaki eşitsizlik, eğitim noksanlığı sorunları ile bir arada ele alınacak sorunlardır. Günümüzde anarşik dediğimiz olayların önlenmesi de sorunun bu türlü bir tutumla bütün genişliği ile ele alınmasına bağlıdır.” (s. 35) Hayırlısı artık.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!