Fethi Naci – İnsan Tükenmez

Yazılar 1950’li yıllardan, Fethi Naci’nin ilk yazıları bunlar. Kitap üç bölümden oluşuyor, “İnsan Tükenmez” ilki. Dağlarca’nın bir şiirinin adı aynı zamanda, Naci’yle Oktay Akbal bu şiiri pek sevmişler, kitaba isim olmuş sonra. Hemen bir bağlama oturtuyor Naci, edebiyatımızın sıkıntılı, bunaltıcı bir hali olduğundan bahsediyor. Sonraki yazılarda sıkça eleştireceği ahvalin temelini ilk yazıda atıyor, düzensiz bir hayattan ve değişmekten korkanların kaderci yaklaşımlarını ele alıyor. İsim vermeden eleştirdiği yazarların olduğu bölümlerde edebiyatın o dönemki durumuyla ilgili bilgi sahibi oluyoruz ama hedefte kimlerin olduğunu bilemiyoruz, aslında Naci sözünü sakınmayan bir eleştirmen ama açıklığı her yazıda belirgin değil. Bu yazıda Külebi’nin şiirinden bir dörtlük alarak şairin umutsuzluğunu, insandan yana ümidini kesmesini eleştiriyor, insanların eşitlikle, hürce yaşayacakları bir dünya için umut şart, insan tükenmez çünkü. Şairlerin, yazarların umutsuzluk havasından kurtulmaları için yeni gerçeklere, yeni insanlara açılmaları gerek, örnekler mevcut. Hoş bir tesadüf, Memet Fuat’ın bahsettiği değinme bu yazıda. Fuat kaleme aldığı Yaşadığımız metniye ilgili Fethi Naci’nin ve Attilâ İlhan’ın övgülerinden bahsediyor yazılarında, “o güzel kitap” olarak anmış Naci. Orhan Kemal’in mutsuz, sefil işçilerinden bıktığını laf arasında söylüyor, gerçekçiliğin yanında umudun da yer alması gerektiğini söylüyor. “Yazarın İşi” geliyor sonra, bu umudu aşılamak isteyen yazarlar için rehber niteliğinde. “Mutlu azınlık” için yazanların memleket meseleleriyle pek uğraşmadıklarını, lafının onlara olmadığını söylüyor. “Edebiyatın aydınlatıcı, eğitici bir rolü olduğuna inanan yazarlarımız kendilerine düşeni nasıl gerçekleştirebilirler? Ben bunun üzerinde düşünmek istiyorum.” (s. 13) Yazar “görevlendirme” işi çiğ duruyor, dönemin politik, ekonomik ortamını düşününce başka türlü bir eleştiri de düşünülemezdi herhalde. Yazarın halkın arasına karışması gerektiğini söylüyor Naci, toplumdan beslenen edebiyat renklenecek, durağanlıktan kurtulacak. Yazarla militan arasında bir fark yok, yazarın işi sadece yazmak değil, hareket adamı olmak aynı zamanda. “Şu kahrolası yalnızlıktan, Sait Faik’leri, Külebi’leri, Necati Cumalı’ları kahreden yalnızlıktan kurtulması, insanlara inanması, güvenmesi onunla mümkündür.” (s. 15) Naci’nin bu kitapta incelediği romanlardan toplumcu gerçekçiliğe ağırlık verdiğini anlıyoruz o yıllarda, Yaşar Kemal çizgisinde yaşayan yazar istiyor kısaca, zaten bir sonraki yazıda Yaşar Kemal’in o sıralarda yayımlanan “Teneke” nam romanını inceliyor. Romanla bağlantılı olarak “gerçekçilik” sonraki birkaç yazının meselesini oluşturacak, Naci incelediği çoğu romanda “görev” olarak gördüğü gerçeğin aktarılmasını kusurlu buluyor. Orhan Kemal’i eleştiriyor bu bağlamda, alt sınıfla iletişimi sağlam ama karakterleri derinleşmiyor, keza Orhan Hançerlioğlu’nda da benzer bir problem var. Naci’ye göre tip veya karakterin tesadüflerle uzlaşmaması, yaşama kaderci yaklaşmaması, mücadele etmesi gerekiyor, aksi halde gerçekliğin aktarımında eksikler beliriyor. “O halde gerçeklik dendi mi bu gerçeklik içindeki tipik olanı aramak gerekecek. Bu yapılmazsa, eser gerçekçi bir eser değil, natüralist bir eser olur.” (s. 32) Burada bir problem varmış gibi geliyor bana, Naci’nin değerlendirdiği anlamda gerçekçilik natüralizmde de mevcut, karakterler radikal kararlar verip yaşamlarını değiştirmeye çalışabiliyorlar, tek boyutlulukları anlatı boyunca sürmüyor en azından. Donuk bir bakış açısından bahsediyor sanırım Naci, anlatının umuda çalması için karakterlerin mücadele etmelerini istiyor, bu yüzden yazarlara görev biçerek dilediği çabayı görmek istiyor. “Gerçekçi yazarlarımız, bizdeki işçi gerçeğini tam olarak gösterememişler, tipik olanı belirtememişlerdir; eserlerinde gelecek günleri kendinde taşıyan, sonuna kadar gitmeyi göze almış insanlar pek bulunmaz. Gerçeği eksik, üstünkörü verdikleri için sanatın eğitici görevini gerçekleştirememişlerdir.” (s. 33) Bu konuda Haldun Taner’in gerçeklikle ilgili bir fikri için “olgun adam işine benzemediği”, “kahvelere musallat olan çenesi düşük emeklilerinki gibi bir fikir olduğu” yönünde açıklamalar yapıyor. İlginç. Sert bir dili var Naci’nin, bu yüzden yakın arkadaşı olan Oktay Akbal’la arasının bozulduğunu sanıyorum. İlk yazıda birlikte geçirdikleri vakitten bahsediyor, başka bir yazıda makul bir sertlikle eleştiriyor Akbal’ı, başka bir yazıdaysa haybeci olarak gördüğü yazarların arasına koyuyor. Sonraki yazılarında “eşi dostu küstürmek pahasına” sözünü sakınmayacağını söylemesinde bu durumun izi var sanıyorum. Neyse, birkaç metni daha benzer konular üzerinden eleştirdikten, Mehmet Kaplan’ı da arada iğneledikten sonra Bay Ataç’a geliyor sıra, mesele edebiyattaki karamsarlık. Naci edebiyatımızın uyuşukluğundan dem vurarak Yaşar Nabi Nayır’a, Varlık Yayınları’na dokunduruyor biraz, Batı’nın uyuşuk metinlerinin basılmasından ötürü. Ataç devreye giriyor hemen, özgürlükten bahsediyor sanırım, Naci’nin cevabındaki imalar dışında elde başka veri yok. Sonuçta Naci kendini savunurken Ataç’ın özgürlükten bahsedemeyeceğini, zamanında onun da özgürlükler kısıtlandığında ses çıkarmadığını örneklerle açıklıyor. İki yanlış bir doğru etmez tabii, Naci de iddialarındaki aşırılıkları gördükçe düşüncelerini toparlar gibi gözüküyor her yazıyla birlikte, geri adım atmadan yeniden belirlediği argümanlarını kuvvetlendirmeye çalışıyor.

“Roman Üstüne” bölümü “kişisiz” romanların incelendiği bir yazıyla başlıyor. Tek boyutluluk meselesi. Naci son aylarında yerli romana ağırlık verdiğini söylüyor, geri kalan sayfalarda bu romanları inceliyor. Necip Alsan’ı eleştiriyor, Orhan Kemal’i eleştiriyor tekrar, karakterleri sosyal konumlarıyla, ilişkileriyle birlikte ele almayan yazarlara öfkeleniyor. Karakterlerin gerçeklik kazanabilmeleri için romancının biraz olsun gerçeklerden uzaklaşmaya, kurmacayla uğraşmaya ihtiyacı olduğunu söylüyor, yazılan metinler röportajlara, gazete haberlerine benziyor yoksa. İlginç bir örnek var bu noktada, İlhan Tarus’un bir karakteri hem iyi bir asker, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapan bir kahraman, hem de kadınlara aşırı düşkün olduğu için olmadık işler yapan bir sapık. Naci’ye göre böyle bir karakter var olamaz, ya kahraman ya da sapık olacak. Eh, işlevsellik görüşüne uyuyor bu yorum, yoksa katılınacak gibi değil. Çok keskin çizgileri var Naci’nin, iyi veya kötü kurulmasını ayırmadan ara form karakterleri kabul etmiyor. Bunaltı edebiyatını tutmuyor zaten, toplumcu yazarların ya toplumculuklarını ya da karakter kurma biçimlerini beğenmiyor, Ataç’la tartışmasında eleştirdiği görüşler kendisinde de mevcut bir de. Edebiyata, yazara görev yüklemek, “yarının romanı” için günün sorunlarını yerinde gözlemlemek, toplumun aktif bir parçası olmak gibi vazifeler çıkarıyor. 50 Kuşağı öykücüleri için söylediklerini merak ettim açıkçası, denk gelirsem merakla okurum.

En sonda Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam‘ını inceliyor Naci. Kitap yeni çıkmış, belki de ilk incelemelerden biri bu. Naci, Lermontov’un Peçorin’iyle denkliyor C.’yi, ikisinin benzerliklerine biraz değindikten sonra o güne kadar hiçbir yazarda böylesi bir ilk roman başarısı görmediğini söylüyor, yazım hatalarına da yer vererek anlatıyı değerlendiriyor. O dönemlerde görev bilincinden yavaş yavaş sıyrılmaya başlıyor sanırım Naci, yoksa taşladığı Varlık’tan çıkan böylesi bir metni övmesi pek olası değil, önceki yazılarına bakarsak ikilik göze batacak kadar bariz.

Genç bir eleştirmenin ilk iki kitabı, Fethi Naci’nin dünyasına buradan giriniz.