Refik Halid Karay – Karlı Dağdaki Ateş

Karay’ın günlük yazılarını kırpıp kırpıp tefrika roman formunda birleştirmesi sanki, malzeme iki tür metinde de olduğu gibi korunuyor, onun dışında son derece üfürükten bir hikâye, olay akışı, tefrika roman hazırdır. Afiyet. Cinsiyetçilik korkunç, rahatsız ediyor sık sık, kadınlara bakışı pek fena Karay’ın. Bir yazısını hatırlıyorum, oh çekiyor Karay, eskiden kadınların çarşaflar altında hatları belirsiz canlılar olarak dolanmasından yakınıyor, neyse ki modernlik gelmiş memlekete de sahiller bayram yerine dönmüş, caddeler zaten bombastik, güzelliklere göz atabilmekten son derece memnun olmalı insanlar. Romana nasıl yansıyor bu, Binnur’un o körpe vücudunun aslında ne kıvrımlar taşıdığı, göğsün göründüğünden çok daha bicirik olduğu filan, insan kavrayıp da ne yapmasın yani. Ulvi iki saat içinde istediğini alabiliyor mesela, dağa doğru yola çıkan kafile karda yürümek zorlaşınca dağılıyor, Ulvi yanındaki kadını şöyle iyice bir kavrıyor, karlara gömüldükleri sıra mıncıklayıp öpmeye başlıyor. İş tamam, kısa süre içinde evlenip Ulvi’nin vazifesi gereği birlikte ABD’ye gidebilirler, mutluluk içinde yaşayabilirler. Çok kısa sürede karar verilmiştir buna, Binnur’un yakın arkadaşı, şapka öğretmeni Zeria fiştekler, kafiledekiler ve civardakiler fiştekler zira kasabanın genç öğretmeni Binnur’la yakışıklı mühendis Ulvi arasında elbet bir izdivaç mümkündür, bekârları evlendirmeye bayılan toplum neden burnunu sokmasın, hemen yakıştırmaca ve bir yastıkta kocatmaca. Olmayacaktır böyle, işler ters gidecektir çünkü dağ adamı Yusuf aklını çelecektir Binnur’un, bütün temayüllerin tersine, kendinden yirmi yaş küçük kadının özgürlüğüne aşk gereği el koyacaktır. Çok tehlikeli sular aslında, o zamanlar erkeğin gözüpekliği, aşktan çıldırmışlığı normalleştiriyor belli ki bazı şeyleri, oysa ısrarlı takip, alıkoyma, ne bileyim, psikolojik şiddet, her şeyi yapıyor Yusuf, bugün şak diye hapse girerdi. Binnur’a biçtiği rol ne peki Karay’ın, sapıklık? “Seksoloji alanında yapılan çalışmalardan haberdar” olan anlatıcıya göre kendinden büyük erkekleri seven kadınlar var, garip bir zihinsel hastalıktan mustarip bu kadınlar, Binnur’un Yusuf’tan önce başka bir yaşlı adamla flört etmesi bundan. Gerisi var, hikâyeyi incelerken bakalım.

Binnur’un uyanma sahnesi. Ağrı, soğuk, rüyadan bir türlü kurtulamama, neyse ki yılbaşı tatili. Değil, Kocadağ’da, kar, kayak eğlenceleri için çıktılardı, diğerleri nerede? Her şey yavaş yavaş yerleşiyor kısacası, Binnur durumun farkına tam olarak varınca dehşete düşüyor. Dağdan inemez artık, İstanbul’a baba evine dönemez, şehre gidemez çünkü barındırmazlar artık, dedikodudan duramaz, öğretmenliğe devam etmesi mümkün değil. Beş gündür dağda, anlatıcıyı kenara itip iç monoloğa başlıyor, meğer kaderi öyleymiş, çoluk çocuk sahibi kırklık bir adama âşık olmuş, kar adamına, herkesin barbar olarak gördüğü münzeviye. Oysa ne güzelmiş hayatı dağa çıkmadan önce, teyzezadesi Kaptan Erbil’in ilgisinin farkındaymış ama istediği bambaşka bir şeymiş, etrafındaki kızlar gibi öyle kırıta kırıta dolanmıyormuş da içten içe yanıyormuş meğer. Karay’ın tarifi: “Sokakta, üçü, dördü yan yana, göğüsleri sarsıla sarsıla yürürken, vücutları haykırırcasına ‘Vaktimiz geldi, aklımız hep erkekte. Beğeniniz beni, isteyiniz, alınız! Görüyorsunuz ya, sabırsızlanıyoruz. Ne yapalım, tabiatın feryadı bu!’ manasına konuşan, oynaklıklarıyla dil döken kızlardan hiçbir zaman olmamıştı. ‘Hanım şey, doğrusu!’ dedirtenlerdendi. Ama kilise tasvirleri gibi soğuk, Meryem tabloları kadar donuk değildi. Rahat ruhlu bir kızdı; bu ruh sanki temiz çamaşır kokuyordu, azıcık da lavanta çiçeği. Sarışından ziyade açık kumral renkte, ancak çok sarışınlarda rastlanan mavi gözlü.” (s. 10) Birtakım tasvirler böyle, klasik, karakterleri tanıyoruz bir güzel. İlçenin maarif müdürlerinden birine âşık olan yaşlıca öğretmenin Yunus Emre hayranlığıyla, Yunus Emre üzerinden asıl aşkını dile getirmesiyle dalga geçiyor Zeria’yla birlikte, yakışmıyormuş o yaşta kadına açık seçik aşk işleri de kendi başına geldiği zaman anlıyor nihayet, kendisiyle daha beter dalga geçilecek. Dağ ayısıyla, Ulvi gibi bir kısmeti teperek hem de! Vay! Ancak masala dönerlerse kurtulabilir dillerden, daha doğrusu güzel bir hikâyeye dönüşebilir. Her şeyi terk edip dağa, sevdiğine koştu, ne aşk! Kadın fedakârlığı! Aşırı şablon her şey, Karay dünyayı nasıl görüyorsa öyle. İki günlük sevda olmasın da, yoksa hayatını yok yere mahvetmiş olacak Binnur, sırf tekerlene yuvarlana seviştikleri için mi orada kalıyor, sık sık düşünecek. Yusuf’a göre her şey hoş, hani ameliyatlık bir sağlık sorunu çıkarsa ortaya, eline bıçağı aldığı gibi halledecek, o kadar güveniyor kendine. İyi eğitimli bir adam Yusuf, ara sıra kayak merkezine gidip topluma karışıyor ama yabanlığını koruyor insanlar arasında, Ulvi’yle kart oynarlarken söyledikleri kaba saba şeyler, yadırgatıcı. Bir şey olmuş da medeniyetten kaçmış, dağdaki kulübesinde bir başına yaşıyormuş yıllardır, hakkında sayısız söylence var. Kadınları mı kapamıyormuş eve, skandallara mı sebep olmuyormuş, herkes korkuyor ondan. Binnur arkadaşlarıyla birlikte tatile geldiğinde görüyorlar birbirlerini, Yusuf kadının gök mavisi gözlerine tutuluyor, Binnur adamın boyuna posuna, çirkinliğine falan yanıyor, yani o kadar adam ki bu Yusuf, gerçekten hayallerdeki gibi adam bir adam, tam bir erkek diyelim, Ulvi’nin kibar ve mıncık mıncık tavırlarının yanında kütük gibi bir sertlik. Tutup kolundan çekse tamam, götürür Binnur’u, akıl oyunlarına başvurup kadının beynini allak bullak edecek. Önce Ulvi’yle azıcık sevişmesi gerekiyor Binnur’un, sevişmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu anlaması, ondan sonra dağılacak. İki erkek arasında gidip gelmesinden nereye sığınırız bilmiyorum, Ulvi’nin sunduklarını düşünüyor sık sık, Yusuf’la birlikte yaşamanın güzelliklerini ve çirkinliklerini, sanki analiz yapıyor da artılarla eksileri toparlamaya çalışıyor. Makine olduğundan şüphelenebiliriz, Binnur hem zengin ve yakışıklı bir koca istiyor hem de erilliğin dibine vuranını, Ulvi’yi ve Yusuf’u. Yusuf’u ve Ulvi’yi. Beyni infilak etmek üzereyken bir karar veriyor, daha doğrusu vermek zorunda kalıyor ama Yusuf’un baskısı önemli burada. Evlilik tamam, sözleşilmiş, istifa edip İstanbul’a gidecek Binnur, ailesine haber verecek, sonra nikahtı düğündü derken yallah ABD’ye. Yusuf çıkıyor piyasaya, kısa süreliğine kulübesine gitmelerini teklif ediyor. Biraz daha bekleyebilirler, Binnur ailesine telgraf çeker, Ulvi’yi bilgilendirir gerekirse, bir güncük yeter. Kabul ediyor Binnur, yola çıkıyorlar ama yol kapalı, bir kere çıktıktan sonra inmeleri çok zor olacak. Yusuf önce sorun olmayacağını söylüyor, ardından yol yüzünden inemeyeceklerini anlatıyor, öyle öyle günler geçiyor kulübede. Yusuf’un havacı oğlu Kaya geliyor bir ara, babasını göresini gelmiş fakat kulübede bir Binnur var, birbirlerinden çekiniyorlar çünkü Kaya babasının o kadar güzel bir kadınla birlikte olduğunu bilmiyor, bilse gelmez çünkü Binnur’a tutulur gibi oluyor. Binnur’a ne oluyor, o da Kaya’dan aşırı etkileniyor. Yahu Binnur karşısına kim çıkarsa çıksın etkilenecek hale nasıl geliyor? Binnur çiftleşme arzularının güdümünde yaşıyor sanki, ilginç. En son Erbil geliyor şehre, Kaya bulmuş da haber vermiş, kuzenle son bir konuşma. Hayır, aşağı inmeyecek Binnur, sevdiği adamla birlikte. Evet, Erbil’in ilgisinden haberdar ama çocukluklarından beri belliymiş aralarında hiçbir şey olmayacağı. Tamam, babasına haber verilsin, dönmeyecek. Kalbi kırık dönüyor Erbil, yukarıda kar tipi, aşk dörtnala. Bir ara yangın çıkıyor, kulübeden hiçbir ceset çıkmıyor, belli ki âşıklar kaçmışlar. Neden, nereye, ne oldu, belli değil. Zort diye bitiyor roman zaten, derin bir nefes alabiliriz, verileceklerin arasına gitsin kitap.

Tefrika roman, tipik.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!