Oscar Coop-Phane – Zénith Oteli

Uyanış. Dişleri yağlı, ağızda iğrenç bir tat. “Hayvani”, nasıl bir tatsa. Çarşafın altında bedeni çuval gibi, sabah tırnakları acıyor, parmak uçları soğuktan uyuşuk. Tırnaklarının arasında onca insanın deri parçaları, yemek kalıntıları, her türlü pislik var. Soğuktan uyuşuk çünkü otelin sahibi gidecek yeri olmayan bir kadını sokağa attığında ücreti ödememişler, sahip polis çağırmakla tehdit etmiş, sakinler polisin gelip onca boku püsürü görünce sahibin ne yapacağını sormuşlar alayla, sahip gazı kesmiş. Kadın herhalde Küba’ya dönmüştür, bilmiyor anlatıcı, soğuğa üç gün dayanabildiklerini söylüyor. “Yatakta sigara içerim. Bazen kül çarşafa düşer. Artık temizlemediğim küçük gri lekeler yapar. Küllerimle uyurum, tıpkı bir mezarda gibi.” (s. 7) İtalik, anlatıcının anlattığı. Sokak fahişesi. Çamurda beklemez, otoban kenarlarında da, görece rahattır. Yaşlı, ne zamandır oralarda olduğunu bilmiyor, ölene kadar oralarda olacağını biliyor. Bir delik ve iki seramik basamak, bildiğine göre Türkiye’deki bütün tuvaletler öyleymiş. Hiçbir bok bilmiyorlar. Kahvesiz başlayamıyor güne, bir kahve aleti var, bir ocağı, televizyonu ve radyosunun olmadığını söylüyor ama sonlara doğru televizyonun karşısında uyuşuyor, nasıl oluyorsa. Jeannot’nun kafesine artık gitmiyor çünkü içeride sigara içmek yasaklanmış, Jeannot başka kafelere gittiğini düşünüp arkasından giydiriyormuş bir güzel, komşusu Lulu’ya öyle söylemiş. Jeannot, Lulu, bunlarla bir daha karşılaşmayacağız, anlatıcının küçük defterine yazdığı hikâyeciklerde de karşımıza çıkmayacaklar. Brezilya’ya dönmek istiyormuş kadın, Küba’ya değil, adı Cristal. Mentollü sigara, yüksek topuklar, lateks. Otobüste yazıyor, gelene geçene bakmayı seviyor, yaşlıların ölene kadar titreyip korkmalarından bahsediyor bir ara. Ne gördüyse, ne düşündüyse ondan. Bir şeyler okumayı seviyor, kitapçıları gezmeyi de seviyor ama öyle entelektüeller gibi değil, akademisyenler gibi değil, başka kimse gibi değil. Utanç duyuyor adeta, gidip okuyacak bir şeyler bulmak uzun uzadıya yok. “Size buraya nasıl geldiğimi söylemeyeceğim, bu fazla hoşunuza giderdi. Bugünümden başka hiçbir şey alamayacaksınız. Tecavüzden, terk edilmeden, HIV’den ve eroinden bahsetmemi beklediyseniz, defolun sapıklar. Burada sadece benim günüm olacak, yaşadığım tüm günlere, geberene kadar yaşayacağım tüm günlere benzeyen. Aile faciası, üçüncü sayfa haberleri ya da psikolojik çıkarımlar olmayacak.” (s. 11) Kendine dair, en azından, bir günde gördüğü bütün müşterilerinin yaşamlarını parçalamak ayrı.

Dominique. Onu öldürmek istiyorlar, annesi veya babası, belki bakıcısı veya kardeşi, kafasını piyanonun tuşlarıyla kapağı arasına koyacaklar, bam bam bam, dişler savrulacak, kemik parçaları saçılacak, beyin kıvrımlarından aklı dökülecek yere. Klozete atılacak bir beyin, sifonu çektiler mi bokla karışık gidecek, dünyanın bir parçası olacak. Zaten dünyanın bir parçası, muhafazasında çok mu ayrık? Okula gitmiyor Dominique, eve öğretmen geliyor, sıkıcı bir adam. Neden öldürmek istiyorlar onu, bilmiyor, intikamını alacak ama. Hepsini öldürebilir, hepsinden kurtulabilir, on iki yaşında baştan başlayabilir. Kapatılmak, o da olur, evden uzaktaysa birazcık zorbalığın, tecavüzün lafını etmez. Arkadaş bile buldu kendine, Georges, bazen ağzına almasını istiyor ama sorun değil, sigara verdikten sonra. Arkadaşlar ilginç insanlar. Düşünceli biri Georges, kırk sekizinci baharı gelen Dominique’e muhteşem bir hediye veriyor. Sokak fahişesini. Yine italik, müşteriyle fahişe arasında geçen diyalogdan minik bir parça: Dominique, zavallı, ne yapacağını bilmiyor, am görmemiş hayatı boyunca. Tamamen kaçık, çok iğrenç, hırpalanmış biri. Şefkat yok, deftere döndük, onlar için nelere katlandığını biliyorlar mı fahişenin? Bıçak gelsin de vücudunu bulsun mu, istiyor mu, intiharı düşündü mü? Evet, ara sıra, küçük düşüncelerine gömüldükçe intihar etmeyeceğine karar vermiş, ara sıranın geri kalanı düşüncelerle dolu. İnsanlarla. Çok sayıda insan. “En azından gerçekten yalnız olsaydım… Buna pek bel bağlamayın. Başkalarının ortasında yalnızız. Onların yalnızlığının ortasında yalnızız. Başkalarıyla yalnızız; korkuyorlar, üşüşüyorlar, terliyorlar. Ne onlardan kaçabileceksiniz ne de onlara yaklaşabileceksiniz.” (s. 22) Yaşlı orospuları becerirler, kitap okurlar, yalnız olacaklar. “Yazar bozuntusu yaşlı bir orospu” onları yazacak.

Emmanuel. Okulda çalışıyor, idareci mi, özel okulun zengin piçlerini pışpışlıyor. Parasını veriyorlar, pışpışlayacak. Kafasına meyve suyu kutusu atılmıyor belki, atılsa daha iyi, yaşamına hareket gelir. Estelle’in göğsüne kayıyor gözü, bazen avuçladığı oluyor, hatta inanılmaz bir şey ama sikiyor bile. Eş kontenjanından yaşamına girmiş Estelle, çocukları olmamış çünkü ne güzel yaşıyorlarmış işte, cumartesi akşamları sinema, güzel bir günse seks, tamam. Arkadaşları nadiren geliyorlar eve, onlar için bar bile yapmışlar, Estelle gelmelerini istemiyor çünkü durmadan hizmet edecek. Otoban kenarındaki İtalyan restoranında yemek yiyorlar bazen, Estelle’in hoşuna gidiyor, sevişiveriyor. Şişmanlık, Emmanuel sever gibi görünüyor ama yağ tabakalarının arasında hedefi bulamamaktan şikayetçi. Trenle bir yere kadar, gerisi metro, herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, Emmanuel okula, Estelle de okula. Akşama dönüş. İnsanlar. “Bizim gibi yüzlercesi vardır. Onları görmeyiz. Bunu düşünmek biraz korkutucudur. Öleceğimizi idrak ettiğimizde olduğu gibi midemizi kaldırır bu düşünce.” (s. 29) Estelle daha güçlü, karar alınacaksa o alıyor, bağırmaya başladı mı susmasını biliyor Emmanuel. Susunca işlerin yoluna daha kolay girdiğini. Bazen ailesini ziyarete gidiyor Estelle, Emmanuel kıyafetlerin çıkarıp salondaki kanepeye oturuyor, biraz sürtünüyor, memeler götler geliyor aklına, şırıl şırıl boşaldıktan sonra iz bırakmıyor geride. Babası gazi, sert bir adam, sorumluluk, yaşama karşı ciddiyet. Arkadaşı Gillou gibi olmasın oğlu, Emmanuel bisiklet sürememenin ne kadar korkunç bir şey olduğunu çocukluğunda öğrenmiş. Gillou mayına basınca güm, iki bacağı birden kopmuş, pembe güdük et parçaları kalmış geride. Başına bir şey olmamış ama gerisini kendi halletmiş Gillou, suratının ortasına bir kurşun. Tüfeğini temizlerken olmuş, kim yiyecekse, eşi dul maaşı alacak. Devamsızlıkları tek başına giriyor Emmanuel, hani birileri yardımcı olsa, birilerinden yardım isteyecek kadar birileriyle yakın olsa. Nanou’yla, sokak fahişesiyle yakın, birkaç dakikalığına. Göğsü kocaman Nanou’nun, birazcık oynayabilir mi? Frengi ve kırmızı şarap kokuyor kadın, bulvar orospusu, herhalde bir rütbe bu. Kendine biçtiği bir özgürlükmüş amını satması, ağzını ve ellerini, müşterilerin esprilerine gülmesi, anlattıklarını dinlemesi başka tür orospuluk, bunun için ayrıca para alması lazım ama bedava.

Kimlerin hikâyeleri kaldı, yaşlı adamla köpeğinin, motosikletli gençle bar açmak için annesiyle cebelleşen adamın, birileri daha vardı ama gün uzun, yazı kısa, birini ikisini alacağım. Köpek üç kez ameliyat olmuş çoktan, ağzından ve karnından ve bir yerinden daha, ölmeyi bekliyor ve sahibinin de kısa süre sonra öleceğini biliyor. Victor doktorundan öğrenmiş, iki ayrı doktor, iki ayrı ölüm. Sarılarak uyuyorlar, iki yaşlı birbirini teselli ediyor. Hayat o kadardı, bitmesi iyi değil, bitmemesi de iyi değil, hayata dair iyi olan bir şey varsa bu bağlamda değil. Köpek sıçıyor, adam kusuyor, Victor bütün dünyayı kusmuk ve bokla doldurmanın hayallerini kuruyor. Çünkü bu öyle bir hikâye, Nanou’nun karşısına “sağlıklı” bireyler çıkmıyor. Nanou eve döndüğünde yazdığı her şeyi yakmayı düşünüyor, her şeyi bitirmeyi, anlatacak hikâyesi yoksa ne yapacak. “İnsanlar arasındaki bu küçük hikâyeler sizi rahatlatır. Bizi kurtaran küçük dedikodulardır. Yaşadığımızı hissederiz, damarlarımızda akan kandan başka bir şeyi düşünürüz. Onların ne dediğini, ne yaptığını düşünürüz, sanki böyle hareketli bir kartpostala bakar gibi. Hayat bizi yatıştıran bir televizyon dizisine dönüşür.” (s. 57)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!