Refik Özdek – Hücre (K) / Biz Şehir Eşkıyası İdik

Cengiz Aytmatov’un metinlerini çevirmiş Özdek, kurmaca metinleriyle ilgili hemen hiçbir bilgiye rastlamadım. Bir iki makaleyle iki yüksek lisans tezi, o kadar. Şurada yaşamıyla ilgili bilgiler var, romanının temelini oluşturacak veri yok. İlginç bir metin, sakıncalı bulunmaması daha da ilginç yayımlandığı döneme göre, 1972’de MEB tarafından tavsiye edilmiş. Sakıncalı görülebilirmiş çünkü Özdek “anarşistleri” toptan eşkıya olarak işaretlemiyor, karakterler kendilerini de eşkıya olarak bellemiyorlar, başlık bir isimlendirmenin yankısı sadece. “Kanlı eylemleri” durdurmaya çalışan sıkıyönetimin dediğidir o, yoksa Özdek köylü karşısında eylemcileri çaresiz bırakmıyor, devrim için canlarını feda etmeye hazır olanların savlarını açıklamalarına “izin veriyor”. Köylünün bir kap yemek için çektikleri, eşinden çocuğundan ayrı düşmesi, yaşlılığına rağmen çalışmaya devam etmek zorunda olması, evet, devletin vatandaşı için daha fazlasını yapabilecekken yapmadığını gösteriyor mesela, devrimciler bu düzeni toptan değiştirmeye çalıştıklarını söylüyorlar, diğer yandaysa babası vatan uğruna şehit düşen köylünün şükür duası var. Anlayamayacaklarını söylüyor köylü, milleti kurtarmak için canını verenlerin yanında bir grup şehir eşkıyası olarak kalacaklar. Aynı dili konuşmuyorlar, Memet devrimin neliğini sorgulamaya başlarken köylü taş gibi sabit, inançlarından vazgeçmiyor. Teoriyle pratiğin çatışması devrimsel bilinçte çatlaklara yol açıyor da Özdek’in yanlılığı azıcık çıkıyor ortaya, hani kafası kesik tavuk olarak görmüyor devrimcileri, yine de ne için mücadele ettiklerini bilmediklerini gösteriyor. Kasten eksik bırakarak. Ayşegül mesela, sırf Memet’e duyduğu sevgiden ötürü örgüte katılmış, bombalama işlerinin bir parçası olmuş. Metin var, kompradorlar gibi yiyip içiyor, bencil, en zor zamanlarda yoldaşlarını aç bırakıyor. Nuray’ın babası sermayenin has adamı, Nuray işçilerle bir olup istedikleri zammı almalarını sağlamış babasına karşı çıkarak, işçilerin ve devrimcilerin yanında. Karakter demek de zor aslında bunlara, tip olarak dolanıyorlar ortada, herhangi bir gelişim göstermiyorlar. Teorik bilgileri olmadan mücadeleye atılmış gibiler, çok temel sorunları çözmemişler, özellikle Memed’in kafası çok karışık. Oysa Filistin’e de gitmiş, Marx’ı da biliyor az buçuk. Tuhaf. Gerçek eşitlik gelince kompradorlar gibi güzel giyinmeyecekler mi, güzel eğlenmeyecekler, para harcamayacaklar mı? Üstelik bayrağa ne olacak, ayla yıldızı kaldıracaklar mı? “Azınlık milliyetçisi” yoldaşlarının söyledikleri peki, ülke bölünecek mi? Üniversite öğrencisi bunlar, belli bir tedrisattan çoktan geçmiş olmaları lazım ama hiç öyle görünmüyor, nihayetinde etrafları kuşatıldığı zaman Memed askerlerin üzerine koşuyor, dağa taşa ateş ederek vurulmayı bekliyor. Kefareti oymuş, Ayşegül’ün karnında büyüyen çocuğunu geride bırakıp pişmanlıktan ölüme koşuyor zira ilk eylemde ölümüne yol açtığı memur, üniversite çatışması sırasında dağa taşa sıkarken şanssızlık eseri öldürdüğü adam, suçlarıyla birlikte yaşayamayacak. Karakterlerin zayıflıklarının yanında hikâyenin tutarsızlıkları da var, örneğin buluşma yerine gittiklerinde soteye yatmış yoldaşlar silahlarını atmalarını söylüyorlar, tuzağa çekilmekten ödleri kopan bizimkiler hemen çöküp ateş açmaya hazır hale geliyorlar. Şaka yapmış yoldaşlar, ne aptallık, onca güvenlik önleminden sonra. Memet’in tuttuğu deftere aldığı notları okuyoruz, bir yerde olayların üzerinden uzun zaman geçtiğini, ayrıntıları hatırlamadığını söylüyor Memet, hemen sonra defteri Ayşegül’e teslim edeceğini, son kez silah çekmeden önce dünyayla vedalaştığını, vicdanını rahatlatacağını söylüyor, oysa birkaç gün içinde olup bitiyor her şey. Eh, daha da var arıza, bakalım.

Baskın haberiyle başlıyor Memet, ertesi gün evrakların bulunduğu katı havaya uçuracaklar, böylece devletin kayıtlarını bum diye yok edebileceklerini gösterecekler. Gözdağı. “Ke” kimsenin öldürülmeyeceği emrini vermiş, bu yüzden sevmediği memurun eylem ânında orada bulunmayacağını umuyor Memet ama adam orada, yapacak bir şey yok, bağlayıp demir masaların ardına koyarak kurtulmasını umacaklar. “Türk Halklarının Kurtuluş Ordusu” kurulacak yakında, kahrolsun faşizm, bağımsız Türkiye! Bu arada neden “halkları”, bunu da düşünecek Memet, Özdek’in söylemeye dili mi varmamış nedir, Kürt yoldaş gerekirse Kıbrıs’ın Kürtlere verilebileceğini, böylece Türkiye’nin çok iyi bir müttefik kazanacağını falan belirtince fraksiyonların farkına varıyor bizimki. Bir süreliğine aynı saftalar, sonra ne olacağını görecekler ama Memet rahatsız, ulusalcılığı bariz. Yobazlar ve sömürü sınıfından olanlara karşı derin bir kini var, ayrıca yokluğa, eşitsizliğe. Çocukken annesiyle babası okula yollamak bile istememişler, bir öğretmeninin yardımıyla parasız yatılıyı kazanmış da öyle okuyabilmiş, anlattığı hikâyelerden birinde küçücükken satmak zorunda olduğu kestanelerden bahsediyor, bakkal katakulliye getirip emeğini sömürürmüş Memet’in. Karşı çıktığı düzen bu, fakat devrimden sonra ne olacağını hiç düşünmemiş gibi davranıyor, kafası komünizmi almıyor bir türlü. Görünüşe göre. Neyse, defter tutuyor adamımız, haklı mücadelesinin kayıtlarını ileride bir gün yayımlatacak. Hücresindekiler tutmasını istemiyorlar, defter bir ele geçirilse eyvah, yine de “Ke”den onay çıkmış zira Memet’in şiirlerini de seviyormuş liderleri. Vietnamlı o şairin yazdığı devrim şiirleri gibi işte. Bombalar patlayınca pencerelerden savrulan evraklar gibi. Plan başarılı, sürekli araç ve kılık değiştirip kurtuluyorlar, hedef şaşırtmaya yardım eden yoldaşları yakalansa da kirişi kırmayı başarıp yallah Karadeniz kıyısına. Akçakoca’yla Karasu arasında bir yer mi, Ankara’ya geçecekler de haber gelmesi lazım. Radyo, kodlar, açlık ve susuzluk, bekleyiş. Başbakan “silahlı haytalar” diyor bunlara, sıkıyönetim ilan edilecek, etrafta helikopterler dolanıyor, devlet bütün gücüyle tepelerine çökmeye çalışıyor da iyi örgütlenmişler, yakalanmıyorlar. Memet’in gizlenirken düşündüklerinden bir bölüm: “Şurası muhakkaktı: İdareye el koyacak güç ya bizden yana olurdu ya da milliyetçilerden yana. Asla şeriatçilerden yana olmazdı. Ümmetçi ve şeriatçilerin böyle bir gücü yoktu. Onların en zayıf tarafı sözde müslüman gerçekte vurguncu zenginlerin dümen suyuna gitmelerinden doğuyordu. Üniversite gençlerini de tutamıyorlardı. Oysa öbürleri, milliyetçi ülkücüler, bilinçliydiler, cesurdular ve hangi noktaları tutmaları gerektiğini anlamış bulunuyor, bizi o noktalardan söküp atmaya çalışıyorlardı. Basına, TRT’ye, çeşitli devlet kuruluşlarına yerleşmek çabasındaydılar. Ama bizim önceliğimiz vardı. On yıldan beri sessiz ve derinden gidiyorduk. Zaptettiğimiz yerlere özerklik kazandırmıştık ve bizi oralardan hükûmet güçleri de söküp atamıyordu.” (s. 50) İlginç. “Şehir eşkıyası” tamam da vatan hainliği neden, bir türlü anlamıyor Memet, ülkesi için, insanı için değil mi onca yaptığı? Halk anlamıyorsa, arkalarında yığınlar yoksa katil olmaktan korkmaya başlıyor, kahraman olarak görülmeyecek. Köylüyle konuşurken anlayacak halkın arkasında olmadığını, belli başlı iki üç olay zort diye değiştirecek fikirlerini, daha doğrusu kuşkuya kapılmasına yol açacak. Köylü, Yunus Çavuş, tam Anadolu insanıdır bu arada, Anadolu insanının ortalamasıdır. Mekteplerini bitirmeden neyin devrimiymiş o, hem o kendi malını korumak için çalışıyor, devrimciler herkesin malı onların malı olsun diye çalışıyorlar, üstelik Moskof düşmanından almışlar istikametlerini. Hainlik. Kökü dışarıda gençler onlar, dış mihrakların oyunlarının kurbanları olmuşlar falan filan, Anadolu irfanının bir örneği olarak sunuluyor da kafa ütülemekten başka bir şey yapmıyor, tam bir safsatacı. Üç gün ağzına lokma koymamış bir devirde, vatan sağ olsun, oysa devrimciler üç gün aç kalsalar birbirlerini yerlermiş. Geçelim.

Nurhak Dağı son durak, Memet iyice kopuyor devrimden, sonunu kendi getiriyor. Kovboy filmlerinde bütün kötülerin öldüğünü, kendisinin de ölmesi gerektiğini düşündüğünde, eh, kantarın topuzunu iyice kaçırıyor Özdek, eşkıya Memet’in asker Mehmet’in kurşunuyla ölmesi gerek. Eşkıya “Mehmet” bu arada, hani dinden o kadar da uzağa düşmediğini gösteriyor Memet, eksik harfi yerine koyuveriyor.

Yine o kadar insafsız değil, örgütlü devrimcilerin yaşamlarına yakından bakan bir roman. İlgilisinin elinden öper.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!