Nochlin’in feminist sanat tarihinin temel taşlarını oluşturan yazılarından “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Çıkmadı?” 1970’te yazılmış, o zamanlar feminist sanat tarihi diye bir şey henüz mevcut değilmiş, diğer tarih formları gibi baştan inşa edilmesi gerekiyormuş. Metodoloji yavaş yavaş oluşuyor, araştırmacılar eserleri feminist eleştiri bağlamında değerlendirip entelektüel ana akımın orta yerine dikiyorlar. Uzlaşma gelebilir akla, muhafazakâr sanat ortamında feminist sanat eleştirisi var olacaksa paşalarla uyumlandığı zannedilebilir ama tam tersi. “Görsel sanatlar alanında hâlâ feminist eleştirinin daha radikal çeşitlerine yönelik dikkate diğer bir direnç söz konusu ve feminist eleştiriyi uygulayanlar kalite konusunu ihmal etmek, kanonu yıkıma uğratmak, sanat yapıtının özündeki görsellik boyutunu daraltmak, sanatı üretiminin bağlamına indirgemek —başka bir deyişe, disiplinin ideolojik ve her şeyden çok da estetik temayüllerinin altını oymak— gibi günahlarla suçlanıyorlar. Bunların hepsi kabulümüz: Feminist sanat tarihi arıza çıkarmak, sorgulamak, ataerkil yuvalanmaların tepesini attırmak için var. Ana akım sanat tarihinin yeni bir varyantı ya da bir ilavesi gibi görülmemeli. Tüm gücünü kullandığında, feminist sanat tarihi sınır aşmacı ve egemen çevrelere karşı bir pratiktir ve disiplinin temel yasalarından çoğunu masaya yatırmaya niyetlenir.” (s. 8) Estetiği birazcık geriye çekip sanatta kadının varlığını tespit etmek, niteliğini göz önüne çıkarmak, konumlan(dırıl)ışını sabitlemek, Nochlin’in ağırlıklı olarak resim sanatında giriştiği başlıca iş. Belli dönemlere odaklanıyor, belli kadın sanatçıların var oluş mücadelesini irdeliyor da kitaptaki son makalede konunun özünü bulabiliriz, büyük kadın sanatçı hiç mi çıkmadı gerçekten? Büyüklüğü ve sanatı değerlendirmek lazım bu sorunun cevabını bulmak için, daha doğrusu sorunun sorulma biçimini, soruyu kimin sorduğunu, sanat dünyasındaki hiyerarşinin nasıl kurulduğunu anlamalı. Feminizmin o güne kadar “şimdiye ve şimdinin acil gereksinimlerine odaklı” olduğunu söylüyor Nochlin, düşünsel meselelerin tarihsel analizinde sıra, “mevcut olan”ın “doğal” kabul edilen varsayımlarının sorgulanmasında. Öznenin varlığını dikkate almaktaki başarısızlık, tabii egemenlerin iktidar alanını bilinçli inşası gereği “başarısızlık” Berthe Morisot’nun Manet’ye düşünüldüğü kadar bağımlı olmadığını ispatlamakla ortadan kaldırılacak bir fikir değil, nitekim diğer yazılarında kadın sanatçıların akımlara ne kadar dahil olduklarını değerlendirirken belli bir esinlenmeyi reddetmiyor Nochlin de genel temayülün, eril yönlendiriciliğin gücünü göstermeye çalışıyor. “Erkeklerinkinden başka tür bir büyüklüğü” öne sürmek, kadın sanatçıları sosyal ve ekonomik konumlarının benzerliğiyle gruplamak da sorunu çerçeve içine alıp öylece bırakmak anlamına geliyor, sanki erkeklerin sanat alanında doğal bir ayrıcalığı varmış gibi kadınlara da sıkış tepiş bir alan yaratma çabasına benziyor bu. Acıklı bir yaşam öyküsüyle, kişisel sırların fısıltısıyla doğmaz sanat oysa, Otto Rank’ın öne sürdüğü gibi mitik bir figür değildir sanatçı, Jean Piaget gibi bilim insanlarının gösterdiği üzere bebeklikten itibaren pek çok ögenin tokuşmasının ürünüdür. Nochlin bu pek çok ögeden faydalanamayan hatta kanona dahil bir sanatçının gördüğü eğitimin çok azını alabilen kadınların “geri kalmalarına” yol açan kodları ayrıştırıcı toplumsallıkta buluyor. Kadınlar erkeklerle aynı statüye sahip olduklarında, azınlıktır, statükonun mevcut halinin iyi olduğunu anlamamamız gerekiyor zira beyaz erkeklerin dünyasında mucize kabilinden görülen yetenekli kadınlar, Siyahlar normal bir beyaz erkekten çok daha çetin yollardan geçerek gelmişlerdir oraya. Sidney Poitier’i üstü kapalı biçimde eleştiren Siyahi sanatçılar geldi aklıma, Is That Black Enough for You?!?‘da “beyazlaşarak” var olabilen Poitier hem saygı duyulan hem de iğnelenen bir figürdü. Hollywood’la kol kola bir ömür, sinema endüstrisinin Siyahlardan da gelir elde etmek için kullandığı. Sırrı Süreyya Önder’in dediği, “Sünni, Türk, erkek”, tamamsın, yolun açık. Kadınlar kendilerini “özne” olarak erkeklerle eşit görmeli, halihazırda olmasa da, bu iyi bir başlangıç, ayrıcalıklarını bırakmak istemeyenlere karşı boyun eğdirici bir direnç göstermeli, Hippolyte Taine’in ırk-çevre-dönem üçlemesini çöpe atmalı. Tarih bu eril gücün hikâyesini yaratmak için pek işlevsel, öyleyse başka bir tarih yazılacak işte, tekil örneklerin muazzam başarılarının yanında aynı şeyleri yapıp, eril dünyada aynı çabayı gösterip ayakkabı mağazasında çalışmaya mahkum olanların hikâyeleri de anlatılacak mesela. Cézanne, Van Gogh, Gauguin, Toulouse-Lautrec bir nevi mitolojik figür olarak da değerlendirilir sanatçının “değişikliği” bağlamında, oysa peri masallarının ardında anlatılmayan çok olay vardır. Görece iyi eğitim almışlardır bunlar, ayrıcalıklı konumlarını terk edene dek alacaklarını almışlardır hatta, sonrası kanona dahil olma meselesidir. Picasso gibiler için daha kolaydır bu, elbet Picasso büyük üniversitelerin yetenek sınavlarında üstün başarı göstermiştir ama babasının ekonomik ve kanonik konumu olmasa, eh, masal biraz daha farklı biçimde bitebilirdi. Fransız Akademisi’nden bahsediyor Nochlin, sanatsal meslekler babadan oğula geçiyor burada, ayrıca Akademi üyelerinin oğulları ders ücretlerinden muaf tutuluyor. Aristokratlardan da büyük sanatçı çıkmadı misal, profesyonel sanat üretimine “adanmış” bir ömürleri yok diye mi? Nü model çizemiyor kadınlar, müsaade edilmiyor, “korumacılık”. Dönemin anlayışına göre “daha az önemli” türlere yöneliyorlar, portre, manzara, janr resmi veya natürmort, izin verilenler bunlar. Nochlin erkeklerin yaptığı resimlerden kadınların sanatsal pratiklerini değerlendiriyor sonrasında, erkeklerin çalışmalarından ayrılan yönleri gösteriyor, özet niteliğindeki son bir alıntıyla bu makaleyi bitireyim: “Buraya kadarıyla, ‘Neden hiç büyük kadın sanatçı çıkmadı?’ sorusu, bizi sanatın hem kendisinden önce gelmiş sanatçılardan ‘etkilenen’ hem de daha belli belirsiz, daha yüzeysel biçimlerde de olsa ‘toplumsal koşullar’dan ‘etkilenen’ doğuştan süper güçlerle donanmış bir bireyin özgür, özerk bir faaliyeti olmadığı, ama aksine, hem sanat yapanın gelişimi hem sanat yapıtının doğası ve niteliği anlamında, sanat yapmanın toplam koşullarının belirli bir toplumsal durumda geliştikleri, bu toplumsal yapının ayrılmaz parçaları oldukları ve sanat akademileri, himaye sistemleri, ilahi yaratıcı mitleri, üstün-insan olarak veya toplumdan dışlanmış kişi olarak sanatçı gibi spesifik ve tanımlanabilir toplumsal geleneklerin dolayımından geçip belirlendikleri sonucuna götürdü.” (s. 158) Bu durumda kadın ressamların, daha geniş açıdan bakarsak kadınların konumu nedir, şurada biraz açıklanıyor, Nochlin’se bir makaleyi sırf Osborne’un yaşamına, o dönem erkeklerin hüküm sürdüğü dünyaya, Nameless and Friendless‘ı incelemeye ayırıyor. Osborne kıyafetleriyle, kadınlığın “verdiği” doğal görevleriyle sorun yaşamıyor, bunun yanında bir sanatçı olarak bir ölçüde eril özellikler göstererek var olmaya çalışıyor. Nightingale da kadınların seçme ve seçilme haklarıyla ilgili “erkeklerin görevlerine el atma hadsizliği”nden bahsediyordu, benzer bir durum.
Manzaranın bir bölümüne odaklanan makale, “Morisot’nun Sütanne‘si: İzlenimci Resimde Çalışmanın ve Boş Zamanın İnşası”. Gelişmekte olan bir endüstri, sütanneler öyle el üstünde tutuluyorlar ki sınıf atlamaları bile mümkün, tıpkı pazar için gereken kâr amaçları ürünlerin kadınlarca üretilmesi gibi sütanneler de sütlerini sunuyorlar. Kadın işçi, kadın emeği teması, Le due madri dehşete düşürücü bir analoji kurarak kadınlara rollerini biçiyor. İzlenimcilik, işçiliğin temsilini eleştirmen Meyer Shapiro’nun dile getirdiği gibi orta sınıf tüketicisinin aylaklığı üzerinden kurmuyor, kırsal emeği gösterdiği gibi kentsel çalışma biçimlerini de işliyor ama en önemlisi boş zaman temasını kadın emeğinin yerine ikame etmesi, sanki kadınların ev içi emeği yokmuşçasına. “Erkeğin boş zamanı, kadınların haz gibi görünmesi için kılık değiştirilmiş çalışmasıyla üretilmekte ve sürdürülmektedir. Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’nde çalışma konsepti, toplumun veya toplumun liderlerinin genelde gelir getiren veya sermaye üreten olarak görülen iyi, üretici faaliyet saydığı terimlerle inşa edilmişti. Kadınların para karşılığı bedenlerini satmaları çalışmanın ahlaki sınırlarına dahil değildi; başka bir şey muamelesi görüyor, ahlak bozukluğu veya boş zaman uğraşı sayılıyordu.” (s. 48) Üst sınıfın bir statü göstergesi olarak sütanne “kiralaması” resme girmiştir, doktorlar gergin bir annedense rahat bir sütannenin varlığını desteklemişlerdir, kısacası toplumun her kesimi için normlaşmıştır artık, Nochlin’e göre Renoir eşinin çocuklarını emzirmesini gururla sunar, doğal olduğu için değil, aksine, öyle bir edim pek de doğal olmadığı için.
Ufuk açıcı makaleler, ilgilisi kaçırmasın.










Cevap yaz