Oliver Sacks – Mars’ta Bir Antropolog

Sacks patolojinin normallikten taşan ve taşmayan yanlarına odaklanmış bu metninde, yedi kişinin dünyaya sığma çabalarını anlatıyor. Carl Bennett’in yaşamı belki de Sacks’in yakın takibi sayesinde diğerlerinden ayrılıyor, Tourette konulu bilimsel bir konferansta elli yaşlarında, iyi giyimli bir adamın aniden yere uzanıp sıçramasıyla Sacks’in dikkatini çeken Bennett tipik bir Tourette’li, cerrah. Bu sendromu The Square‘den hatırlayan çıkar, şu mevzu. Tikler, tuhaf hareketler, sözcük tekrarları havalarda uçuşur, böyle bir şey. Bennett küçük bir yerde, Branford’da cerrah olarak çalışıyor, yaşamına şahit olması için Sacks’i evine davet ediyor. Dört ay sonra havaalanında buluşuyorlar, “tuhaf, hızlı, sıçramayı andıran” bir yürüyüşle Sacks’i arabasına götürüyor Bennett, her beş adımda durup yerden bir şey alır gibi yapıyor. Araba kullanırken tikleri ortaya çıkıyor ama o güne dek hiç kaza yapmamış, cerrahlık yapabilmesi zaten başlı başına ilginç bir mevzu Sacks için. Ani ve saplantılı dokunma ihtiyacını gidermek Bennett için insanın ilkel bir duygusunu açığa vurması, Tourette bu tür ilkel davranışların boşalımını sağlıyor. Bennett’in evindeki buzdolabının bir kısmı göçük, kapılarda da göçükler var, hastanedeki odasının duvarının bir bölümünü de göçerttiği için saksıyla kapamış orayı. Sacks doktorun evinde kaldığı ilk gecenin sabahında salondan gelen bir gürültüyle uyanıyor, kalkıp baktığı zaman Bennett’in egzersiz bisikletinde pedal çevirirken bir yandan patoloji kitabı okuduğunu görüyor ve aynı anda, “Şişko, şişko, şişko,” diyor Bennett, birçok işi bir arada yürütebiliyor. Eşiyle zamanında Kilimanjaro’ya tırmanmış, sonra küçük bir kasabada güzel bir yaşam kurmuşlar. Çocukları alışmışlar duruma, babalarının tekrarlaması için ilginç kelimeler bulmak hobileri haline gelmiş. Bennett için bu kelimelerin yer aldığı liste yaşamının en önemli nesnelerinden biri. Hastane safhasında işler iyice ilginçleşiyor, alıntılamam lazım: “Dinlenme odasındaki sohbetler bütün hastanelerdekilerin aynıydı — doktorlar birbirlerine karşılaştıkları ilginç vakaları anlatıyorlardı. Bennett yerde yarı kıvrılmış yatıyor, bir ayağıyla havaya tekmeler atarken geçenlerde karşılaştığı ilginç bir nörofibromatosis vakasını anlatıyordu. Meslektaşları ilgiyle onu dinlediler.” (s. 101) Başlarda hiç hastası yokmuş, Tourette’li birine canlarını emanet etmek istememişler hatta sosyal yaşamdan dışlamışlar ama bir süre sonra Bennett’in işinin ehli olduğunu anladıklarında güvenebilmişler nihayet, durumunu kabullenmişler de diyebiliriz. Doktor arkadaşları da aynı şekilde güvenmişler, sonuçta işini iyi yapan iyi biri Bennett. Ayak parmaklarıyla iş arkadaşlarını dürtmesi, koca bir baykuş gibi “huti-huu” şeklinde ünlemesi alışılabilir şeyler. Saatlerce süren bir ameliyatı takip eden Sacks hiçbir tikin ortaya çıkmadığını söylüyor, bir şeye odaklandığı zaman bambaşka biri oluyor Bennett, patolojisinden sıyrılıyor adeta. Daha da bomba bir şey, Sacks’in evine döneceği gün gelince havaalanına kadar uçağıyla gitmeyi teklif ediyor, Bennett pilot lisansına sahip tek Tourette’li. Sacks’in ödü kopuyor ama gördüklerinden sonra kabul ediyor teklifi, birlikte uçağa atlıyorlar, vın. Bennett gözlüklerine, kokpitin tavanına, dokunabileceği hemen her yere dokunuyor, hiç durmuyor ve en önemlisi uçağı kusursuz bir şekilde kullanıyor. İndikleri pistte iki pilot arkadaşıyla karşılaşıyor, pilotlar Sacks’e Bennett’in muhteşem bir pilot olduğunu söylüyorlar. Hikâye bu, sendromun tarihçesini hikâyenin arasına yerleştirilmiş paragraflarda buluyoruz, çoğu Tourette’linin kendi kendine teşhis koyduğunu öğreniyoruz mesela, bir zamanlar bu hastalığın ne olduğunu bilen yokmuş.

Beni azıcık ağlatan bir adam var ama ondan önce diğerlerine kısaca değineceğim, Temple Grandin otizmini “normal” dünyaya uydurmayı başarmış bir iş kadını ve akademisyen olarak karşımıza çıkıyor. Hayvanların acı çekmeden öldürülmesi için geliştirdiği sistemi yaygınlaştırmaya çalışıyor, makaleler yazıyor, otizmli olmanın olumlu ve olumsuz yanlarını anlatıyor daha çok. Neleri hissedemediğinin farkında, mesela Sacks çok güzel bir manzara karşısında büyülenirken Grandin hiçbir şey hissetmiyor, Sacks’in heyecanını ve diğer insanların duygularını ezberleyip kopya tepkiler verebilir ama anlamsız olduğunu düşünüyor bunun, dolayısıyla uğraşmıyor. İnsanların çok karmaşık şeyler olduğunu düşündüğü için sevgilisi olmamış, hiç sevişmemiş, bildiği dünyada mutlu. Stephen yine otistik bir çocuk, küçüklüğünden itibaren müthiş resimler çiziyor. Çizeceği şeye göz ucuyla bir kez bakması yeterli, yıllar geçse bile çoğu detayını hatırladığı manzarayı çizebiliyor. Kendi yorumlarını kattığı da oluyor, mesela Sacks’in evini çizdiğinde fazladan bir baca konduruyor, birkaç yıl sonra evin iki yanına ek bölümler çiziyor ama temel aynı, çok büyük değişimler yok ki Stephen dünyayı dolaşıyor yeni manzaralar için, aklındaki milyonlarca kareden tek bir tanesini çıkarıp çizmesi olağanüstü. O da herhangi bir duygu belirtisi göstermiyor başlarda, sonradan kadınlara karşı ilgi duymaya başlayınca giyimine özen gösteriyor, değişiyor yavaş yavaş. Jonathan I. ünlü bir ressam, altmışlı yaşlarında bir kaza geçiriyor ve renkleri “kaybediyor”, dünya onun için siyah ve beyaz arasında gidip geliyor artık. Gözünün parlaklık ayarları da değişiyor biraz, bizim için oldukça büyülü bir günbatımı onun için siyahın üzerindeki korkunç bir beyazlıktan ibaret. “Kirli bir beyaz” diyor gördüğü çoğu şeye, yeni dünya alışılacak gibi değil ama sebat ediyor Jonathan, karakalem resimler yapmaya başlıyor ve uyum sağlıyor nihayet. Greg bu kadar şanslı değil, ellili yaşlarındayken müstakbel eşinin itelemesiyle ameliyat oluyor ve onlarca yıl sonra tekrar görmeye başlıyor ama beynin görmeyle ilgili bölgesi eski ama yeni algıya uyum sağlayamıyor bir türlü, Greg hareketleri, yüzleri, nesneleri çarpık algılıyor, dünya cehenneme dönüyor. Tekrar kör olması bu tür rahatsızlıklarda oldukça etkili olan sosyal etkilerin, psikolojik tutumun da bir sonucu, nihayetinde rahatlıyor Greg, bildiği karanlık dünyaya geri dönüyor. Bir de sonsuza kadar yirmili yaşlarında takılı kalan bir adam var, “Son Hippi” olarak geçiyor, onun hikâyesi de tuhaf ve acı.

Franco Magnani nostaljinin, takıntılı bir şekilde geçmişle uğraşmanın en somut örneğini sunuyor, anlatmadan bir sigara içmeliyim. İçtim, Magnani 1934’te Floransa’nın bir dağ köyünde doğuyor, savaş çıkınca Naziler köyü basıyor, köylüler kaçıyorlar. Geri döndükleri zaman o güzelim köyden geriye hiçbir şeyin kalmadığını görüyorlar, çoğu şehre veya yurt dışına gidiyor. Magnani de aşçı olarak girdiği gemiyle Atlas Okyanusu’nda gidip geliyor. Otuzlu yaşlarına kadar böyle, sonra San Fransisco’ya taşınmaya karar veriyor, yerleştikten sonra ne olduğu anlaşılamayan ağır bir hastalık geçiriyor ve iyileştikten sonra rüyalarındaki manzaraları resmetmeye başlıyor. O güne kadar pek bir şey çizmemiş, bir anda dehasını keşfediyor adam. Çizdiği şey hep aynı, köyü Pontito’dan manzaralar. Köyünün tek bir yapısını, ağacını bile atlamadan çizdikçe çiziyor, işi gücü Pontito’yu çizmek. Eşi de ressam, Magnani’nin tutkusunu anladığı için ses çıkarmıyor, evin işlerini yürütüyor. Tabii bir süre sonra meşhur oluyor Magnani, İtalya’ya çağrılınca çok heyecanlanıyor. Uçağa binmeden bir gün önce Sacks’e telefon ederek çekincelerini bir bir sayıyor. Hayalindeki yeri bulamamaktan korkuyor ki bulamayacak, korkudan ağlayarak biniyor uçağa. Çocukken oturduğu evin yanındaki kiliseye sırtında bir haçla yürümek istiyor, böyle bir planı var ama merasimiydi, karşılamasıydı derken olmuyor, araçla çıkıyorlar köye. Yapılar, yollar, insanlar değişmiş, Magnani korkunç bir yabancılık çekiyor, ta ki ertesi sabah gün doğumunu ve kiliseyi görene dek. Taşlara dokunur dokunmaz bildiği köy gözünde canlanıyor, görüntüler üst üste binse de istediğini görebiliyor. Sacks’e göre Pontito’dan başka hiçbir şey hakkında konuşmadığı için arkadaşlarını kaybeden, kimsenin konuşmaya yanaşmadığı bir adam Magnani, geçmişten bir türlü çıkamıyor çünkü köyünü, çocukluğunu, o dünyayı çok özlüyor. Özlemi öyle bir derecede ki köyün yok olmasından korktuğu zamanları unutamamış, çizdiği kozmik resimlerde Dünya küçücük bir gezegen olarak gözüküyor, Pontito’nun bir detayıysa dev bir yapı olarak uzayda salınıyor öylece. Çok tuhaf resimler bunlar, köy resimleriyse gerçeğe müthiş yakın. Yıllar sonra çekilen fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla Pontito yirmi küsur yıldan sonra hiçbir detayı unutmamış. Gözümden yaş getiren mevzu Magnani’nin annesine verdiği söz. Kadın da köyünü çok seviyor, bir daha köye dönemeyeceğinden korkunca Magnani’nin annesine söylediği: “Onu senin için yeniden yaratacağım.”

Sacks’i bilenler zaten kaçırmasın da bilmeyenler bu kitapla başlayabilirler Sacks okumaya, Karısını Şapka Sanan Adam daha iyi bir tercih ama bu da iyidir.