Özbek’in kısa biyografisi şurada, kitaba dair söylenenler burada: Ragıp Zarakolu’na göre sade, sıradan ve basit kahramanların izinde hüznün, acının, estetiğin kadim coğrafyasını tanıyoruz, Sırrı Süreyya Önder yarım asra sığan tanıklıkları bir hakikat komisyonuna anlatır gibi anlattığını söylüyor Özbek’in, nicedir öyle gerçek bir şey okumamış Önder, Orhan Miroğlu’ysa bir solukta okunacak kıymetli bir kitap olduğunu söylüyor. Söylenenlerin toplamıdır aşağı yukarı, Özbek’in kendi sözleriyle öyküleri Goethe’nin “Tanrı’nın gizemli atölyesi” dediği tarih içinde insanlık macerasına katılmış sade, sıradan, basit ve yoksul insanların yaşamlarından kesitler sunuyor. Yaşam öyküleri değil, baştan sona bir seyir yok, sadece şahitliği kadar, anlattığı bazı insanların yakınları hayatta olduklarından herhangi bir alınganlığa meydan vermemek için isimleri değiştirmek zorunda kalmış. Aralarından en ilginçlerini seçeyim, ilki Demıro, “anası ölmüş”. Teşekkür ederken bile hüzünlü: “Demır qörbana vebe, Demır desté ve ramise, qösire Demır méze nekın.” (Demır size kurban olsun, Demır sizin ellerinizden öpsün, Demır’ın kusuruna bakmayın.) Kısa boy, yaz kış şalvar, yemeni, saati soruyor da cebine inen kösteğin ucunda saat olup olmadığını kimse bilmiyor. Cızlaved marka siyah çizmelerden giyiyor, zamanında Mıstefayı Bendık çarşıdaki ayakkabı dükkânında seri üretime başlamış da öyle. Okuma yazma bilmiyor, Türkçeyi doğru düzgün konuşamıyor ama çığırtkanlık onda, adliyeden veya belediyeden verilen Türkçe metinleri Kürtçeye çevirtiyor, yayıyor. Kâhta’nın yetmiş yıl önceki haline değiniyor arada Özbek, aslında Adıyaman’ın sosyal tarihinin bir parçasını çıkarıyor, örneğin Kâhta’nın çarşısındaki berberlerden bahsediyor. Kasaba ve köylerde sünnetçilik yapıyorlar, ağrıyan dişleri çekiyorlar, kesikleri ve kurşun yaralarını tımar ediyorlar, çıbanlar için merhem yapıyorlar. Akaryakıt yok Kâhta’da, benzin ve mazot büyük bidonlarla geliyor, telgraf direklerine asılan gaz fenerlerinde bile bu gaz kullanılıyor. Bakkallarda baş ağrısı ve karın ağrısı hapları var, çocuklar için ağrı kesici ve ateş düşürücü. Dükkânların arasında dolanıyor Demıro, ilanları Kürtçe duyuruyor. “Aynı zamanda Kâhta garajında değnekçilik de yapardı Demıro. Garaj dediysem öyle peronları ve yazıhaneleri olan bir yapı anlaşılmasın. Şehre gidecek kamyon ve otobüslerin kalktığı ‘havuz başı’ denilen yerdi burası. Bir çeşme ve kare şeklinde bir havuzdan ibaretti. Havuzun içi, yapıldığı günden beri temizlenmediğinden çamur deryasıydı. Yine de çocuklar yaz sıcaklarında bu havuzun suyuyla serinlerdi.” (s. 15) Mıstefayı Gırbe kasaba çarşısındaki camiyi yaptırmış, öyle zengin biri değil ama Torunlar‘da bahsedilen olay, Kürtlerin “qelfe” dedikleri tehcirden Müslümanlığı kabul ederek kurtulmuş olabilir, adı “Garbo”dan bozmadır belki. Muhabbetler dönermiş oralarda, on gavuru sıraya koyup tüfeğiyle ateş ederek onunu birden öldürmekle övünen adamın tüfeğinden başka nasıl sakınacak Gırbe. Oğlu Mehmet Cantekin 1969’da uzun menzilli bir silahla öldürülmüş, Türkiye Devrimci Gençlik Hareketi’nde yer almış o zamanlar, cenazesi Kâhta’da ağıtlar ve sloganlar eşliğinde toprağa verilmiş. Gırbe’nin dükkânına beyaz perde asılırmış, bir de sinema makinesi, tamam. Belediye reisi, yazlık kıyafetiyle jandarma komutanı, kodamanlar orada. İlk gösterim, Demıro’yla birlikte halk suskun, heyecanlı, kamyon kameraya doğru gelince Demıro ayaklanmış, milleti uyarmış ezilmemek için, ahali çil yavrusu gibi dağılmış.
Dursun Çavış ayrı hikâye. 27 Mayıs’tan sonra bağsız, bağlantısız olarak seçimlere katılır, ortalığı şenlik yerine döndürürmüş. “Türkiye’de müzikli, şenlikli ilk seçim propagandasını Dursun Çavuş yapmıştır dersek sanırım yalan olmaz. Dursun Çavuş’un seçim kampanyasında yaptıklarını gören diğer partiler de, bürolar açmaya, sazlı sözlü toplantılar, tanıtımlar yapmaya başladılar.” (s. 28) Eğlence basbayağı, esnaf yönlendirirmiş dinleyicileri, alkışsa alkış, suskuysa susku. Çiğ köfteler, çaylar. Çavuş bir çıkıyor, memleketi kurtarıyor hemen: Adıyaman’a tütün kıyma bıçağı, civar illere ırgat gitmeyecek artık, kendi tütünlerini işleyecekler, un palükeleri (fabrika), dağdan borularla su, her lülükten (çeşme), memlekette fakir kalmayacak, Adıyaman’a dengiz gelecek, gemi gelecek tabii. Bakıyorlar ki seveni çok, hemen bir miting düzenliyorlar meydanda, Çavuş deve sırtında gelip coşturuyor milleti. Polisler geliyor, şıkır şıkır oynayan Çavuş’u yaka paça götürüyorlar, kılık kıyafet kanununa mugayır giyinmekten ve deveye binmesinden suçlu buluyorlar. Çavuş’a göre deve mübarek hayvan, giydiği kıyafet de hayvana uygun kıyafet, suçlu varsa hayvan! Deveyi hemen satıyor Çavuş, yallah meydana dönüyor. Seçimde sonuç belli, üç veya dört oy ama onca eğlendiler ya, yeter.
Şerbetçi Kadır oraların meyan köküyle yapılan şerbetleriyle meşhur. Kışın geceden haşladığı nohutları dürüm yapıp satmasıyla da biliniyor, yirmi beş kuruşa karnını doyuruyor milletin. Boyam şerbetinin hassosunu yapıyor, Antep’ten şerbet güğümünü de almış sarı metal, tamamdır. Adıyaman’ın şerbet kralı o artık, keyfi yerindeyse maniler düzüyor, Türkçe ve Kürtçe bağırıp milleti etrafına topluyor. Kürtler toplayıp getiriyorlar da sevmiyorlar meyan kökünü, “eşek sidiği” diyor biri, Kadır’la birbirlerine girecekler neredeyse. “‘Allahın Kürdü, ya bekmez şerbeti içer ya lok lok ayran… Başka ne içse kursağına doğınır, boyam şerbetinden ne anlasın?’” (s. 52) Uğraşırlar onunla, verdiği bardakları yere koyarlar, adam sırtındaki güğümle eğilip de alamaz, arkalarından söver sayar, onlar yüzüne sövüp sayarlar, tantana. Öldüğü zaman çok arayacaklarını söyler, başka bir Kadır gelmeyecektir oraya, manilerini söyleyen çıkmayacaktır. Öyle de olmuştur, Allah’tan cennet mekân diler anlatıcı Kadır için. Ling, ling, ling! Şerbette hünnıke, berfe, büze, cemede!
Gavır İmam. Fındıkzade’de bir kahvede çalışıyormuş, o zaman tanışmışlar, anlatıcıya hikâyesini anlattığında yaşlıymış zaten. Çocukluğunda çivileri toplayıp sert bir taşın üzerinde düzeltip kalıpçı ustalarına satarmış yetim öksüz kimsesiz İmam, sonraları foseptik çukuru temizleyiciliği, amelelik, garsonluk, bulaşıkçılık. “Gavır” demişler, neden öyle dediklerini bilmiyor, ailesinde dönek de yokmuş. Bayram geliyor, et vermiyorlar çünkü lakabı. Gavır mahallesine gidiyor Paskalya zamanı, yine bir şey vermiyorlar, İmam çünkü, arada kalmış. Adıyaman’ın bir ilçesinde inşaatta çalışırken tanışmış eşiyle, o zamanlar evliymiş eşi, iki çocuğu da varmış ama tutulmuşlar birbirlerine, kaçmışlar. Zaman geçmiş, kadının ailesinden birinin düğünü, gitmek zorunda kalmışlar. Eski eş gelmiş, İmam’la biraz konuşmak istemiş, kuytuya gittiklerinde emaneti çekecekken İmam, eski eş teşekkür etmiş öyle bir kahpeden kurtardığı için. Geçim zor, kadın boşanıp babasının maaşını almak istemiş, İmam hakimi kandırana kadar kaç takla atmış falan.
“Tosbağa Avcısı” en haso öykü. Avıko kitaptaki en haso insan değildir belki, nice can almıştır ama oranın töresini, kültürünü tam yansıtır. Kurt, ayı postları asılı evinde, meşhur tüfeği yine duvarda, öykünün epigrafi olarak Ehmedé Xanî’den beyit, Avıko’nun duvarına astıklarının sanat olduğu. Yaşarken ve ölüyken. Avıko evlenmiştir gençliğinde, tazılarını yatağında yatırmak istediğinde eşi rest çeker, Avıko geri adım atmaz, avla eş birlikte gitmiyor sonuçta. Anlatıcıya o öğretir avlanmayı, avın geleneğini de. Keklik avlıyorlar diyelim, yavruları görürlerse Avıko uzaklaşıyor, vurduğu av dişi çıktıysa iyileşene kadar bakıp doğaya salıyor yine. Avcı raconu. Tosbağa avcılığı anlatıcının oyunu, Avıko duyulmamasını istediği bir hata yapar da yalvarır anlatıcıya, tüfeğini vermek ister, ne ki anlatıcı kabul etmeyip hatayı herkese anlatır. Eşek sıpası. Madara olur Avıko da yaşlandığının kendi de farkındadır artık, o da gülüp geçer, anlatıcı Malazgirt Ovası’na keklik avına çıktığında ona eşlik etmekten geri kalmaz.
Öyküleşmiş portreler aslında. Bir zamanın, bir toprağın insanları. Okunası.











Cevap yaz