Dimitri Verhulst – Sahip Olmak ve Var Olmak

“Çalışmak özgürleştirir”, “Buradan içeri giren, ümidi geride bıraksın” gibi bir yazı: “Yaşam, hâlâ en büyük ölüm nedenidir”. Bütün kapıların üzerinde asılıymış bu mantra, Malodot’un ilgisini çektiyse kararsızlığındandır. Önce oda arkadaşlarına bakalım, Hubert’in sol kolu felçli, gözleri sevecen, tırnaklarının altındaki kire bakılırsa sık sık toprak eşelemiş. Emanuel en yaşlı ikinci kişi, vücudu yanık izleriyle kaplı, mangal közüne terebentin dökmenin iyi bir fikir olmadığını söylüyor. Didier’in bir gözü, beyninin bir kısmı yok, 9mm Luger mermisi girmiş, orgazm olmaya ramak kalmışken vurulduğu için zamazingosu kalkık, Malodot için ilginç bir deneyim sunuyor ranza arkadaşı. Altta yatacak Malodot, böylece bir sikin ucundaymış gibi hissetmeyecek, gerçi Didier yüzüstü yatıyorsa fena. Ortam hoş, Malodot’u sevinçle karşılıyorlar ve nasıl öldüğünü soruyorlar. Hatırlatmasalar ölü olduğunu hatırlamayacak Malodot, demek yumuşak bir geçiş, tesise bir yaşar gibi girmiş. “Yaşar”, yaşamıyla her gün bütünleştiği için aslında ne büyük bir mucize olduğunu unutmuş, alelade yaşayan kişi. Otomobildeymiş Malodot, eşi Lauralouise yanında, tırnaklarını pis bir turuncuya boyuyormuş, radyoda çalan şarkıyı hatırlıyor Malodot, aptalca buluyor bunu. Hayatı boyunca kaza yapmamış, ilk seferde ölmeyi başarmış, işte bu yüzden güvenlik önlemlerini almalı, mesela emniyet kemeri takmalı ama o seferin, kazanın hiçbir zaman yaşanmayacağını düşünüyor insanlar çünkü “yaşar”lar. Hayvanlar için elbet frene basar Malodot, o kez kaçınma manevrası, ıhlamur ağacına bodoslamadan gümbürt. Merhaba insanlar, siz de benim kadar ölüsünüz. İsterse hayata geri dönebilir Malodot, prensipte mümkün ama rehabilitasyon merkezinde yaşamdan vazgeçirmeye çalışıyorlar çünkü en eski alışkanlık o, insan yaşamaya öyle bir alışıyor ki öldüğünde hemen kurtulamıyor ondan, bir süre eğitim, tedavi görmesi gerekiyor. Kendi rızasıyla vazgeçecek yaşamaktan, yoksa uzunca bir süre orada kalabilir veya toptan bir retle geri dönebilir. Bir ihtimal. Luger’le öldürülen adamın bir Nazi subayın eşiyle seviştiğini düşünebiliriz, zaman önemsizdir, insanlar ne kadardır orada olduklarını bilemeyebilirler. Gece uykularından çığlıklarla uyanabilirler, kimi annesini çağırır, kimi horlar, çoğu kayıtsız bir şekilde uyur ki nimettir, uykularımızın düzgünlüğüne borçluyuz akıl sağlığımızı ve patolojimizi, yoksa her şey daha kötü olurdu. Orada sigara bulmak zor, ölenlerin üzerinde sigara varsa tamam, hele savaşta ölenler baş tacı, üstleri başları sigara. Ağızları başka bir yerde olabilir bombayla öldülerse, gidip tesisin öbür ucundaki elinden almak gerekir sigarayı. Malodot’un konuştuğu “Mersi Bibi” diyen kadın, Albertine miydi, Cezayir’de mi, bir yerde özgürlüğü için savaşırken o kadar kötü şey yaşamıştır ki, muhtemelen ölümü tamamlandığında ne olacağını da merak etmez, orada olabildiğince uzun zaman geçirmek ister. Malodot’un kafasında ezik varmış bu arada, içbükey bir kafa herhalde. “‘Küçük bir ezik. O kadar fena değil. Kendilerini bir tanrı adına süpermarkette havaya uçuran o sümüklü veletler çok daha kötü görünüyor. Onlarla konuşmak gerçekten zor, çünkü odanın her yerine dağılmış durumdalar. Hayır, sen çok alımlısın Willy.’” (s. 16) Buradan bir aşk doğacak, sonraya. Küçük çocuklar var sırılsıklam, yanlarında anneleri ve babaları, kıyıya vurmuşlar veya vurmamışlar, göçmen teknelerini kurtarıcıları olarak görenler. Bir sağlık görevlisi Lauralouis’in kalbini çalıştırmaya çalışıyor bilmem kaç wattlık aletle, o sıra Malodot keyfine bakıyor, haksızlık. Kadının da orada olabileceğini düşününce hafiften delirir gibi oluyor, buluşabilirler mi? Her odanın yanında küçük bir bahçe, sonra başka bir oda, sonsuza uzanan yapıda çok zor. Yüz yirmi iki bin insan geliyor oraya her gün, sırf açlıktan ölenler bu kadar, başka ne sebeplerle kalabalıkları yığıyorlar ve yaşamdan vazgeçirmeye çalışıyorlar. Nezaretçi işini yapıyor, Danışman vazgeçirmeye çalışarak ayın elemanı olmaya çalışıyor, yaşamdan vazgeçirdiği her insan için prim alıyor mudur? Elbette ölüm yiyorlar orada, kurtçuklar ve sinekler, leşler, yılanlar, karga var menüde, aslında çağrışım alanıyla sınırlı bir menüdür önlerine gelen. Sinek yumurtası yiyen birinin osuruk kokusunu solumak nasıl bir şey? Danışman: “‘Sokaklar, eroini çok seven insanlarla dolu. Kendilerini böyle kandırırlar. Şu anda sizin sorununuz, hâlâ hayatın norm olduğuna ikna olmuş olmanız. Hayatın tamamen normal olduğuna. Tıpkı her gün dört kadeh şarap içen ve bunun anormal bir şey olmadığını düşünen biri gibi.’” (s. 27) Yettiğini düşünenler bileti hemen alabilirler ama sahip olduklarını düşündükleri yaşamı yeterince kullanmayınca, sahipliğin hakkını vermediğini düşünenler var olmak için biraz daha uzatmak istiyorlar süreyi, biraz daha uzun süre tutmak elinde hayatı, var olmanın sadece hayatla mümkün olduğunu sanmak. Bildikleri uzamdan bilmedikleri bir rehabilitasyon merkezine geçtiler, gidecekleri yer daha kötü de olabilir, alıştıkları yaşamdan niye vazgeçsinler? Hayır yaşam kayıtsız, Einstein yanılıyordu, zaman kayıtsız, dolayısıyla ilgiye karşılık vermeyecek, yaşamı sevdiklerini söyleyenlerse zaten müzmin bağımlı. Tedaviyi bırakırlarsa tekrar doğacaklar ve hayatlarını baştan yaşayacaklar, ölmelerine yol açan her neyse onu tekrar yaşamak zorunda değiller, küçük bir değişim her şeyi değiştirir ama uzun süre sigara içen biri için zordur değişim, Danışman “ölümcül sigara” diyor da süreğen eylemin başına dönmek gerekiyor, semptomları ortaya çıkarak etkenlerin doğuşuna, genetiği düşünürsek yaşamın başına. Bir tür hastalıktan mustarip herkes aşağı yukarı aynı yaşamı yaşayacak. Albertine geri dönse 1967 yılında ölecek mesela, Malodot’yla hiçbir zaman beraber olamayacaklar çünkü daha doğmamış olacak Malodot, ancak orada beraber olabilirler, ancak orada çocukları olabilir. Lauralouis’in ölü olma ihtimali korkutucu gelecek artık, aldatıldığını öğrense ölü eşini daha nasıl öldürebilirdi ve ne biçim iş, ölmeyi bekleyenlerin çocuk sahibi olmaları bir yaşamı değil de ölümü mü doğuruyor, orada doğacak çocuk sonsuza kadar orada kalmaya mahkum mu, hiç büyümemeye?

İnsanlarla birlikte hikâyeler çoğalıyor, Malodot dünyanın yeterli bir örneklemiyle çevriliyor. Dini liderler mesela, rehabilitasyon esnasında oyun oynarlarken kriz geçirebiliyorlar, şansına güvenen veya güvenmeyen için en ideal sınama yerindeler. Cennetteki yerlerini kazanmak için cinsellikten vazgeçen insanlar. Ne kayıp. “Totaliter devletin askerleri” Emanuel’e göre, kadınların baskı altına alınması için neler yaptılar, gerekli gördüklerinde bütün dünyayı ateşe verdiler. Bir başkası baraka kamplarında yaşıyormuş, işedikleri suyla yıkanıyorlarmış, dünyanın en zengin insanı yanında oturuyor olabilir. “Var olmamada, eşitlik hayat bulur.” (s. 44) Dünya üzerindeki varlık söz konusu, biri diğerinin katiliyse hatırlıyorlar ama bu senaryo yer almıyor hikâyede. Mohammad var, Tahranlı Çöl Vampiri olarak biliniyor, altmıştan fazla çocuğu hayvan avlama bahanesiyle çöle götürmüş, bayıltmış, tecavüz edip öldürmüş. İlerleyen bölümlerde aynı hikâyeyi aynı biçimde anlattığını göreceğiz, oraya ilk gelişi olmadığını bilmeyecek. Acaba Malodot’un da ilk gelişi olmayabilir mi, öğrenmek hiçbir işine yaramayacak. Doğayı sevip sevmediği, herhangi bir takıntısının olup olmadığı, kim bilir, Michelin yıldızlı bir şef daha fazla takdir kazanmakla ilgili takıntılı arzusundan bahsediyor, mutlu olmayı unutmuş. Bir gitarist müziğe olan büyük tutkusunu yeteneksizlerin kazandığı ünden ötürü hayal kırıklığına dönüştürmüş, yeteneğiyle mutlu olmayı unutmuş. Bir ömürlük misafir bu yetenek, bir karşılığı olduğu düşünülüyor, yetenekle üne ve paraya kavuşacaklarını düşünüyor bu insanlar da bir odada sessiz sedasız oturmanın olasılığından mideleri bulanıyor. Elbet sorumluluk taşıyorlar, kendilerine karşı, ola ki suçluluk hissederler, biri çıkıp onların adına kendini çarmıha gerdirebilir ve bütün hesapları kapatabilir, o kadar kolay. Bir saatliğine gerçekten bir şeylerden sorumlu olduğu bir hayatı sürse Malodot, seanslardan birinde bunu yapacak, sonra Danışman bir başka teste sokacak, yaşam testi, 1989’daki kimya sınavı. O sınavdan geçmeli Malodot, konservatuvara gidemeyecek yoksa, dersten geçmek içinse kimya öğretmeni Bayan Bommelmans’ın götüne parmağını sokması ve her köklediğinde bir alkali metalin adını haykırması gerekiyor, sonra kadının içine fışkırdığını geri emecek. Sübyancılık çağlardır vardı, zincirin bir halkası Malodot, üstelik bunu baştan yaşamak istiyor! Dönüyor da, bir şekilde tekrar deneyecek. Sonucunu göremiyoruz, sadece her şeyin nasıl başladığını, sıfır noktasını bileceğiz. Malodot’un varlığını anlamak için o ıhlamur ağacının kaç yaşında olduğunu bilmek de lazım da sadece yola çıkmadan öncesi çözüyor hikâyeyi.

İyi roman, denk gelenin elinden öper.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!