Ceyhun İrgil & Naci Dinçer – Ömrüm: Cem Karaca’nın Almanya’daki Sürgün Yılları

İbrahim Hızlı’nın tanıklığı da en az Meral Karaören’inki kadar değerli ama asıl konu “Ömrüm”, Karaca’nın Almanya’daki yoldaşı. Pek çok yoldaşının arasında Karaca için en büyük fedakârlıkları yapan Karaören hiçbir pişmanlığının olmadığını söylüyor, her şey gönülden olunca anıların kıymetinden başka bir şey kalmıyor geriye onun için. Fethiye’de babadan kalan toprakları satıp Almanya’da müzik mağazası açması, Karaca’yı türlü yollarla finanse etmesi, ayrılmalarının ardından yıllarca borç ödemesi, bunlar değinilip geçilen şeyler. Türkiye’ye döndükten sonra borçlarını ödeyeceğini defalarca söylemiş Karaca, işleri güçleri yoluna girince tamam. Almanya’da çektiği krediyse duracak öyle, bir daha Almanya’ya gidemeyecek Karaca, borçluluk bilgisi merkezde zaman içinde “kayboluyor” ama gümrüktür, pasaport işleridir, oralarda var. Hızlı’nın anlattığı bölümlerde var bu kredi meselesi, Karaören daha derin bir yerden konuşuyor, ölmeden önce bazı gerçekleri anlatmak, Karaca’nın Almanya yıllarındaki dedikodu ve algılara son vermek için. Pişmanlığı yok, kırgınlığı var: 1987’den ölümüne kadar Karaören’i yok saymış, bir iki anıştırma dışında onun hakkında hiçbir şey söylememiş Karaca. “‘Yıllarca bunu neden yaptı, diye düşündüm. Oysa her zaman iyi bir diyaloğumuz oldu. Cem yaşadığı sürece onu incitmemek için sustum. Sanırım o da beni korumak için beni yok saydı. Adımın gündeme gelmesini istemedi ama yaşanan büyük aşkın ve bu aşk için yapılan onca fedakârlık ve çabanın unutulmasına, bilinmemesine gönlüm razı olmadı, bu nedenle anlatıyorum.’ diye açıklıyor.” (s. 9) Hızlı’nın anlattıklarının bir kısmı alınabilmiş kitaba, ne yazık ki görüşme yapıldıktan iki hafta sonra vefat etmiş, sözünü tutup Karaca’dan kalan bir bavul dolusu belgeyi de gönderememiş Hızlı, yoksa iddialara cevap verecek, ispatlayacak muhataplarla birlikte mesele dallanıp budaklanacakmış belli ki. Üzücü. İyi bir araştırma tabii, İrgil’le Dinçer karanlıkta kalan yılları iyi bir aydınlatmışlar. Tohum şu: “Cem Karaca’nın yaşadığı haksızlıklar, suçlamalar, aşklar, zorluklar ve sürgün yaşamı, sıradan bir yüreğin kaldırabileceği bir yük değil. Dünyanın ve ülkenin en karmaşık yıllarında Cem’den sınırsız bir tutarlılık beklemek haksızlık olur. Cem de birçok insan gibi koşullara göre şekillenen, değişen veya dönüşümler geçiren bir kişilik olarak görülüyor.” (s. 9) Kronolojik gelişmeleri almayacağım, dileyen on dakikada zaman haritasını çıkarabilir, ilginç olaylara, fikirlere değineceğim sadece.

1979’da tanışıyorlar, asıl ilişkileri 12 Eylül’den sonra başlıyor. Münih’e göçmen işçi olarak gelmiş Karaören, öncesinde Fethiye’de yaşadıklarıyla birlikte düşününce hikâyesinin başladığı bölümün adı çok yerinde, tam bir “Kadının Adı Yok” hikâyesi. Karaca “Almanya’daki yoldaşım”dan başka bir şey demiyor ülkeye döndükten sonra, oysa o meşhur şarkılarının kaçını Karaören için yazmış, öğrenince şaşırıyor insan. Neyse, Karaören konser organizatörlüğü yapmaya başlıyor, Münih Halkçı Devrimci Birliği Derneği bünyesinde Selda Bağcan’la Zülfü Livaneli konserini ayarlıyor, 1978’de ilk konser. 1979’da da Cem Karaca ve Selda Bağcan geliyorlar, konser 1 Mayıs’ta. Cem Karaca’nın fotoğrafları var eylemden, bir elinde alışveriş torbası, diğer elinde megafon mu neyse, ilgiye karşılık verip konuşma yapıyor, Almanca “Yaşasın Büyük Enternasyonal Dayanışma!” diye haykırıyor. Hürriyet ve Tercüman hemen haber yapıyorlar “Cem Karaca ve Selda Bağcan Türkiye karşıtı bir yürüyüşe katıldı” diye, 12 Eylül de üzerine gelince eyvah. Cem Karaca’ya haber ediyorlar durumu, işkenceler, hapis, şu bu derken dönmek için verilenden başka ek süre istiyor, cunta süreyi veriyor da Karaca dönmeyince vatandaşlıktan çıkarılıyor. Bağcan yıllar boyunca uğraşıyor, hapis yatıyor, üç kez mahkemeye çıkıyor, tam eziyet. Olaylar bu kadar alevlenmemişken Karaca’nın hayatı zaten çalkantılı, Karaören’e evliliğinin bittiğinden, boşanacağından bahsediyor ama öyle değil o, bitecek gibi görünmüyor evlilik, kaç celse görüyor belli değil. Kâğıt üzerinde kalmış bir evliliği var Karaören’in de, oğluyla ilgili ne yapacağını tam bilemiyor, iki acılı insan birbirlerini buluyorlar yani. Toto Karaca gelip gidiyor sürekli, 12 Eylül’den sonra uzun süreliğine gelecek de oğluyla birlikte sahnelere çıkıp oyunculuk yapacak. Patlıcan tarlasından da bahsetmeli, Karaören’le Karaca işler cortlamadan önce Fethiye’ye geliyorlar, bugün Alesta Beach’in olduğu yeri satın alıyorlar, birlikte yaşayacakları evi inşa ediyorlar hayallerinde. Fethiye’nin yerlilerinden Karaörenler, Meral Karaören’in babası Mustafa Karaören’in adı merkezî bir caddede yaşıyor bugün, ayrıca Müftülük ve Fethiye Hamidiye Camisi’nin yer aldığı arsa da bir zamanlar onunmuş. Almanya’ya gidince hemen Almanca kurslarına başlamış Karaören, geçinmek zormuş ama didinmiş, başarmış bir yerden sonra, bankadaki işle birlikte tutunmuş. Severmiş müziği, sanatçılarla birlikte vakit geçirmeyi, Karaca kulağına “Odam Kireç Tutmuyor”u söyleyince bir gün, sevda gerisi. Birlikte Erkan Oğur’u, Fuat Saka’yı, Erkin Koray’ı dinlemeye giderlermiş, caz kulüplerinden çıkmazlarmış, zaten müzik mağazasında da içli dışlılar camiayla. Karaören’in sunduğu maddi imkânlara değinmek istemiyorum, merak edenin elinden öper de Karaca’ya sağlam bir araba aldığını söyleyeyim sadece.

Kırılma anları, Darbe, Karaca’nın birlikte olduğu kadınlar, ayrılık. Fraksiyonel sol akımlara ilgi duyuyormuş 1970’lerin sonunda Karaca, Mao ve Enver Hoca çizgisine yakınmış, sonra Ecevit’e yakınlık duymaya başlamış, CHP’li olmuş, memlekete döndükten sonra da Özal’la birlikte liberal dünya görüşü, liberal-muhafazakâr çizgi. Çok acayip anılar var kitapta, birini alayım: Karaca vatan hasretiyle yanıp tutuşurken Yunan Adaları’na gelip Türk kıyılarına bakarmış sık sık, hasret giderirmiş. Geldikleri bir sefer Karaören sormuş soruşturmuş, Mikis Theodorakis’in izini bulmuş, buluşma ayarlamış hemen. Karaca’yla Theodorakis iyi anlaşmışlar, sohbet muhabbet, Karaca Maocu olduğunu söyleyince ortam kararmış bir anda, apar topar çıkmışlar oradan. İngilizce konuşmuş ikisi, Karaören anlayamadığı için detay veremiyor ama beş dakikada kopmuş ipler, ne konuştularsa artık. Livaneli duymuş bu olayı, hemen Karaören’e rica edip Theodorakis’le bir görüşme ayarlatmış. Gerisini biliyoruz. Karaca’nın ülkeye dönmesini sağlayan koşulların nasıl oluştuğu da okurun elinden öper, bu konuyla ilgili de Karaca’nın son derece pragmatik olduğunu diyeyim bir. Karaören’in kalbini kırma pahasına yapmıştır ne yaptıysa, farkındadır, defalarca özür diler hatta birlikte olduğu kadını Karaören’le görüştürür de özrünü aracıyla tekrar bildirir, öyle de garip olaylar. Bitmiştir artık, Karaca ülkeye döner, Karaören Almanya’da kalır. Yıllar içinde konuşmuşlardır tabii, iletişim kesilmemiştir ama belli bir dönemin, atmosferin doğurduğu ilişkiden de pek bir şey kalmamıştır geriye. Şarkılarla borç senetleri işte. Davayı satma olayı, eh, Karaca’nın boyun eğip el öptüğü haberi yayılır, “dönek” derler Karaca’ya, Ahmet Kaya insanın sanatıyla yaşamının birbirini tutması gerektiğini söyler, biraz daha mütevazı olması gerektiğini dile getirir Karaca’nın, kısa bir atışmadan kaç zaman sonraysa basına birlikte poz verirler de buzları eritirler. Arif Sağ’ın dediği, Karaca’nın verdiği cevabın bir kısmının Tuncer Bakırhan’ın Barış Süreci’yle ilgili sorulardan birine verdiği cevapla birebir aynı olması da ilginç: “‘Behice Boran’la mı görüşecektim, yoksa Çavuşesku’yla mı? Türkiye’ye dönmek istiyordum, Romanya’ya değil. Mesela sevgili dostum Arif Sağ, ‘Bir gün sosyal demokratlar olarak başa gelecektik. O zaman dönseydin,’ dedi. Arif Usta’nın bağlama çalması önünde saygıyla eğilirim, ama bu sözlerin karşısında lafım yok. Memleketini özleyen benim! Sen Boğaz’a karşı balığını yiyorsun, rakını içiyorsun. Eşinle, dostunla sazını çalıyorsun. Ben hasretten geberiyorum!’” (s. 85)

Daha da bir dünya mevzu, Werner Herzog’undan Barış Manço’suna bir dünya isim. Meraklısı kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!