Aydın Boysan – Doyulmaz Dünyamıza

Aydın Boysan doksan iki yaşında, bir metni yazıp bitirmenin coşkusunu yaşıyor önsözde. Kırk küsur kitap, çoğu yaşlılık zamanlarının eseri. Yaşlılık aşağılama anlamını ne zaman kazandı, ölüm suç gibi görülüyor resmen, korkulacak bir şeymiş gibi, yaşlılıksa yaşlılık işte. Durmadan üretmek gerekiyormuş da yaşlananlar üretemiyormuş gibi, kusur, oysa insan yaşlanınca ne yaparsa onu yapmalı. Anneannem yaşlılığı boyunca salonun penceresinin önünde oturup gelene geçene baktı, Bağdat Caddesi’nin o bölgesindeki insanları bin kez izledi belki. Perec çıkar anneannemden, herkesi, her şeyi yazabilirdi, saati geldi mi oturup saati gelince kalkana kadar kaydederdi bütün hayatı. Anılara dalmasına gerek yok, güncelin ümüğünü sıkardı, tamam. Boysan zaman zaman dalıyor geçmişe, Kumkapı’yı, Samatya’yı, Beyoğlu’nu anlatıyor, çok hoş. Kumkapı’dan Tepebaşı’na tramvayla marş, oyundur filmdir görülecek şeyler görüldükten sonra piiz, çakır kafayla tabanvay çünkü bayır aşağıdır dönüş, köprüye doğru kıvrılır yol, ardından ev. Bir anlatısında aynı yoldan dönüyor Ahmet Rasim, çok genç o dönem, yanında bir arkadaşı ve takılacakları iki kadın. Kadınlardan biri Tevfik Fikret’ten beyit okuyor ezberinden, Rasim şaşırıyor ve şaşırmıyor, o zamanlar şiir, edebiyat boş zaman uğraşıymış, gazete okur gibi şiir okurmuş insanlar. Neyse, bu iki olayın, Boysan’la Rasim’in arasında kaç yıl vardır, altmış desek o dönüşlerin hiç değişmediğini söyleyebiliriz: keyif doludur, görülecek olan görülmüştür veya görülecektir, biraz yorgunluk da vardır tabii, gençlikte hissedilirse. Boysan yaşlılığında da hissetmiyor bence, anlatmakla ilgili acayip bir iştahı var. Anlattıkları, eh, sorun var orada, meyhane muhabbetinden hikmet çıkarma konusunda üstüne yok ama o muhabbetten ne kadar hikmet çıkarsa işte. Fıkraları, İngiliz usulü ironik mizahı çok sevdiğini anlatıyordu bir kitabında, akıl işleten mizah ona göre en iyisi. Kısacık fıkralar için bir bölüm ayırması, fıkrayı sona koyup ona gelesiye açıklamalara girişmesi bir örüntü oluşturuyor yazılarında, formül çok belirgin. Her zaman uygulamıyor Boysan, yine de yazı oraya varacak diye sıkabiliriz içimizi, mümkün. Yazının oraya varması ve içimizi sıkmamız. Bektaşi var, zürafanın boynunu görünce o boyunla ne güzel içilebileceğini söylemiş misal, bunun berisinde içme usulleri yer alıyor. O fıkra gelecek ama, vecizeler patlayacak. Japonlar herkesle çay içilemeyeceğini söylemişler, dostlukla ilgili yazıya kat, Malraux kadınların bir şeylerini yorumlamış, kadınlarla ilgili yazıya kat, aralara serp, tamam. Einstein’ın göreliliğin yaşama yansımaması, doğrudan deneyimlenememesi bir arıza Boysan için de, nasıl yansımıyor, gözlemci olarak buradaysak -hola Emirhan- konumumuzun, bilişsel yapımızın şeyleri nasıl lüplettiği önemsiz mi diğer insanlarla ilişkilerimizde, ilginç. Yaşlanmayı geciktirmek, yaşlılığı geciktirmek, boş hayallere kapılmamak gerektiğini söylüyor Boysan, tam olarak neyi kastettiğini anlamak zor ama bilimsel gelişmelerin halka inemediğinden bahsettiğini düşünürsek tamam, oysa bağlama oturmuyor bu da, kısaca şunu demek istiyor: insanlar ey, “yaşlanmanın yavaşlatılacağı gibi ham hayaller insan kafalarına giremez, hayallere dalıp gerçeklerden kopmayalım”. Boysan’ın kendi gerçekliğinden yani, göreliliğin sonucu. Konu zamanın esnekliği aslında, zamanın neresi esnek, mekân-zaman-hareket üçlüsünden biri yoksa hiçbiri yok Boysan’a göre, mevzu bambaşka yerlere gidiyor buradan. Rakı masası muhabbetleri işte, muhtemelen sohbeti pek sevilirdi Boysan’ın, yazı olarak karşımıza çıkınca biraz burun kıvırabiliriz ki hakkımızdır. Gerçi rakı masasında da burun kıvırabiliriz, en azından beni bayardı ondan bundan vecizeli muhabbetler. Biri girecek oradan, “Abi dünün hayali bugünün gerçeği değil mi?” diye, zottirik tartışmalarını dinleyeceğiz falan, öfff. Geçmişin acayip hızlı geçtiğine dair itirazımı da dile getireyim, valla o kadar yavaş geçti ki düşünürken kusacağım neredeyse. Berbat bir şey, kafamda güzel anlara gidiyorum, acayip uzun, kötü anlara gidiyorum, o da acayip uzun. Hiç öyle hayıflanamıyorum çünkü çok yoruldum yaşarken, her şeyi kasıtlı olarak kaydetmeye çalışmadan her şey kaydedildi ve çoğu unutuldu. Aslında güzel bir şey, bu yazıları ileride dönüp bakarım, unuttuklarımı hatırlarım diye yazmaya başlamıştım on beş yıl önce, ne kitaplar aklımda kalıyor ne unuttuklarıma dönüp bakıyorum. Biri bir kitabı sorduğu zaman okumadığımı söylüyorum, okumuşum meğer, hiç bozmuyorum. Dertlenecek bir hız yok ortada, verilerin saklanması başarıyla sonuçlanmıyor, benim için oluşun iyisi budur. Böyle olmalı. Boşluklar var geride, elbet bir şeyler oldu ama hafıza muhafaza etmiyor. Süper olay. Gevezelik, aman.

Boysan’ın değindiği belli başlı konular var kitaplarında, mimari mesela, Boysan memleketin önemli mimarlarından biri. “Eski yüzyılların tuğla ve doğal taş mimarlık çehrelerini yeni yapılan betonarme iskelet binalarda tekrarlama girişimi, en yumuşak ve çekingen bir değerlendirme hükmü ile dahi vahim bir yanlışlık olur.” (s. 45) Cengiz Bektaş’ın Koruma Onarım‘da ayrıntılarıyla anlattığı mesele. Arkadaşlar zaten, Boysan da mimarinin “modern” dokunuşlarla cortlatılmasından şikayetçi, hele İstanbul’un başına gelenlere çok üzülüyor. Şu alıntıyı da bırakayım: “Toplum içi ilişkilerimizin en değerli yanları sislenmekteyken, bina cephe mimarisi görüntüleri ile tarihimize saygı gösterisi yapmak artık çadır tiyatrolarında bile seyredilemez oyunlardır.” (s. 49) Bir İstanbul manzarası atıyor ortaya Boysan, okurken izliyor insan aynı zamanda. Kumkapılılara çağrısı da olmuş, eğer o güzel ortamı hatırlayan birileri kaldıysa hemen bir şişeyle kapısına geleceğini söylüyor, bir şekilde haber göndermelerini istiyor onlardan. Bakalım şimdi 1920’lerin İstanbul’una: taşıt olarak tramvay ve tren var, at ve eşekler ayrı parantezde. Boysan’ın yaşadığı yer Samatya Narlıkapı Çıkmazı İstanbul’un en ilginç mekânlarından biriymiş, eni çok dar, boyu yüz metre neredeyse, arkasından trenler geçiyor. Araya sivri parmaklıklar dikilmiş ama haşarı çocuklar aşarmış oralardan. “Aksaray’daki Pertevniyal Lisesi orta kısım öğrencisi olduğum yıllarda okuluma Yedikule-Sirkeci tramvayı ile gidip gelirdim. Pasolu öğrenci için bilet parası 2 kuruş idi.” (s. 104) Çok ucuzmuş o yıllarda ulaşım, şehir şimdiye göre elbet daha küçüktü ama bir uçtan bir uca tek vasıtayla gidilebiliyormuş tramvay vasıtasıyla, bugün de az gidilmiyor ama ulaşım deli pahalı. Niyazi Bey diye birinin kahraman olduğunu hatırlıyor Boysan, Şişhane yokuşunda freni bozulan tramvay aşağı doğru hızla kaymaya başladığında kaputunu hemen çıkarıp tramvayın tekerleklerine sardırmış da tramvay dolusu insanın Haliç’e uçmasını önlemiş. Tramvay ağları sağlammış o zamanlar, birinci mevkisi, ikinci mevkisi, renkliymiş. Vapurlar çokmuş, tramvaydan sonra en çok bu kullanılırmış. Beyoğlu’na “çıkarken” babalarının kravatlarını alırlarmış gençler, düzgün kılıklı ve düzgün davranışlı insanlar varmış caddede. Şehir Tiyatroları: Ertuğrul Muhsin Bey’i Kral Lear rolüyle hatırlıyor Boysan, Bedia Muvahhit ve Cahide Sonku da Lear’ın kızları. Taksim Stadı yok artık, beleşçileri kovalayan polisler yok, Talimhane denen yer büyük binalar yığını artık. “İstanbul’da benim gibi 1921 yılında doğmuş, yaşamış ve yaşlanmış birisi olmanın ruhsal yaraları zaman geçtikçe daha zor sırtlanıyor ne yazık ki!..” (s. 107) Eminönü Halkevi’nde edebiyat ve bilim kitapları okurlarmış, Yedikule Narlıkapı Tiyatrosu’nda oyunlar, “İstanbul Amca” pek şıkmış. Pertevniyal de öyle, hocalara dikiz: Nurullah Ataç, Reşat Ekrem Koçu, İhsan Kongar, Mesut Cemil. Öyle bir çeşitlilikle karşılaşınca çocukken, okulundan mahallesine, kaybolanların acısı artıyor. Hıristiyan komşularla ilişkilerini de anlatıyor Boysan, piyano akortçusu Fesulyacıyan Bey, kızı Suzi, kuyumcu Sahak Efendi derken bir mahalle anılarda tekrar yaşıyor. Herhalde kitabın en güzel yerleridir bu anıların yer aldığı bölümler.

Denk gelen.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!