Alberto’nun en olmayacak şeyleri yapmasını, hani aptallık derecesindeki hatalarını düşününce ikilem daha açık: celladına boynunu er geç, isteyerek uzatma arzusu. Bu arzunun yarattığı tehlikeyi elbet göz ardı edecek biri değil Alberto, kızı Joyce’un başına gelebilecekleri düşününce en azından kızını Paris’e gönderebilir, kendisi ülkesinde bir kaçak olarak yaşayabilirdi. Çözemediği, çözülemeyen bir çelişki, belki de hiçbir şey olmayacak da geçebilecek sınırı, belki de en kötüsünü yaşayacak. Maspero’nun tercihi iyi, deşmiyor karakterinin zihnini, anlatıcı anılara süzülüyor da Alberto’nun Marsilya’da geçen çocukluğuna, ergenliğine uzanıyor, Batı kültürüyle ilişkisini gözler önüne seriyor sadece, gerisini okura bırakıyor. Düğümle baş başayız yani, adamımız onca beklemiş, tehlikeyi sezmiş ama işlerin yolunda gideceğini umuyor, belki de gitmeyeceğini, sonunun kendi ülkesinde gelmesini istiyorsa eski dostlarını, kızını tehlikeye atmayabilirdi. Muamma. İşaretler ortada, her gün telefonla aranıyor, karşıdan soluk sesi ve cızırtılar geliyor, belli ki izlendiğini anlasın istiyorlar, başkentte birileri onun orada, Kara Kumsal’da saklandığını biliyor. Shokörlerin dilini konuştuğuna göre muhtemelen kendi de Shokör, Joyce’un annesi Sylvie gibi Fransız olsa diplomatik temaslarla oradan kurtulması çok kolay. Hayali bir ülke, Marsilya’ya ulaşımı kolay olduğu ve kara sınırı bulunduğuna göre Fransa’ya komşu ve denize kıyısı var, zamanında komünist rejimle yönetilmiş, sonra “özgürleşmiş” ama hızla düşen ekonomik göstergelerin etkisiyle diktatörlüğe dönmüş, Alberto’nun arkadaşı Sider gibi aydınların kitleleri sürüklemesiyle birlikte demokrasiye kavuşmuş. Gazetede gördüğü haberle birlikte öngörüsünün doğru çıktığını anlıyor Alberto, bir halk demokrasiye ya hemen uyum sağlar ya da hiçbir zaman uyum sağlamaz. Sider rejimin zamanla yerleşeceğini düşünenlerdendi, öldürüldü, gazete haberi bu. Artık eskinin muhalefeti otoriter, Kara Kumsal’daki okulun öğretmeni duvarlara asmak için yeni diktatörün fotoğrafının gönderilmesine şaşırmayacağını söylüyor. En azından Joyce’u Fransa’ya göndermesini de söylüyor Alberto’ya, alttan alta aslında tehlikede olduklarını söylüyor da Alberto’nun ataleti kırılmıyor bir türlü, Joyce’un okulda zorbalığa uğradığını söylemesine rağmen. Çocuklar Shokör olduğu için uğraşıyorlar çocukla, annesinin orospu bir Fransız olduğunu haykırıyorlar, tartaklıyorlar çocuğu, bir dünya eziyet. Halka dair bilgi vermeli: “Ülkedeki herkes gibi köylüler de Shokörleri sevmezdi. Onlara güvenmiyorlardı. Shokörlerin her şeylerine kuşkuyla bakıyorlardı: dilleri, saklanacak sırları varmış gibi evlerini duvarla çevirmeleri, çok sayıdaki çocukları, bitip tükenmek bilmeyen çalışmaları, ticarete katkıları, başka ülkelere ve denizaşırı ülkelere gidenlerin gönderdikleri paralar ve özellikle de komşu ülkelerle (burada halkın çoğunluğunu oluşturuyorlardı) ilişkileri. Tıpkı ülkedeki tüm insanlar için olduğu gibi, köylüler için de Shokörler istenmeyen kişilerdi. Buna karşılık Shokörler, hep bu topraklarda yaşadıklarını ve bu topraklarda yaşamaya devam edeceklerini söylüyorlardı.” (s. 11) Çok tanıdık. Neyse, başta okula gitmekte isteksiz Joyce, zamanla Shokörlerden gördüğü sessiz destek ve öğretmeninin itelemesiyle mücadele ediyor, kendini kabul ettiriyor, uzaktan küfredenleri bile kendine hayran bırakıyor. Zeki bir çocuk, dersleri çok iyi, Alberto’ya kalıp direnme gücü verdiği bile söylenebilir. Keşke vermeseydi tabii, Alberto kızının direncini kendine yontmasaydı. Mektupların geç geldiğini de anlıyor zamanla, birkaçı kayboluyor, Sylvie’nin Paris’teki temaslarını anlattığı mektuplar başlı başına tehlike oluştururken çok rahat Alberto, kendini unutturduğunu, devletin artık önemsemeyeceği kadar küçüldüğünü söylüyor ama yanılıyor. Gururdandır, “ulusal yazar” dediği yazarın -söylencelerle bir arada duran halkın hikâyesini kurgulamış, romanlarıyla dünya çapında tanınmış, daha da önemlisi halkına bir kimlik icat etmiştir bu adam, bir ülkenin düşünsel temellerini atmıştır adeta- büyük saygı duyduğu, ülke için yaptıkları dilden dile dolaşan biridir hâlâ, unutulmuşluğu yoktur, sadece felaketin kıyısında dolanmanın yaşamını kurtaracağını düşünür belki. İlk bölümde Kara Kumsal’daki yaşantısını görürüz, gündelik yaşamının sıkıntılarını, özellikle Sylvie’den müjdeli haberi beklemenin usancıyla dolu. Geçmişini öğreniriz, Marsilya’da okurken Fransız kültürünü nasıl lüplettiğini, konsolos babasının vatandaşlarını mülteci olarak kabul ederken ince eleyip sık dokumasını görürüz, tam bir sömürge aydınına dönüşür Alberto da memleketinin bağımsızlığını gözetir, Batı uygarlığından ülkesinin de nasibini almasını ister. Tam tersi de geçerli, ulusal yazarın metinlerini Fransızcaya çevirerek dünyaca tanınmasını Alberto sağlamıştır, akışın iki yönlü olmasını ister de ülkesine döndüğü zaman hapse atılınca Fransız şiirini, düşüncesini aşağılayan koğuş arkadaşlarıyla anlaşamaz. Çok “romantik”, memleketin taş gibi gerçeklere ihtiyacı var oysa, en kallavisinden bir devrime. Tamam, onun için orada olduğunu anlatması gerekecektir. Anlatır, kanlı olaylardan sonra nihayet demokrasi, daha doğrusu demokrasiye benzer bir rejim kurulur. “Daha da demokratik” bir rejim kuruluncaya kadar. Bir ülkenin kutuptan kutba nasıl savrulduğunun iyi bir örneği var anlatıda, gerçi Batı’nın bu işteki rolüne doğrudan değinilmez de imalar bariz: Coca-Cola kırmızısına boyanır şehir, Pepsi’nin rengi de düşer geceleri kaldırımlara. Bosna’da kan gövdeyi götürmektedir o sıra, Ruanda’ya Fransız ordusu girmektedir, kısacası Batı’nın eli eski sömürgeleri başka yollarla biçimlemeyi sürdürür. Kabaca özeti şudur ki eski dostlar ya sürgün edilmişlerdir ya hapsedilmişlerdir, öldürülmeyenleri zar zor göçmüşlerdir oradan, hapisten çıkan Alberto kalmıştır bir. Bekler, nihayet haber gelir, konsolosluğa gitmesi lazımdır artık vize almak için.
İkinci bölümde şehri, konsolosluktaki hareketliliği görüyoruz. Alberto’nun kalbinin sıkışmasına yol açan ciddi rahatsızlığının ikinci perdesini de izliyoruz otobüste, karaktere ait bu ayrıntıyı nasıl okuyabiliriz, aslında Joyce’u bir an önce kurtarmak için daha hızlı hareket etmesini sağlayacak en önemli etken ama bunun da bir faydası olmuyor. Alberto bir türlü harekete geçmiyor, gerçekten çaba sergilemiyor, konsolosluktaki kalabalığı yarmasını sağlayabilecek dostlarına başvurmuyor mesela. Gilles en yakını, şans eseri karşılaşıyorlar konsolosluğun önündeki kuyrukta, daha doğrusu Sylvie elden ulaştırması için mektup vermiş de Gilles bulamamış Alberto’yu, aklına kuyruğa göz atmak gelmiş. Tamam, Gilles yeterince güçlü, sözü geçen biri, Batı’nın temsilcisi olarak orada bulunuyor, işlerin yoluna gireceğini düşünebiliriz ki hemen bağlantıları kuruyor Gilles, vize işlerini ayarlıyor. Öncesinde genç konsolosla görüşen Alberto standart prosedüre uymasını isteyen konsolosun isteklerini yerine getirecek, çok zaman kaybedecekti, Joyce’u da alıp uzayabilir oradan. Uzayamaz, nasıl bir akıl tutulmasıysa, belki pek bir şeyi umursamamasından, pasaportunun geçerlilik süresini göz ardı etmiştir, iki hafta sonra kullanılamayacak pasaporta da vize vermez konsolosluktakiler. Yine de önceliklidir tabii Alberto, Kara Kumsal’da pasaport işini halleder halletmez kalan işlemlerin şak diye tamamlanacağını söylerler ilgili kişiler. Tanıdıklarına ulaşmaya çalışır Alberto ama çok geç, kimse yerinde değildir, yardım edecek kimseyi bulamaz. Kara Kumsal’a dönmeden önce ülkenin kurucu hanedanlığının son temsilcisiyle görüşür, yaşlı adam ailesinin ve dolayısıyla ülkenin kuruluş hikâyesinin, anılarının yer aldığı belgeleri Alberto’ya teslim edeceğini söyler, o zamana kadar sadece ulusal yazarın incelemesine müsaade ettiği belgeleri. Adamın hiçbir siyasi gücünün olmadığını anlıyoruz zira Alberto’yu hiçbir şekilde uyarmıyor.
Üçüncü bölümde neler yaşanacağı üç aşağı beş yukarı belli. Onca zaman takip edilen Alberto’nun evine gelirler, Gilles’in istediği makaleyi yazıp yazmadığını öğrenmeye çalışırlar, birkaç soru daha sorarlar ama çok da önemli değildir cevaplar, önemli olsa Joyce’a işkence edip öğrenebilirlerdi. Kızın ne kadar “gelişkin” olduğundan bahsederler, biri silahını gösterir şöyle bir.
Demokrasi ya hemen benimsenir ya hiç benimsenmez, bunu düşünmeli Alberto’nun ülkesinin sunduğu örnekle birlikte. Formasyonu Batı’dan, belki istediği noktaya olağan bir seyir izleneceğini umdu Alberto. Okur değerlendirsin. İyi roman.











Cevap yaz