Emin Özdemir – Dil ve Yazar

En az beş baskı yapar Özdemir’in düşünceleri bu kitapta. Öz Türkçeciliğin savunurken Camus’nün “Vatanım Fransız dilidir” sözünü üç kez anar Özdemir, Yunus Emre’yi on kez. Belli bir yenileşme paradigmasını desteklemek için eskilerden, yenilerden örnekler verir, dil muhafazakârlarını eleştirir, Dil Devrimi’ni savunur tabii. Leylâ Erbil’i kurban eder arada, sanata haksızlık eder güdüm uğruna, bir yanda dursun. Özdemir Türkçenin bayrak insanlarından biridir, taviz vermez fikirlerinden, uzlaşmacı değildir, ideolojisine sıkı sıkıya bağlıdır. Belli başlı fikirleri var, bakalım, sonra kalemşörlüğüne geleceğim. Ozanların, yazarların zamanı aşmak, sonsuzluğa ulaşmak için dillerinin güncelini yakalamaları gerektiğini düşünüyor, söyleyenden çok söyleyiş önemliyse sözcük türetiminin payını göz ardı etmemeli ve türetilen sözcükleri kullanmalı. Refik Halid yapıyordu bunu, dalgaya alır gibiydi ama kendi önerilerini sunduğu yok değildi gazete yazılarında, Ataç’ın yaptığı gibi. Asıl Ataç’tır öncü, türetir de türetir, parantez içinde kullanır “eski” halini de anlamı aktardığı “yeni”yi öne çıkarır. Kimin hangi sözcüğü hediye ettiğini aktarmayacağım da muhafazakârların hangi sözcüklerin tutmayacağına dair örnek olarak sundukları ilginç, yeri gelince değinirim. Sanatçılar özel çaba gösterirler kendi sözcüklerini işlemek için, bireyselden toplumsala yönelirler böylece, eserlerine yansıyan ve eserlerinden beslenen bir tutum. Cemal Süreya’dan örnekler var, ardından Peyami Safa eleştirisi. Türkçeleştirmeye çalışmamış, terimlerin Türkçesi var mı diye hiç bakmamış Safa, Yalnızız‘da psikolojiyle ilgili terimleri yabancı dillerden toparlamış da öyle çatmış düşüncesini, Özdemir’in çoğu denemesinde karşılaşacağımız eleştirisi: “Anlatımın yazınsal, güzelduyusal (estetik) bir nitelik kazanmayışı apaçık. Böyle bir anlatı, okuyucunun gönlünde ve kafasında hiç bir titreşim uyandırmaz. Söylenilenler ne denli ilginç olursa olsun. Şundan ki dil kaygısı çekmiyor yazar. Türkçenin sesini içinde duymuyor. Bunun için de yabancı sözcüklerle bezeyip donatıyor deyişini.” (s. 14) Safa eleştirilere cevap vermiş sonradan, “ifade ihtiyacının millî gurura nihayet galip geleceğini” söylemiş, Türkçenin anlam derinliğini biliyorsa da uygun sözcüklerin bulunamayacağından emin. Türkçenin söz dağarcığından üretilebilir oysa, olmadık ve olmayacak iş değil, iş düşünürlere düşüyor, sanatçılara. Misyon aslında, “anadil sevgisi” her yazarda olmalı, sözcük tercihlerinde göstermeli bu sevgi kendini, Özdemir mevzuya böyle yaklaşıyor. Örnek olarak alıntıladığı metinlerdeki buluşları sıralıyor mesela, Füruzan’ın bir metninde kullandığı sözcüklerden bazıları: yaşdönümü, aynılaşmak, yönelik, uygarca, yadırgı, yüreklendirici. 1972’de yayımlanmış Özdemir’in yazısı, elli yıl önce bu sözcükler tartışma konusuymuş, şimdiyse günlük yaşamda kullanılıyor. Tutanlar bunlar, tutmayanlar da çok ama Ömer Asım Aksoy’un dediği gibi, bir süreç bu, görülen ihtiyaç doğrultusunda üretilen sözcüklerin tutması iddia edildiği gibi Türkçenin gelişiminin 1908’de tamamlanmadığını gösteriyor. Bir dilin gelişimini tamamlaması ne mene şeyse artık. Dil yetmez ki, her an uydurukçuluk yapabiliriz, sözcükler her anlamı istenen şekliyle karşılamaz. Dünyanın giderek genişlemesi de korkutuyor sanırım, 1970’lerde hâlâ Cahit Sıtkı gibi yazmayı savunanlar çok, Arapça ve Farsça sözcüklerin dolaşımda kalmasını istiyorlar ama daha kolayı, ahenklisi, anlamlısı varken her sözcük değişir, kaybolur. İteleme meselesi biraz da, devletin yol vermesiyle birlikte yapılmıştır ne yapıldıysa, zaman zaman ters dalga da gelir ama bir kez yayılmayagörsün, sözcük türetmece hem bir zihin egzersizi haline gelir hem de sanatı başka türlü biçimler artık. Basında yer bulur yenilikler, gerisi zaman ve zevk meselesi. Gülten Akın’ın diliyle Yunus Emre’nin dilinin yakınlığı iyi bir gösterge bu bağlamda. Ayrıca Dil Devrimi’ne karşı olanlar Atatürkçülük karşıtlarıdır aynı zamanda, “kırk yıllık dil savaşından” anladığı budur Özdemir’in. Türlere göre dilin durumunu değerlendirdiği yazıları vardır, alıntıladığı metinlerden de anlayabiliriz konumunu, örneğin Yahya Kemal’in anlatıldığı, biraz da şairin dudak büktürecek yanlarının ağır bastığı bir anı makbuldür ona göre, Nadir Nadi’nin anlattıkları. Duru bir dil üstelik, tamam. Anılarını yazan da pek yoktur bizde, Özdemir bu durumu yorumluyor, sonra Halid Ziya’nın anılarından alıntıladığı bir bölüme bakarak okurların pek bir şey anlayamayacaklarını söylüyor ki pek çok yazar yıllar sonra “güncellemiştir” metinlerinin dilini, buradan da mana çıkaramayan da artık, biraz şeydir. Eleştiri dilimiz nasıldır, Batı’dan gelen terimlerin karşılıkları türetilmiştir, kullanılırsa gayet dolu, nesnel bir eleştiri çıkar ortaya, Hüseyin Cahit’in metnindeyse duygular şelaledir, şiirin hissettirdikleri önemlidir, bambaşka bir eleştiri biçimiyle yapılan çıkarımlar söz konusudur yani. “Geleneksel eleştiri dilimizi ana çizgileriyle yansıtmaktadır bu alıntı. Şiir değerlendirmelerinde baş vurulan ölçülerden hiç birine yer verilmediği gibi eleştirel düşünüşü belirleyen kavramsal zenginlikten de yoksundur. Kuşkusuz bunda uygulanan eleştiri yönteminin de payı vardır. Çünkü yöntemle dil ayrılamaz birbirinden.” (s. 52) Çok su götürür Özdemir’in bazı savları, aşırı indirgemecidir, amaca yönelik yorumlarla doludur. Eh, bu da onlardan biri, dönemlerin estetiğe bakış farklarının milyon sebebi olabilir, bu durumda dilin merkezde olduğunu, öznelliğin dilden kaynaklandığını belirtmek bambaşka bir şey. Bilim dili gelişiyor sürekli zaten, kavramlara karşılıklar türetiliyor, Osmanlıca sözcüklerin kullanımdan yavaş yavaş kalktığını görmek sevindirici. Tiyatro dilinde de benzer bir durum var, gündelik dile yaklaşan edebî metinlerin daha başarılı olacağını söyleyen Özdemir’e göre diyalogların akıcılığı, oyunun anlaşılırlığı artacakmış genç oyun yazarlarıyla birlikte. Cevdet Kudret’in saptaması şu ki Öz Türkçe konuşma diline yeni yerleşiyor 1960’larda, tiyatro da yaşama en yakın sanatlardan biri olduğu için bu gelişmelerden etkileniyor da yazarların biraz daha duyarlı olmaları, öz öz sözcükler kullanmaları gerekiyor metinlerinde. Romanda, hikâyede, şiirde durum daha iyi, çeşitli denemeler görülebiliyor. Türetmenin yanında yerellikten de yararlanılabiliyor tabii, Yaşar Kemal’i örnek veriyor Özdemir, sonra Fakir Baykurt’un Türkçesini alkışlıyor. “Halktan kopuk bir burjuva hareketi” olarak görülen, eleştirilen Öz Türkçe aslında halkın kendi dili, konuştuğu dil, dolayısıyla Murat Belge’nin 1970’te iddia ettiği gibi “Türkiyedeki bütün reform hareketleri gibi bunun da küçük burjuvaların tekelinde kalması” bir açıdan doğruluk payı taşıyor ama dil bahsindeki katalizörü burjuvalardan başka bir yerde aramak gerek. Burjuvazinin yönlendiriciliğinden bahsedilebilir, onun dışında yazarların sözcük tercihlerini, Yaşar Kemal’in dilini sırf bir uyumlanma çabası olarak görmemeli, kırsalın dili kentin dilinden daha az dil değildir çünkü. Elbet. Özeti şudur herhalde, sözcüğün kullanımına göre yerelden genele seyrini de içerir bence: “Yeni bir sözcük, ortak dilin içinde nasıl erir? Yerleşik sözcüklerle bağlaşmalar kurarak, onlarla kaynaşıp içimize sindirebileceğimiz güzellikler kazanarak… Dilin tümce örgüsü, sözdizimi içindeki yerini bularak, deyimlere, ikizlemelere, pekiştirmelere dönüşerek… Bir değil, bin yolu vardır bunun. Gizleri de, olanakları da yazarın dili kullanmadaki özel gücündedir. Yazarlığı mayalandıran, oluşturan da dilin işleyişini, iç mantığını kavratan bu özel güç, bu dilsel duyarlılıktır.” (s. 124) Kâğıttan dile bir yol var, alenen görünüyor da bilimsel dille ilgili buluşlar daha da hayret verici bence. 1970’lerde Hacettepeli hocalar oturmuşlar, bilgisayarla ilgili terimlere öyle karşılıklar bulmuşlar, öyle iyi iş çıkarmışlar ki çoğu terimi bugün kullanıyoruz. Aynı şekilde örüntü, tanı, tanımsal, tümevarımsal, tümdengelimsel, yöntemsel gibi pek çok sözcük de o dönemlerin ürünü. Bir zamanlar çok sağlam çalışılmış besbelli. Son bölümde Faruk K. Timurtaş gibi pek çok “dilciyle” atışıyor Özdemir, onların kullandıkları sözcüklerin Öz Türkçecilik sayesinde ortaya çıktığını, eleştirdiklerini aslında benimsediklerini gösteriyor, hoş.

Dil meseleleri, çatışmalar, yöntem. İlgilisi kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!