Muzaffer Kale – Dönüşte Yağmura Yakalandık

Kale’nin öykücülüğünü, belirginleştiren diyeyim, anlatı yapısıdır: “Yürüyorsun”da anlatıcının seslendiği, muhatap olduğu karakter hem kırı, hem kenti, hem bilişsel dünyasını keşfeder, anlattığı zamanla anlatı zamanı tokuşur, ayrışır, şimdiyle geçmiş, algılananla kurgulanan iç içe geçer. Yürümek ve “içeriden yürümek” kavuşur çoğun, belli bir eylemi sürdürmenin zihindeki kilitleri tak tuk açtığını görürüz, çağrışım alanı genişler, yaşamı olduğu gibi kapsar bilinç. Açıklayacağım da bu “içeriden yürümek” tabiri hoşuma gitti, tam öyle çünkü. Düzenli olarak bisiklet sürüyorum, yarım saatten sonra içeriden sürmeye başlıyorum, önüme çoluk çocuk fırladığında fark edebileceğim kadar ayrımındayım yolun ama dikkatim içerilerde bir yerde. O pedal geçmişe de dönüyor, birleştiremediğim parçalara, birleştirip bozduğum parçalara, görüntülere, imgelere, taş gibi sert acıya, pamuk mutluluğa, ne bileyim, ayrı bir seyir, yol giderken çoğullaşıyor o yol, soyut bir nitelik kazanıyor. Bir saattir benim o aradalık, bitti mi bir sonrakine kadar zor yakalanır. Kale’nin ilk bölümdeki hikâyeleri tam da bu aradalıkta geçiyor işte, oradan bir aşinalık var, durumu yaşamış okur bağ kuracaktır hemen. İkinci mevzu paragraf kullanımı, yürümenin hiçe indiği öykülerde de görülebilir, karakterin veya anlatıcının aynılığını bir düşüncenin ötesine berisine, başka bir düşünceye atlayışında görebiliriz, virgülle noktalanmış paragrafın ardından alt satıra, cümlenin/düşüncenin süreğenliği, bir alt satır daha, başka bir yerinden tutmak anlatılanı, ayrıntılandırmak, tamam. Tosuner’in üslubunu da andırıyor biraz, gerçi o tamamen bu biçimle çatar çoğu öyküsünü, Kale sadece düşüncenin hızlı devinimini imlemek için kullanır. Nasıl göstermeli, önce ilgili paragraf: “Unutulan Geçmiş Zaman’ın Parlamaya Çalışan Sönmüş Güneşleri aklını karıştırıyor olabilir; ama boşuna… uyanık ol, onlar parlamaya çalıştıkça hayatta kalıp görünür olmak için zar zor yetebilecek olan enerjiyi de… bir an önce yiyip bitirerek… kişisel, küçük tarihin derinliklerinde kaybolup gidecekler.” (s. 29) Bu değil ya, Unutulan Geçmiş Zaman’ı ve Parlamaya Çalışan Sönmüş Güneşler’i anlatmak için alıntılayacaktım da olsun, bakınız, öyküler bu ikisinin diyaloğunun karakterce aktarılmasından ibarettir sanki, ışık parlar da karanlıklar aydınlanır bir an, karakter çekebildiği görüntüleri çeker katar şimdisine. Asıl şuydu alıntılayacağım, şiir formunda vereyim, yolun arkasından koşturan, yola yetişmek isteyen karaktere bir uyarı aslında, oyunlar var yolun, virgül: “yol oyun oynar/ oyuna gelmeyeceksin,/ yolun oyunları bitmez…/ ilerle!” (s. 29) Çeşitlenir tabii, bu görece basit “görevli” bir bölüm ama düşünceyi savuran, sıkıştıran cinsleri de vardır. İyidir, Kale’nin üslubu pektir, sağlamdır da, zorlamasız ve yaşamalı. Yaşamalı çünkü bilinçte karşılığı doğrudan bulunabilir, kâğıttan karakterin kafasına kakılan türden değildir. Hah, şimdi bu yolculuğun, yürümenin aşamaları öykü öykü, bölüm bölüm anlatılır, “Yolculuk Sırasında” nam öykünün bir bölümünde anlatıcı özetliyor vaziyeti: “üstelik bizimki gibi kaygan coğrafyalarda çıkılan her yolculuk… insanın kendi içine çıkılan, başı sonu belli olmayan, savaş kalıntılarının arasından geçerken hâlâ kanamakta olan bitmez tükenmez evlerin inlemeleri altında sürdürülen çeşitli tehlikelerle dolu bir yolculuk gibi… İç dünyayla dış dünya birbirinin içine geçmiştir, birinde başlayan yolculuk diğerinde devam eder, biri ötekinin yerine geçer bazen, yolculuğu daha iyi duyarsın, yolculuk her zaman duyulmaz çünkü, haberin bile olmaz, kuşların ve gökyüzünün sesi daha yakından gelir, dünya, gözüne yol görünür, ileride bir yerde, yaşanacak yerler mutlaka olmalı, dersin,” (s. 28) Tam ya, “haberin bile olmaz” gerçekten. Çok iyi yakalamış Kale, zıpladığı yerde devam ediyor tespitler de ilk bölümdeki öyküler için bu kadarı yeterli herhalde. Ki daha neler ol hikâyet, hiç değinmedim. Şöyle bir göz gezdireyim: kalpten yüksek neresi var, yükseklik olarak yani, arkadan gelen müziğin sesi artıp azalıyor, zihin içeride yürüyüşe çıktığı için dışarıdan gelen uyarıcıları gürültü olarak işliyor da aradan seçip aldıkları var, bir şeyi anıştıran ne varsa yürüyüşe katılıyor, nelerin çıkıp gittiğini bilmiyoruz, kimle konuşulduğunu belki biliyoruz, kimin ne kadar yaşadığını orada, hiç bilmiyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun bir şeyi bekleyenleri düşünüyor anlatıcı, bir şeyleri beklemenin yol açtığı nöral aktiviteyi sıkıştırıp bir bilye haline getirsek, sokaklarda bu yeni oyuncakla oynasak da insanlar nihayet bekleyişlerini tokuştursalar, belki birbirleridir bekledikleri? Bunu ben uydurdum şimdi, öykülerde yok ama bir iç yürüyüşe çıkardı anlatıcı, aktif bir özneye çevirdi okuru, artık nereden tutarsa tutar da bir yerde yürüyüşe katılır okur. “Yeryüzünün ve gökyüzünün üstünden uzun kanatlı bir kuş geçti, seni görmediğini sanıyordun çünkü görünecek bir şeyin yoktu, bir bedenin… bedenini sarıp sarmalayan süslü giysilerin… sen yalnızca bir duygu halindeydin, yoğun bir duygu halinde, ölümle yaşam arasında gidip geliyordun ve orada kalıcı olarak değil, kısa bir süreliğine vardın…” (s. 18) Sabitleme çabası değil, bir konumlandırma isteği ama yüzey akışkan, ister istemez yürünecek, düşe kalka ilerlenecek. İlerleniyor hikâyede. Kale durmanın pek mümkün olmadığı bir anlatı kuruyor. Gözlem doğrudan hareket.

“Hafifleyin”de duraklar, durmalar artıyor, bu kez insanlar daha insan, mekân daha, karakter. Oturaklı her şey, salınmıyor, kasabanın? halleri daha çok. “Özür Diledim”de iki öğretmen arkadaşın balık tutmaya gitmeleri dünyanın anlatımına dönüşüyor, doğanın etkisi. Anlatıcı öğretmen biraz daha başka görür diğerlerinden, şairliği de var anlaşıldığı kadarıyla, örneğin denizin belli bir noktasına baktığında kayaların hareket etmeye başladığını sanıyor, kayalar “gibi geliyor”, bu gibilik türlüdür. Vapura dönüşür kaya, diğer öğretmen, Vedat, suyu göremediğini söyler çünkü o kadar berrak bir su en fazla ne yapar, ışığı kırar, zemini göstermezlik etmez. Beş metre derinde araba lastiği, yarısı kuma gömülmüş balıkçı ağı, şişeler, hani bir adım atıp ellerini bir uzatsalar yakalayacaklar ama o kadar uğraştan sonra avdan vazgeçmeleri gerekiyor, o balıklar ele gelmezler, oltaya da gelmezler çünkü akya gelip bozmuş balıkların huzurunu, avlanıyor, can havliyle sıçrıyor onca balık, ortalık bulanıyor. Buradan arkadaşların durumuna gelelim. “Karaya oturmuş gemiye benzeyen bu kayanın üstünde kıpırdayıp sardalya kokuları içinde, çipuraya çalışmak için balık takımlarını hazırlayan iki kişiydik… birkaç yüz metre yukarıdan nasıl göründüğümüzü merak ettim. Uzun gölgeli bir nokta gibi miydik? Hangimiz hangimizdi? Birimizi ötekinden ne ayırıyordu? Kaldırıp başımı gökyüzüne çevirdim, mavilik göremedim; solgun, beyaz bir tül vardı sanki…” (s. 47) Yukarıdan bakmak tamam da tülün engeli, denize akyanın yarattığı engel, bir de karakterlerin arasındaki: anlatıcı eşli ziyaretten bahseder, dördü oturup sohbet muhabbet? Vedat’ın yüzü karışır, tül çoktan çekilmiştir de anlamamıştır anlatıcı, Vedat’la eşi boşanmaya karar vermişlerdir. Her şey için özür dilemiştir Vedat, kendi tülleri için mi, kendi akyalığı için mi, özür dilenecek bir şeyler mutlaka vardır. Görülecek şeyler. Her şeye rağmen görülmesi gerekenler.

“Gün Tamamlanır”da üç öykü var, yürüdükten ve hafifledikten sonra. “Bir İkindiüstü”nde zaman yakalanmıştır, Feridun Bey’in çaya gelmesiyle birlikte tamam, öncesi hikâye. Suzan’la Birgül ter içinde kalmışlar, mantar toplamaktan geliyorlar, bir yere gidecekler ama belli değil, gülüşlerden anlaşılıyor ki çıkar kokusu yakında. Yazlık yer, hayat yavaş, benzerler birbirlerini bulmuşlar: anlatıcıyla Feridun Bey. Köpek tutmamış kapıdan elini kolunu sallayarak gireni, Feridun Bey kızıyor, nasıl olurmuş öylesi? Anlaşıyorlar, çay tamam da köpeğin kalbi kırıldı. Anlatıcı hemen şefkat gösteriyor, olur öyle şeyler, insan bir anda anlayamıyor her şeyin yavaşladığını, yumuşadığını. Kesitler: yaşamdan, bol imgeli.

Özellikle alınsın, okunsun. İyi öyküler. “İyi günler” gibi de okunabilir.

Ek: Bu sitedeki 2000. yazı bu, Dönüşte Yağmura Yakalandık‘a denk geldi. Güzel tesadüf, iyi bir metne uğramasına sevindim. 10000 kitaptan sonra solucan çiftliği açıp daha da kitap görmemeyi ümit ediyorum. Tabii şu sanal ortamlar falan Ready Player One‘daki kadar kusursuz olursa elimi sürmem bir daha, o dünyada yaşarım. Gerçi orada da okurum ben ya, sanal solucan çiftliğimde sandalyeme kurulup alırım elime bir kitap, tamam.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!