Yaşar Kemal’in, Ara Güler’in daha kimlerin dostu, mesela Jacques Prévert’in. Karabuda memleketin en iyi belgeselcilerinden biri, doğru zamanda doğru yerde bulunmak için doğmuş sanki. Toplumsal çalkantılar nerede, Karabuda orada. Şili, Paris. Yazarlığı da iyi, gezi notları tadından yenmiyor, daha fazlasını okumak istiyor insan. Üç sayfada halklar arasındaki farkları veriyor “Başlarken”de, misal: “Bu kıtanın, Brezilya dışındaki tüm ülkelerinde İspanyolca konuşulduğundan, bu halkların birbirine benzediğini sanırız. Haliyle bu yanlıştır. Kıtanın batı yakasında yaşayan Bolivyalı ile doğu yakasındaki Arjantinlinin, uzaktan yakından bir benzerlikleri yoktur. Bolivya, Peru, Ekvador ve Şili halkının bir kısmı İnka uygarlığının çocuklarıdır. Arjantin ve Uruguay’ın nüfusunun çoğunluğuysa, İtalyan kökenli Avrupalılardan oluşur. Dolayısıyla, bu insanların yedikleri ve içtiklerinde de bir benzerlik aramak boşunadır. Kıtanın batısında yaşayanların temel gıdası mısır ve balığa, doğudakilerin ise ete dayanır.” (s. 7) Böyle gidiyor. Çin’de yan yana konmuş yüzlerce, binlerce bisikleti birbirinden nasıl ayırdıklarını sormuş Karabuda, Çinli şöyle bir hafifsemiş, bütün Batılılar her şeyi birbirine benzetmekte bir dünya markasıymış, oysa her bisikletin karakterini ortaya koyan ayrı bir özelliği varmış. Bir çıkartma, bir işaret, insana dair bir şey. İnsana dair şeyleri dolaşa dolaşa fark etmeye başlamış Karabuda, kitabın sonuna koyduğu üç öneriden biri toplumların niteliklerini garipsemeden kabul etmek, anca o bakışla görülebileceğini söylüyor topluma has özelliklerin. Priştine’de dolanırken bir ara sokakta görmüştüm, besa, Arnavut olmayanların anlayamayacağı bir sözcük olduğu yazıyordu duvarda, biricik his. Vakit geçirince, duygudaşlığa varılırsa o zaman, belki. Önyargılı olmamalı, yargıya da kolayca varmamalı.
Çok yer gezmiş Karabuda, en ilginçlerine değineceğim. Meksika’nın tarihini, Tac Mahal’i az çok biliyoruz, Buşmanları daha az bildiğimiz için oraya bakalım, Karabuda bir müddet onlarla yaşamış da gördüklerini anlatıyor. Nǃxau’yu hatırlayan var mı, onun dünyası işte. The Gods Must Be Crazy. Yaşlı adam koşar adımlarla yürüyor, hafif, çevik, belirli yerlerde sopasıyla toprağı deşiyor, elini sokup bitki kökünü çıkarıyor. Nereden görüyor da çıkarıyor, nereden biliyor deşeceği yeri, nesiller boyunca ataları nasıl bildiyse öyle. Kalahari büyük bir çöl, Türkiye’nin yarısı kadar, Buşmanların memleketi. Karabuda’nın konuk olduğu kabilede yirmi beş kişi var, hayvan derileriyle yamanmış kulübelerde oturuyorlar, zehirli oklarla yaban öküzü avlıyorlar bazen. Vurdukları hayvan saatlerce dolanıyor bazen, izliyorlar, erkekler parçalama işine girdiğinde kadınlar temizlemeye başlıyorlar, çocuklar da bir iş görüyorlardır herhalde, herkes eşit pay alıyor etten. Filmi bilenler bilir, gecenin rutubetinden oluşan damlaları içerler, bir de çöl karpuzu vardır ama üç yudumdan fazla su vermez. Botswana’nın para biriminin adı “yağmur” anlamına geliyor, öyle bir etki. Kara bulutlar geliyor bazen, işi gücü bırakıp iri devekuşu yumurtalarını çıkarıyorlar ortaya, beklemeye başlıyorlar. Karabuda onlarla birlikte bekliyor, gökyüzüne bakıyor, iki yıldır tek damla yağmurun yağmadığı yere uğur getirdiğini düşünüyor belki. Tek damla yağmıyor, hayal kırıklığı. “Akşam, ateşin etrafında çöreklenmiş sohbet ediyoruz. Tüm toplantıların tek demirbaş konusu var: Su. Yaşlı bir adam bana dönerek, ‘Bu yaşa geldim, daha doğru dürüst su görmedim, sen çok görmüşsündür, anlat bize’ diyor. Ben de onlara bin bir geceyi andıran dekorda, masal anlatır gibi önce söze uzaklara gitmeden, kendi kıtalarının muhteşem şelalesi Viktorya’dan bahsediyorum. Kuzeyin yağmur ormanlarından çıkıp gelen, koca Zambezi Nehri’nin gök gürültüsünü andıran sesler çıkararak, milyonlarca ton suyunu yükseklerden aşağıya nasıl boşalttığını anlatıyorum.” (s. 30)
Tahran. Tepeden tırnağa kara çarşaflar. Adamın teki gelip hö hö konuşmaya başlıyor Karabuda’yla elini kolunu sallıyor. Görünürde arıza yok, ne diyor? İranlı Azeri bir vatandaş koşup geliyor, dinliyor bağıranı, Karabuda’nın giydiği kısa kollu gömleğin müstehcen olduğunu söylüyormuş meğer. Fevkalade uygunsuz bir durum, İran’da öyle dolaşılmazmış. “İran’da her lokantaya girişimde, duvarda asılı resim, çarşaflı olan kadının giyinişinin nasıl nizami olması gerektiğini zaten gösteriyor. Baş sıkı sıkı kapalı, saçın tek teli bile gözükmeyecek, ağız ne kadar mümkünse o kadar saklanacak, sadece bir çatallık yer bırakılacak. Sokaktaysa kadınların ağız ve dudaklarını örtmek için kara çarşaflarının bir ucunu dişlerinin arasında tuttuklarını görüyorum.” (s. 33) Çarşafın kapatamadığı ayak bileklerinin üç dört santimlik bölümü tek özgürlük alanı kadınlar için, file çorap giyeni var, topuklu iskarpin giyeni, anca öyle. THY uçağıyla dönüyorlar bir kezinde, Karabuda bakıyor ki kapılar kapanır kapanmaz çıkan haşır huşur seslerin sebebi kadınların çarşafları çıkarmaları. Modern ve şık giysiler çıkıyor çarşafların altından, kadınlar birbirlerine gülümsüyorlar.
Robert Mugabe. On yıl hapis yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşuyor da öncesinde şöyle bir hikâyesi var: “Güney Afrika’da Nelson Mandela ne ise Zimbabwe’de Robert Mugabe oydu. Hiç unutmam, yetmişli yılların başında, şimdiki Harare, Salisbury iken, Merkez Cezaevi’nden İsveç Uluslararası Af Örgütü’ne yolladığı bir mektupta, Mugabe, gömleklerinin eskiyip aşındığını, mümkünse kullanılmış bir gömlek ve oğlunun yaş günü için en ucuzundan bir fotoğraf makinesi yollamamızı rica ediyordu. Boyum bosum onunkine tam denk geldiğinden gömleği yollamak bana düşmüştü. Mavi, kısa kollu, az kullanmış olduğum gömleği ve bir fotoğraf makinesini Rodezya’ya yollamıştım.” (s. 101) İkinci mektup, hediyeler için teşekkür ediyor Mugabe, 1974”te tahliye olduğunda kendisini karşılamaya gelenlerle çekilmiş bir fotoğrafı var, Karabuda’nın yolladığı gömleği giymiş Mugabe. 1980’de ezici bir çoğunlukla devlet başkanı seçiliyor, ülkesinin gereksinim duyduğu reformları bir bir hayata geçiriyor, Karabuda uzaktan alkışlıyor da dört beş yıl geçtikten sonra değme diktatöre taş çıkarmaya başlıyor Mugabe, muhalifleri hapse atıyor, Armani giyiyor artık, beyazlara karşı ırkçı politikalara başvuruyor. İçler acısı.
Paraguay. General Alfred Stroessner’in demir yumruğuyla yönetiliyor, düşünce suçluları yirmi yıldır hapiste. Defalarca gitmiş oraya Karabuda, son gidişinde Nazileri araştırmış. Paraguay, Arjantin, Şili eski Nazi cenneti. Arabayla ülkenin içlerine, hani söylendiği gibi Mengele oralarda yaşıyor olabilir. Soruyor Karabuda, zoraki gülümsemeler. Öyle bir şey yok, şehir efsanesi. Barda oturuyor, adamın teki yanaşıyor, Karabuda on papel verirse Mengele’nin oturduğu evi gösterecek. İnandırıcı da görünmüyor ama olur mu olur, yola çıkıyorlar, kasabanın dışındaki bir villanın önüne park ediyorlar. İki gün ve gece hiçbir şey olmuyor, üçüncü gece sabaha karşı bir adam bahçeye iniyor, kamburu çıkmış, yaşlı bir adam. Mengele mi? Andırıyor. Emin değil Karabuda, muhtemelen.
Ne hikâyeler var Karabuda’nın yazılarında. Tekrar basılıyor mu acaba, basılsa. Son bir alıntıyla bitireyim: “Vietnam Savaşı, yaşamımda katıldığım ilk savaştı. Genç bir gazeteci olarak savaşın bütün denge, ölçü, hak ve insanlıktan yoksun yönleri beni iliklerime işlercesine etkilemişti. Dünyanın en güçlü kabadayı ülkesi, en gariban ülkeye saldırmış ve o zaman da aklım bunu almamıştı, bugün de hâlâ almamakta devam ediyor. Savaşı kısıtlı bir biçimde diğer basın mensupları ile beraber izlemiş, Amerikan askeri yönetiminin bize göstermek istediklerini görmekle yetinmek zorunda kalmıştım. Gündüzleri helikopterle yakılmış, yıkılmış köylerin üzerinden uçarken basın sözcüsünün, şurasının veya burasının nasıl önemli bir komünist yuvası iken temizlendiğini anlatışını esneyerek dinlerdik.” (s. 127)











Cevap yaz