Memduh Şevket Esendal – Mendil Altında

Esendal edebiyattan zerre anlamadığını, edebiyattan zerre anlamaya dair içinde pek bir istek de olmadığını açık açık söylüyor, yani işin kitabî yönüne paye vermeyip uygulamanın pirine dönüşmek, süper olay. İlkokulu bitirmemiş, sonra da savaşlardı, ihtilallerdi derken hiç o yana bakmamış Esendal, doğruca devlet işlerine. On sekiz yıllık sefirliği var, “Cumhuriyet Hükümetinin harice gönderdiği ilk resmi memur” olmaktan gurur duyuyor: Azerbaycan’da Bolşevik Türk Hükümeti kurulmuş, “avamdan birini” istemişler sefir olarak, Esendal o sıra Ankara’nın bir köyünde istirahat ederken gelen telgrafla birlikte marş, oradan da İran’a, Esendal iyi derecede Farsça bildiği için kolay. Alaylı yani, iyi olduğu her alanın alaylısı Esendal, öğrenebileceği biçimde öğrenmiş ne biliyorsa. M. Sunullah Arısoy’un sorusuna gelirsek, edebiyata karşı hiçbir alâka uyanmadığını söylüyor Esendal, kastettiği işin teorik yönü elbet, realist romantik bilmiyor, istiare nedir bilmiyor, hiç meşgul olmamış bunlarla. Peyami Safa bilirmiş, Esendal sade şiir, hikâye okurmuş, hele hikâye okumaya bayılırmış. Hayır, edebiyatçı olmadığı için meşhur da değilmiş, zaten o dönemlerde öykülerinden başka politikacılığıyla biliniyor bir, başka bahis yok. Ne yazdığını soruyor Arısoy, Esendal artık yetmiş yaşına gelmiş, eskiden on dört saat çalışmasına rağmen artık hiçbir şey yazmadığını, yorulduğunu söylüyor, torunuyla oynuyormuş bir. Anıları varmış, basıldı mı acaba, kızıyla mektuplaşmaları canavar gibi hacimli bir kitaba dönüştüydü de bunu deli merak ettim çünkü ölümünden otuz yıl sonra basılmasını vasiyet etmiş. Ne var başka, yeni olan her şeyi severek, beğeniyle okurmuş Esendal, öyle eskidir, şudur budur yok, daima yeni geleni sevmiş. 1950’lerin ortalarına doğru yapılmış bu röportaj, dönemin yenilerini düşündüğü zaman belki, insanın “uğunmuş mutfak paçavrasına döndüğü” ve “ye’se düştüğü” yazıları pek sevmiyormuş, hep iyiye, güzele götürenden hoşlanıyormuş da, çok sevdim Esendal’ı şu huyundan, biraz durduktan sonra söylediklerinin tam doğru olmadığını ekliyor, insanın yeis verici şeyleri de arzulayabileceğini ekliyor. Öykülerinde de acı dolu sonlar vardır, Esendal onca yıl Anadolu’da yaşamışlığının birikimini kalkınmış, uçan, faziletli insanlarla dolu öykülere dönüştürmemiş, neyse onu yazmıştır. Sorar Arısoy, hikâyelerinin tertemiz dilinden, ifade sadeliğinden bahseder, hani nedir olay? Esendal yine o kadar düşürür ki söylenecek söz bırakmaz: “’Efendim,’ dedi, ‘o benim marifetsizliğimden… Edebiyatı bilmediğimden… Bilsem, öyle düpedüz yazar mıyım hiç? Köylü, bir şeyi söylerken dikine, olduğu gibi söyler… Neden? Süslemesini bilmez, benzetmesini bilmez, anlatmasını bilmez de ondan… Marifetli insanlar öyle yapmazlar. Sözlerine, yazılarına marifetlerini sokarlar, hünerlerini gösterirler…’” (s. 15) Toplumun önünden giden yazarlar, arkasından gidenler, ilk gruptakiler cemaate yeni bir dünya görüşü sunar, ikincilerse manzaranın fotoğrafını çekerler Esendal’a göre. Halit Ziya’yı örnek verir, Aşk-ı Memnu’da yazar o yıllarda var olmamış kadınlar yaratarak cemaatin önünde gitmiştir, oysa “şimdi” o kızlar da vardır. Su götürür bu yorum, elbet o zamanlarda da vardı ama Esendal görecek konumda değildi, vardığı genelleme ıska.

Öykülere gelemedim bir türlü de bunları aktarmadan eksik kalacak Esendal’ın öykücülüğü, mesela “atomlar falan”, yeni silahlar, icatlar ve siyasi krizler “amudi medeniyet”in ürünleri, bunun karşısında toprak medeniyetinin galebe çalacağını düşünüyor Esendal, bağlama dikiz, vekillerin veya hükümetlerin işi değil de sanatçıların işi bu medeniyete ısındırmak, bir karış boş toprak parçası kalmamasıya işlemek köylüleri, böylece huzur içinde yaşayan bir Türkiye’ye kavuşacağız. Gençlerden bekliyor Esendal, toprağa yaklaşanlardan var bir umudu. Şirazeyi de çok kaydırmadan yorumlayınca bir öyküsü öne çıkıyor, “Müdürün Züğürdü”nde bir nevi “yiyende ortak Osmanlı” anlayışının sürdüğünü görüyoruz. Esendal’ın öykülerinin yapısını da vereyim az, çoğu öykü karakterleri, mekânı belirleyerek başlar, misal: “Soğanlı Nahiyesi’ne yeni gelen Müdür, köylüden ödünç diye zorla para alıyormuş; bunu gelmiş kaymakama söylemişler; o da işi resme koymadan, kendince anlamak istemiş, Kaza İdare Meclisi’nde Âza, buralarda da Ağa’dan sayılan Tevfik Efendi’ye açmış. Tevfik Efendi de işi anlayacak, doğru haberini getirecek olmuştu.” (s. 120) Kadro tamam. Müdür kendini savunuyor bir yerde, özeti: üç beş aldığı oluyor, kimse de sesini çıkarmıyor, bir o Çingeneler. Bozgunculuk onların işi, Yunan gelirken kılavuzluğu onların babaları yapmış zaten. Aylığının çoğu borçlara kesiliyor, kalan para İstanbul’da beş nüfusa gidiyor. “Senin köyün var, benim de müdürlüğüm!” diyor Ağa’ya, borç etmeseydi madem de işler hiç yolunda gitmemiş, harp bitti biteli sırtında aynı esbap varmış, eşi Köstence’ye gidip babadan kalma tarlaları satınca ellerine üç beş kuruş geçmiş ama onu da ticarete atılma sevdasına kaptırmışlar. Kaymakam atarsa atar, atmazsa devam. “’Paralarını alırım ama, yabancı kurda kuşa karşı da aslan gibiyimdir. Candarma gelir, tahsildar gelir… Benim gibi müdür bulsunlar da yağa bala versinler. Bir başkası gelirse görürüm onların günlerini. Benim bildiğim bu, sen bir ağalık eder de beni tutarsan, tut. Hani altında kalmam. İstersen bak dene!’” (s. 122) Devlete karşı devlet, gideri azaltıyorsa devletten daha devlet. Ağa’nın tutup tutmayacağı belli değil, ertesi gün de konuşmak istiyor çünkü. Öykü 1925’te yazılmış, yüz yıldır güncel. Yanına kitaba adını veren öyküyü koysak cuk oturur, Sicil Müdürü Cavit Bey yemekten sonra minderin üzerine uzanmış, uyudu uyuyacak ki memurlar için cuma öğle sonrası gayrı resmî tatildir, hiçbir iş yapılmaz, iş yapılması için telefon, yazı gelmez. Cavit Bey kıdemli bir bürokrat, yeni müsteşara bir mevzuyla ilgili yanlış yaptığını söyleyip adamın imzasını sildirmiş belgeden, gücü de var yani. Mendiliyle gözlerini kapatıp dinlenmeye çekilince dünya değişiyor hemen, gelen mektuptaki mebusluk teklifini değerlendirip meclise giriyor, basamakları bir bir tırmanıyor, son vukuatı memur maaşlarının artırılmasına dair teklif. Uyanınca hayal kırıklığı büyük, hizmetçisine bağırıyor, kahve içerse açılacak. Bir, maaşlar pek bir halta yetmemektedir, iki, herkes bağırabildiğine bağırmaktadır. Devletin hangi kademesi olursa olsun işler nanay, diğer yanda ezildikçe ezilen köylüler, kasabalılar, Esendal mutluluk veren şeyler okumayı sevse de yazmak için diğer yanda o kadar çok malzeme var ki eli gitmiyor herhalde, elinden önce aklı.

“Kızımız” gibi birkaç öykü var, safi yokluk değil de tırmalayanın zafere ulaşması olsun, ferahlık veren yaşam manzaraları olsun, muhtelif konu. Bu öyküde anlatıcının akrabalarından bir kız çocuğu, öykü uzunca olduğu için on yılları aşan atlamalar sırasında büyüyor tabii, evleniyor, okuyup yazması biraz yaya olsa da kafası çalışan eşi için iş bulmasını istiyor anlatıcıdan. Öyle çok uzaklara gitmelik memuriyet olmaz, adamı evden uzaklaştıracak türden hiçbir şey olmaz, tam gönlüne göre bir devlet dairesi varsa. Memur olmaktan başka çıkar yol yok, devlete sırtını yaslamak istiyor insanlar, ele geçirdikleri güç kadarınca eziyet edebilirler halka, etmeyebilirler, hikâyelere bakınca işini hakkıyla yapan karakter sayısı pek yüksek değil. Taze Cumhuriyet’in çözmesi gereken sorun çok, devlete karşı kendi korunma önlemlerini geliştiren köylünün kurnazlığı para ettikçe devlet daha da sıkıştırıyor, umutsuzluk yayılıyor toplumda. Hoş manzaralar da sunuyor arada Esendal, yazılış zamanlarına baktığımızda iki ağır öykünün arasına bir güzellik sıkıştırıyor, tabii yine toplumsal sorunları sezdirerek. “Gül Hanım’ın Annesi” diyelim, 1927’de konut sorunu. Kemal Ateş gecekondunun, gecekondulaşmanın olumsuzluklarını anlatan iyi romanlar yazdı, alt sınıfın tutunma çabalarını gösterdi, Esendal orta sınıfa, memurlara bakıyor, kriz ortak başlarda. Ankara’da bir otelde kalan devlet memuru çiftin küçük kızları dünya tatlısı, otelde oyuncak bebekleriyle dolanıyor, herkesle konuşuyor, annesiyle babasından duyduklarını insanlara söylüyor ki mahremiyet falan sallamadığı için sınırı aşıyor ama uzun süre kalmıyor zaten, mesken bulununca o da gidiyor, oteldekiler kızın bıraktığı boşlukla nasıl baş edeceklerini bilemiyorlar.

Şudur, İTC’nin kurduğu hükümetlerden birinin son derece tırt toplantısıyla ilgili öykü dönemin politik ortamının şahane bir özeti, eşini aldatan bürokratın kendini affettirmek için Anadolu’ya geçip Yunan işgaline karşı çalışmaya başlaması yine öyle, diğer yanda bireysel hikâyelerin devlete toslaması sürekli, yani Esendal karakterlerini devletle ilintili hale getiriyor bir şekilde, çoğu zaten devlet memuru olduğu için pek de zorlanmıyor. İyi öykücü hem, okunası.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!