Shan Sa – Tienanmen’de İsyan

Metnin orijinal adı Porte de la paix céleste, “göksel, ilahi barışın kapısı” gibi bir anlamı var. Ey, bu kitabın adı? İsyan hikâyenin çok küçük bir kısmında. Her şeyin fişeklendiği olay olarak önemli elbet de, odağa alınan iki karakterden birinin kaçışını, diğerinin kovalayışını görüyoruz hikâye boyunca, isyan çok gerilerde kalınca ne oluyor, kitabın adı cortluyor. Neyse, bir isyan var, şu sahneyle biliniyor, gerisinde halk ayaklanması korkunç biçimde bastırılana dek büyüyor. Zhao Ziyang’ı da anmalı, hikâyesi orada burada var, malum konuşması şurada, ordunun öğrencilere ateş açmasını engellemek için elinden geleni yapıyor ama Başkan ipleri koparıyor, Ziyang’ı görevlerinden alıp ev hapsine mahkum ediyor. 2005’te ölene dek on altı yıl mahpus Ziyang, Parti herhangi bir “yumuşama” veya “demokratikleşme” emaresi taşımasın diye gözden uzak tutuluyor, adı siliniyor ortalıktan. Böyle bir atmosferde genç öğrenci lideri Ayamei canını zor kurtarıyor, gerçi silah sesleri yükselirken arkadaşlarına katılıp onlarla birlikte ölmek istiyor ama denk geldiği insanlar caydırıyorlar, diğer yanda Zhao bu isyancı kızı aramakla görevlendiriliyor, izini sürmeye başlıyor. İşin ilahi kısmı Ayamei dağlara kaçtıktan sonra başlıyor, kırsalın kalbine doğru ilerleyince. Bakalım, baştaki kaosu anlatmalı ama şunu da söylemeli, Sa’nın metni gibi metinler Batı’nın borazanına dönüştüğü için bir, genellikle vasattan öteye geçmediği için -en kalabalık grup ortalama okur grubu, ona hitap etmiyorsa işi zor- iki kez zort. Fransa’ya göçtükten sonra Fransızca yazdığı ilk metin bu Sa’nın, çok önemli bir ödül de almış, sonra da unutulmuş çünkü olay sayımdökümü halinde kurulduğu ve bu kurulumu kıran bir yeniliği, sertliği, estetik kaygıyı diyelim, taşımadığı için vasata zor eriyor, öyle nitelikli bir yanı yok, düşük kalite macera romanı sanki.

O gece ordunun açtığı boşluktan yürüyor öğrenciler, Ayamei sessizliği paylaşırken öğrencilerden biri gelip kaçmasını söylüyor, yakalanırsa mutlaka tutuklanacak çünkü tanınan liderlerden biri. Xiao’yu tanıyor o an Ayamei, üç yıl önce Pekin’den ayrılıp taşrada üniversite okumaya gitmiş lise arkadaşlarından biri, ayakta zor durmasının sebebi yüksek ateşle birlikte açlık muhtemelen, açlık grevine katılan öğrencilere Ziyang’ın seslendiğini biliyoruz. Ayamei o gece orada katliam olmasından korksa da arkadaşlarının yanında kalmak istiyor çünkü onları sloganlarla oraya getirenlerden biri, öleceklerse hep beraber ölmeliler. Xiao ara sokaklardan birine sokuyor arkadaşını, yakınlardan silah sesleri gelince kalkıp koşmaya başlıyorlar ama çocuk yıkılıyor, Ayamei bir ağacın arkasına saklanıp az önce durduğu yerden geçen askerleri izliyor, Xiao kanlar içinde yatıyor yerde. Wang’a rastlamasa öldürülecek, şans. Nakliye şirketinde çalışıyor adamımız, okuyup yazmakla işi yok, siyasetle de yok ama bir şeylerin ters gittiğini biliyor ülkede, televizyonda Ayamei’nin arandığına dair haberi de izlemiş, kimselere görünmeden evine alıyor kızı. Büyük risk, eşi destekliyor Wang’ı, kızın gideceği yeri oracıkta belirliyorlar ve gecenin bir yarısında yola çıkıyorlar. Wang’ın kırsalda yaşayan ailesi, hatta ailesinin yaşadığı köy hemen hiçbir şey duymamıştır olaylarla ilgili, kimse Ayamei’yi orada aramaz. Köy faslından önce kızın amcasıyla yengesinin olaylara tepkisi var tabii, reddedildiğini bir kez görmeliyiz Ayamei’nin. “‘Ayamei, yavrum, senin için çok endişelendim! Evimizin önünde tüyler ürpertici çatışmalar oldu. Mermiler camlarımızı kırdı. Yere uzanıp kımıldamadan saatlerce öyle bekledik. Meydandan çıkmayı nasıl başardın? Gir çabuk içeri, gömleğin kan içinde kalmış…’” (s. 28) Gizlilik mevta, kapı önünde yüz iki saniye kaygı muhabbeti, bir de olabilecek en dandik şekilde. Yengenin kızı evden şutlaması da en az bu kadar dandik, bir de Wang’ın kendini tehlikeye atması var ki nasıl açıklanır bilmem, adamı ailesiyle birlikte pof diye yok ederler ama yüreğe dikiz, tam bir kurban modunda dolanıyor. Nitekim kızı götürüp köydeki ailesinin yanına bıraktıktan sonra komşuları ispiyonluyor, içeri alıyorlar Wang’la eşini, kadın belki yaşamları kurtulur diye kızın nerede olduğunu söylüyor. Ayamei’nin hikâyesi yarılanıyor böylece. Zhao’nunki açlıktan kurtulmaya çalışan yoksul halk çocuklarının tipik hikâyesi: Çin’in güneyinde yaşayan fakir bir köylünün ikinci çocuğu Zhao, sekiz kardeşi daha oluyor, açlık kol gösterince yallah orduya. İlk yıl çok zor geliyor Zhao’ya, uykusundan hıçkırarak uyanıyor, alışamadığını gören teğmenin konuşmasıyla hemen toparlıyor tabii, varlığını Çin varlığına armağan ediyor. “‘Gerçek bir asker olmak için, kendi rahatından ve mutluluğundan özveride bulunmayı bilmek gerekir. Bir asker, küçük bir aileyi kaybeder, evet; ama karşılığında çok daha kalabalık bir aile kazanır: Halk, babasıdır onun, askerlerse erkek kardeşleri.’” (s. 19) Öğrencilerin neyden vazgeçtiğini anlayamaz bu yüzden Zhao, ülkenin en iyi okullarında okuyorlar, aileleri yanlarında, yiyecekleri var, isyan etmeleri kıymet bilmezlik, devlet babuşa haksızlık değil mi? Başkente gönderildiği zaman denk geldiği öğrencilerin ne istediklerini öğrenince uzaklaşır yanlarından, bir iki gün sonra malum meydana doğru ilerlerken öğrencilerin arasında kalır asker arkadaşlarıyla birlikte, bindikleri araca benzin dökülür, alevler etrafı sarar, her yandan darbe alan Zhao silahını çekip rastgele ateş edince kalabalık dağılır, hastaneye kaldırırlar teğmeni. İyileşecektir, Ayamei’yi bulması için görevlendirilir bu kez. Soruşturmayı derinleştirince Wang’a ulaşır, sonra köye. Ha, Ayamei’nin evine gidip günlüğünü de bulur, okumaya başlar, kızın hayal gücünden çok etkilenir. Çok hisli, adeta bir duygu kumkumasıdır Ayamei, incedir, hassastır, kalbi kırıktır bir de. Zhao düşmanı anlamaya çalışırken onun da kendisi gibi bir insan olduğunu fark eder falan, klişe şeyler işte.

Annemle babam, büyükanneme, diğer aydınlarla birlikte taş taşımak, toprak kazmak, ağaç budamak ve en yorucu işlerde çalışmak zorunda olduklarını söyleyip yakınıyorlardı.” (s. 48) Mao’nun işi, günlüklerde bir iki ilginç ayrıntı var böyle, başkaca ilgi çeken mesele Ayamei’nin dağda yaşayacaklarının ipuçları. Göl kenarında kurbağalarla vakit geçirmeyi seviyor, balıkçıları izlemeyi seviyor, doğayla iç içeliği seviyor kısacası. Zhao’nun köye geldiğini öğrenince köyün delisi olarak görülen küçük çocuğun rehberliğinde kaçıyor, dağlarda yaşamaya başlıyor. Tapınağı bulması şans eseri değil tabii, çağıran bir ses var kulaklarında, çocuğun sessiz eşlikçiliğinde derinliklere iniyor da heykeli buluyor. Kadim zamanlardan kalma bir tanrıça, kimileri dağın ruhu olduğunu söylüyor, Zhao’ya rehberlik eden avcıdan dinliyoruz hikâyeyi. Oranın yerlisi adam, yıllarını dağda geçirmiş, kızı gördüğünü söyleyip Zhao’yla ekibini patikalara sokuyor, esas yolu arayıp bulamadığında şaşkına dönüyor. Romanın en ilginç kısmı. Çocukluğundan beri oralarda dolanıyor, avcunun içi gibi biliyor her yeri, tapınağı da biliyor ama yabancılara gösteremiyor çünkü patika kayıp. Görsel şölen mi demeli finale, Zhao adamın kafayı yiyip yemediğini anlamaya çalışırken dürbünüyle etrafı kolaçan ediyor, bakıyor ki avcının yürüttüğü yerlere yakın bir noktada hareket var. “Dürbününü ayarladı ve ötede uçsuz bucaksız kıpkırmızı bir yer olduğunu fark etti. Kocaman taşlar, dağdan koparak boşluğa yuvarlanıyorlardı. Ansızın tuhaf bir şekil belirdi. Zhao, ateş kırmızısı bir elbise giymiş bir kadın gördü. Kadının, kaç içinde kalmış çıplak el ve ayaklarını net olarak seçebiliyordu. Sonra gür saçlarını ve kırmızı ipekten, yırtık pırtık olmuş eteğini gördü. Kadın başını çevirdi.” (s. 120) Kilometrelerce mesafeden göz göze gelirler, Ayamei tanrıçanın kapıyı açmasını istemiştir nihayet, göklerin kapısı aralanır aralanmaz yukarılara. İyi final, diğer kısımlar da aynı düzeyde olsaymış keşke.

Eh, denk gelen okusun, aramaya lüzum yok.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!