Birol Keskin – Albatroslar

Özellikle son on yıldır, açık bir cezaevine dönüştürülen bir ülkede yaşadıklarının farkında olmayan, küçük dünyalarına hapsolmuş kimileri ‘Yeni Sesler’ dizisinin önemini, işlevini anlamadıkları gibi, bu ‘direniş edebiyatı’ ürünlerini ‘hapisane edebiyatı’ deyimi ile küçümsemek istediler. Oysa ülkemizdeki ‘direnişin’ önemli alanlarından biri de yazma ‘eylemi’ idi. ‘Yeni Sesler’ dizisi, gerek insan hakları mücadelesinde gerekse kapalı kapıların yeni yazarlara açılmasında önemli bir işlev gördü. Bizim yaklaşımımızı benimsemeyen yayınevleri de kapılarını yeni yazarlara açtılar.” (s. 1) 1989 Akademi Kitabevi Öykü Özendirme Ödülü, ardından çok geç gelen özgürlük, gerisi hayat. Başka öykü kitabı yok Keskin’in, bir de şiir kitabı. Kurmacayla ilişkisini sürdürseymiş keşke, en azından bir iki kitap daha, iyi bir kurgu zekâsıyla kurulan bağın kopması yakın arkadaşın uzaklara taşınması kadar üzüyor. Olmadı, yine konuşulur onunla, hiç konuşmamasıya ayrılık kadar diyeyim. 1977’de Ankara Hukuk’u kazanmış Keskin, 12 Eylül’le birlikte yirmili yaşlarını içeride geçirmiş, çıktığı zaman Dokuz Eylül’den mezun olup avukatlık yapmaya başlıyor. Yazmayı sürdürüyor ama yayımlatmamış herhalde kurmaca metinlerini, Yenigün‘de gündeme dair yazılarını bulabiliriz, Tunç Soyer ve Şenol Aslanoğlu’nu ziyaretine dair yazısına bakılabilir. Öykü? Belki o yılların sıkıntısını geride bırakma isteği. Belki. Anlaması mümkün olmayan şeyler, hapishaneyle ilgili her yorum aşırıya kaçmaya meyilli, bir nevi cüret. Öykülerinde sık sık karşılaşırız, ayrılıklarla doludur anlatıcıların yaşamı, özledikleri Fulya vardır, kitap Fulya’ya ithaf edilmiştir bu arada, ayrıca bir sürü insan, dışarıda gündelik yaşamın akışından ayrı düşünce hasretle boğuşmak içerinin gündeliği olur. Yengi uzak, zamana bağlıdır, kitaplardan güç almayınca zordur bir de, bu sebeple Keskin’in öykülerinde, kitabının adında dahi göndermelere rastlarız, Baudelaire’in “Albatroslar”ı, şairin fırtınada uçan veya gülen bulutlar kralına benzemesi, gemicilerin güverteye indirip çirkin, sümsük hale getirdiği kral. Öykülere geçmeden önce bir iki şey: Derlemeler yapıldı, müstakil kitaplar da çıktı, hapishanede yazanlar dünyalarını okurlara açtılar, iyi metinlerini okuduk da Murat Saat’i anmadan geçemiyorum, okurları en iyi arkadaşlarıdır. Diğer konu övgüler, 12 Eylül’ün her türlü değerin üstünden bir buldozer gibi geçmesine rağmen insanlık değerlerine bağlı gençlerin yetişmesini engelleyememesinden, Birol Keskin’in öykülerini okurken bunları düşündüğünü söylüyor Alpay Kabacalı. Eleştirilerini dikkate aldığım iki üç isimden biri Kabacalı, kalemi serttir, kişiye göre yumuşamaz, Keskin’i beğenmesi hoş. Adnan Özyalçıner öz-biçim dengesini korumasından bahsetmiş Keskin’in, gerçekten ne duygusal pozlar, ne biçimsel taklalar, Keskin sıkı bir bütünlüğü gözetmiş. Ülkü Ayvaz, hakkı yeterince verilmemiş yazarlardan biri, “Birol Keskin’in öykü ile gösterdiği çabanın ilginç ürünlerine yenilerinin ekleneceğinin beklendiğini” söylemiş, ama, maalesef, beklemekle kalmış mevzu. Öykülere gelelim artık, “Albatroslar”, koğuşun penceresinden görülen onca kuşun devinimi, içerinin ve dışarının farklı zamansallıkları. “Eğer hâlâ deli edemedilerse bir gün mutlaka deli edeceklerdi onu bu kuşlar ve o deli olduğunda bunun delirmeye elverişli bir zeminde bulunduğu için mi yoksa kuşların inatçı, güçlü ötüşlerinin sonucu mu olduğunu hatırlayamayacaktı.” (s. 7) Anımsamanın, giderek geçmişin kendisi olmanın acelesi çünkü saatlerce şakıyorlar, tel örgüleri ve duvarları aşıyor sesler, bazen korodan geliyormuş gibi, trajedilerden parçalar. Dayı konuşuyor, söylemesi zor ama bir gün öğrenecek zaten anlatıcı, kendisinden aylarca haber alamadıkları zaman kardeşi istemiş, getirsin oğlunu, bulsun çıkarsın neredeyse, hapiste olduğunu duydukları zaman kalp krizi geçirmiş. Konuşamıyor anlatıcı, dayısı açık açık söylüyor işte, annesi onun yüzünden ölmüş, körfez artık annesinin gözleridir, bakmanın yasaklığı sırf parmaklıklardan değil artık. “Geçmişi ve geleceği yoktu veya o bulunduğu nokta geçmişinin ve geleceğinin ortasıydı. Onu her saniye geçmişine ve o anına ve dışarıya ve içeriye götürecek -getirecek gözle görülebilir, elle tutulabilir, işitilebilir nesnel verileri vardı. Bunların hiçbirisinden kopamıyordu. Duvardan uzaklaştıkça kuş seslerinin yerini başka sesler alıyordu: Hayvan sesleri, hayvan gibi insan sesleri… insan gibi hayvan sesleri.. insan gibi insan sesleri.. sonra mekanik sesler: Kilit sesi, demir sürgünün sesi, sonra donuk tok sesler: Postal sesleri!” (s. 8) Düşünceler, “diye düşündü”ler çok mu, düşünmekten başka ne girebilir metnin kapısından, kristalize duygular, yontu duygular, “hava hacmi yüzsekiz adım küp”se öyküye verilen hasardan söz edilebilir mi, başka bir yaşam türünün öykülerinde başka bir estetik hüküm sürüyorsa, yazarın yazma koşullarının öyküye eklemlenmesi için ne diyebiliriz, kâğıtların başına ne geleceği bile belli değilken, küreyi kusursuz tutmanın kaygısı tamam da küre küre değil içeride, belki küp. Besbelli küp, böyle “de” okumalıyız, iki anlatı formunun iç içe geçişini görmemiz gerekiyor. Malraux’nun İnsanlık Durumu uçurum rüzgârlarıyla çevriliyor kendiliğinden, sayfaları albatroslar görüyor, anlatıcının yazdıkları üzerindeki etkisini rüzgârla bileceğiz. “Önce Sen”i küreye yakın buluruz, niyet öyledir, bu durumda olumsuz eleştiriler ıskalamaz metni. Nadir Nadi’nin Holokost’la ilgili yazısı temel, üzerine öykü. Wolfgang zorlamış anlatıcıyı, gidip Nürnberg’de anlatacak şahit olduğu dehşeti. Gaz odaları, çocuklar ve anneler, yıkanacaklarını düşünüyorlar içeri girerken. Gaz yayılmaya başlayınca dram artık, tiyatro sahnesi, çocuklara tiratlar, annelere sevgi sözcükleri, son derece bilinçli, teatral. Öksürmekten konuşulamaz oysa, sahne yaratmak sıkıntılı iş. Nazilerden kaçıp dağlara sığınmak, antifaşistlerle birlikte çatışmak, Almanları adım adım geriletmek sonra, ilk bölümün geneli bu mücadeleye ayrılmış. Sonda yazarın notu, Nadir Nadi’nin makalesinden başka “yiğit devrimci Mustafa Özenç”in bir şiirinden yararlanmış Keskin, her ikisine de bu konuda danışamayacağı koşullarda bulunduğundan bildikleri üzerinden yazmış öyküyü. Bir de şu, Nadir Nadi hayal gücünü biraz zorlayan herkesin o günkü dünyayı kocaman bir gaz odasına benzetebileceğini söylemiş, Keskin öykülerinin yoğun atmosferidir, bir gaz yok çünkü.

“Üç Mektupta Hüzünlü Bir Aşk Hikâyesi”, hüzün az kalıyor. İlk mektupta anlatıcının ailesinin fotoğrafı alması, en azından ellerinde bir fotoğraf var, ayrıca baba hayıflanmış, insan içeri girer de babasına demez miymiş “gelinine sahip çık” diye, adam edememişler oğlanı, anne de okumaya gönderdiği için pişman, okulu batsınmış, başına ne işler gelmiş yavrusunun. Erendiz’e yazıyor anlatıcı, son gelişmeler öyle, aşk zaten tek dayanak, prangaları eskiten şey. Korkuyorlar, eskiden hiçbir şeyden korkmazlar, atılırlarmış ama, buldozer işte. İlk mektubu tam yollayacak anlatıcı, Erendiz’den mektup geliyor, hüzünlü bir dille anlatıcı Kemal’den ayrıldığını bildiriyor Erendiz. Yıkım. İkinci mektuptan itibaren günceye benzer bir yapı, acı her gün yenileniyor, üstelik paylaşmak, göstermek yasak çünkü içeride ayıp bu, kınanıyor, zayıflık göstergesi. Kimse kapısını açmıyor hem, kabuk pek tutuluyor ki direnç düşmesin. Bir mektup daha, belli ki 1988’de yazılmış, Kemal’in çıktığı yıl, ikinci mektuptan kaç yıl sonraysa. “Erendiz, sevgilim. Seni günlerce aradım. Sonunda buldum. Sen, o ve çocuğun el ele evinize geldiniz. Köşe başındaki bakkalın çatısı altından gözledim sizi.” (s. 47) Veda, mutluluklar, üç mektubun sonu. Anlatıcılık görevi toruna geçiyor, ninesinin verdiği mektupları okuyor anlatıcı, yıl 2017 artık, gidip Erendiz’i arıyor, soruyor ama bulamıyor bir türlü. Düşsel bir sevgili miydi, gizli saklı tutulan bir sevda mıydı, anlatıcı günlüğüne yazdıktan sonra tamamen kapıyor defteri, hikâye mektuplarda kalıyor öyle. Fulya’ya bağlanışı, bağlanıp bağlanmayışı diğer öykülerde.

Tekrar basılmaz böyle kitaplar, sahaflardan bulunabilir. Denk gelen okusun, öykü görgüsünü genişletsin.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!