Kadıköy Hacı Şükrü Sokağı’nda Dibar Gırtaran nam bir okul varmış, Barlar Sokağı’nın bir üstü, Özer oradan mezun. Bu okul Yeldeğirmeni’nde kurulmuş ilk, adı o zamanlar Sultanyan’mış, 1910’lar herhalde. Bunların yerlerini gösteren plaketler mi çakılır, internet siteleri mi kurulur, bir şey yapılması lazım, mesela Yeldeğirmeni’ndeki karakolu da merak ediyorum ama bir iki fotoğraf haricinde pek bir bilgi yok. Neyse, Haydarpaşa Lisesi’ne devam etmiş Özer, Ticari İlimler Akademisi’nden mezun olduktan sonra ticaretle uğraşmış, 1994’te hayatını kaybetmiş. Şurada ayrıntıları var yaşamının, lisedeyken yazılarının yayımlanmaya başladığını, yarışmalarda ödüller aldığını görüyoruz, övülmüş bir güzel, başarılı bir yazar Özer. Ara Güler’in çektiği fotoğrafına bakıyorum, başarılı bir yazar olsam öyle poz verirdim ben de. Diyalogları sallanır, bilgi topakları atar gerçi, karakterlerin tirada başlamamaları için totem falan yaparız ama konuşturmayı sever Özer, anlatıcısını da serbest bırakınca öyküler şişer. Başka bir şeye bakacağız, Ermenilerde iş hayatıdır, işçi sınıfının dertleridir, kültürel yaşantıdır, ilginç şeyler çıkıyor. “Tami” mesela, genç Orhan Kemal’e ilham verebilecek bir öykü. Okul yaz tatiline girecek, herkes tatilde nereye gideceğini konuşuyor da Aramig sessizce dinliyor, sınıfta kalacağı için hem papara yiyecek hem de yazın çalışmak zorunda kalacak, eve üç kuruş da olsa para getirmesi lazım, ailesi yoksul. “Hem tembel hem kavgacı”ymış müdürüne göre, oysa haksızlığa uğradığı durumlarda kekemeliği yüzünden derdini anlatabilse sorunları büyük ölçüde çözülebilirdi. Çözülemedi, terzi Müsü Tateos’un yanına çırak girdi. Müşterisi çok, eşinin köpeğini etlerle besliyor Tateos, boş zamanlarında da Aramig’i eziyor bir güzel. Günün hikâyesi, Aramig komşu dükkânların çıraklarından, patronundan şamar yer, kendine hakim olup uçan kafa atmaz insanlara, fakat köpeğin etlerinden ağzına üç beş atarken patrona yakalanıp sopa yiyince dayanamaz, siyah süngeri alıp köpeği baştan aşağı siyaha boyar. Tepede gri, basık bulutlar. Ticaret çok acımasız, Tateos’un yürüttüğü ilişkilerden anlıyoruz, işçi gençlerin de en az o kadar acımasız olduklarını görüyoruz, gaddarlık resmen. “Reşat Altını”nda yine patron dehşeti, gençlerin iş kaygıları. Aramayis Tsındzalyan askerden döneli beş ay geçmiş, iş bulamamış, iki yabancı dil bilmesine rağmen durum fena. Uyuz babasının tanıdıklarına gidecek en sonunda, boyun eğecek, başka çare yok. Bir vapur seyahati, bir İstanbul manzarası var, tadından yenmez ki özellikle betimleniyor, Karaköy İskelesi’nin oradan Eminönü, Mahmutpaşa Yokuşu, nereye giderse artık. Nereye, Sultanhamam’mış. Tanıdıklar pek de iyi konuşmuyorlar Aramayis’in babası hakkında, “Boru Hayg” diyorlarmış çok ve boş konuştuğu için, bir de oradan darbe. Berbat bir halde dönüyor eve, camı açıyor, aşağı bakıyor Aramayis. Atlasa atlar. O sıra, azıcık bunamış ninesi altından bahsediyor, kötü günler için sakladığı altını verecek torununa, kötü günler geldi çünkü. Cam açık, perdeler havalanıyor, Aramayis atladı mı? Vapurda gördüğü kızlarla konuşamadıktan sonra yaşamanın anlamı yok, ertesi gün iş bulabileceğini umuyorsa var, altın da bir süre götürür hani. “Yeğisapet Hanım’ın dolması” Özer’in en iyi öykülerinden, biçimce de sağlam. Üsluba örnek: “Kınalı’nın denizi henüz sabah uykusundan uyanmamıştı. Karşıdan, Maltepe tepelerinin ardından yusyuvarlak, ateş rengi güneş yeni yükselmeye başlamıştı. O sabah Yeğisapet Hanım, kocasını ilk vapurla işe yolcu ettikten sonra erkenden mutfağa girmişti. Ertesi gün, cumartesi, öğle yemeğine misafir gelecekti.” (s. 29) Siran gelecek, kaç yıllık tanıdık, hiçbir şey hazırlamamasını söylemiş de Üsküdar’dan kalkıp gelecek torunlarıyla, bir şeyler yemeden olmaz. Hem arkasından laf ettirmez Yeğis, hayat pahalılığından şikayet etse de maharetini gösterecek, kuracak sofrasını. Bunak annesi söyleniyor bir yandan, ne gerek var sidikli Siran için onca hazırlığa, oysa Hovsep de gelecek yirmi yedi yılı bir adımda aşıp, eski heyecanları uyandıracak. Dolmanın yapılış aşamaları, anneyle muhabbet, Hovsep’le yaşadıkları maceralar, hepsi iç içe geçecek, katmanlar halinde ilerleyecek hikâye. Hayal kırıklığı tabii, dolmalar yanar, anne iyice tatsızlaşır, Hovsep de yaşlanmış, göbeklenmiş bir adam olarak çıkacaktır Yeğis’in karşısına. Herhalde. “‘Ne olacak? Ermeni’nin kabalığına Amerikalınınkini de katarsan bundan başka ne beklersin?'” dedi kendi kendine.” (s. 36) Yıkılan hayaller, bir örneği de “Karnig Abi”de, Zeki Müren’i dinlemeye giden çiftin yaşadıklarıdır. Karnig işten eve geldiğinde müjdeyi verir, hemen hazırlanmasını ister Nazig’den, gazinoya gidecekler. Piyango çıkmamış, paraları yine kıt ama gazinonun şef garsonunu iyi tanıyor Karnig, adam davet de etmiş, o gece istikamet Boğaz kıyısı. Araya dereye sıkışmış yaşlılık yine, geçmiş günlerin özlemi, küçük kırgınlıklar. “Aslında karısı şişmanlamıştı. Elbise geriliyor da geriliyordu. Etleri sutyenin askılarından taşıyordu. Bir an karısına rejim tavsiye etmeyi düşündü; ama bu fikrinden hemen vazgeçti. Biliyordu, yine şişmanlama zayıflama konusunda uzun uzun tartışacaklar, tatsızlık artacaktı.” (s. 39) Nazig de eşi için aynı şeyi düşünüyor aslında, gençlik zamanları kıyıya gittikleri zaman geri gelmeyecek, tersini umuyorlar. Mekân şalala, Karnig iki kadeh içtikten sonra coşuyor, şarkılara eşlik ederek etrafındakileri rahatsız ediyor, içtikçe daha da coşuyor, şef garsonun mutlaka yanına gelmesini istiyor diğer garsonlardan. Gazino kalabalık, çalışanların işleri başlarından aşkın, şef garson Karnig’e sallıyor bir güzel, üç kuruş parayla gelen adamın ayağına o yoğunlukta gitmeyeceğini söylüyor. Karnig bunu duydu mu, marş eve, üstelik daha Zeki Müren çıkmamış bile sahneye. Beş binlik atıyor masaya, maaşın yarısını mı bıraktı ne yaptı artık. Masaya gelen dansöze binlik sıkıştırması da acayip, Nazig sağlam kalaylıyor da hiç oralı değil adamımız, parlak günlerinden kalan dostuna da selam ediyor o ara: “Ayrık bacakları arasında, sağ ve sol ellerinin işaret ve başparmaklarıyla, hâlâ çatallı ve yarım yamalak idrar akıtan kırışık et parçasına yön vermeye çalışıyordu. Derin bir nefes aldı. ‘Ulan, birlikte dünyaya geldik, birlikte büyüdük, gel gör ki sen benden önce geberip gittin’ dedi üzüntüyle.” (s. 43) “Video Karşısında”, düşünüyorum da eşit ölçüde açmaya çalışıyor sahneleri Özer, bu yüzden anlatıcının anlattığı hikâye kadar anlatıcının -anlatı zamanının- hikâyesi de var metinde, dolayısıyla iki zaman çizgisinin kesişim noktalarını oluşturan birkaç anı, obje, her neyse, mutlaka mevcut. Nedir, video bu sefer, Hampartsum Hasgülyan yaşlanmış artık, yazdığı üç beş şey ses getirdikten sonra ne yazacağını düşündüğünde çocukluğuna dönmekte acele ediyor zira kaçabilir elinden, Serço ile yaptıkları serserilikleri bir unutsa eşinin laklakasını çekecek bütün gün, oysa kapanıp yazmaya başladı mı… Gençlik işte, yer Moda mı, bir salon, evlenecekler, düğün var, Serço’yla birlikte tuvaletin duvarında bir delik açıp manzara izleyecekler. Video gibi bir şey, Serço’ya güzel popo denk geliyor ama Hampig baktı mı buruş kırış bir manzara. Yaşlı kadın girmiş tuvalete, Serço kasten bırakmış izlemeyi, neyse ki Hampig’in eşi videoya bir seks kaseti koymuş da telafi edecek o popoyu yıllar sonra, bilmeden.
Diğer öykülere bakıyorum, dağ başındaki yol inşaatında çalışan işçilerin hesaplarını tutan iki muhasebeciden birinin nasıl aldatıldığını anlattığı hikâye olsun, Sirkeci’den Kınalı’ya giden vapurda karşılaştığı ilkokul arkadaşını kardeşine “yapmaya” çalışan adamın tokatlanması olsun, toplumun ciğerinin filmini çeken öyküler. 1950’lerin İstanbul’undan manzaralar, hoş. Denk gelen okusun.











Cevap yaz