Selim İleri’nin abartılı yorumlarından başka arka kapaktaki “ezber bozan roman” iddiasına da eğilmeli. Sırf Derviş’in romanlarında değil, dönemin pek çok romanında da rastladığımız türden bir karakter Sârâ, güzelliğini kullanarak zenginlerden birine yamanmaya çalışıyor, bu uğurda pek çok erkeği mahvediyor. Bildiğimiz ezber yani, bozucu bir karakter gelişimi, hikâye evrimi yok. Ayyaş bir memurun kızı Sârâ, çocukluğundan itibaren yoksulluğun ne kadar kötü olduğunu anlayacağı çok şey gelmiş başına, arkadaşları hunharca harcarken onun cebinde beş kuruşu yok, Beyoğlu’ndaki dükkânların vitrinlerinde onca güzel kıyafet, o kıyafetleri giyen onca zengin insan, Sârâ uzaktan izliyor sadece. Film yıldızlarına ölüp bitiyor, yakışıklı adamlara değil de paralılara yanık, azıcık umut vadedeni bile daha iyisini bulduğunda dehleyebiliyor, planı bile hazır: zamanında birlikte gezindiği, mağazalarda birlikte iç geçirdiği arkadaşlarından birine Pera’da rastlayınca şaşırıyor, kız pislik içinde, pespaye, polis gözetiminde götürülüyor. “Benim gibi olma, o vitrinlerden uzak dur,” diyor kız, kaptığı hastalıktan bahsediyor az, korkunç bir sahne ama ne yapacağını biliyor Sârâ, arkadaşı gibi bedenini parça parça satmayacak, “bütün haliyle” en kodamana okutmaya çalışacak. Dikkatli, Demir neler döndüğünü anlamak için evine geldiğinde ortaya çıkıp afişe olmayacak millete, annesi aracılığıyla söyleyecek artık birlikte görünmemeleri gerektiğini, dedikodu çıkar da kodamanın kulağına giderse olacak iş de olmaz. Kısacası bir tür kadın özgürlüğünden bahsetmek, eh, elbet mümkün ama öyle devrimci bir durum yok. Annesiyle babası daha çocukluğundan hazırlamaya başlıyorlar Sârâ’yı, ev işi yaptırmıyorlar, Mahmure Hanım’ın elleri kraterlerle doluyken kızınınki pamuk gibi. Hayatları kurtulacak, bir Sârâ’ya güveniyorlar, Mahmure Hanım zamanında eşi için avukatın biriyle birlikte olduğu zaman anlamış dünyayı Sârâ, güçsüz babası gibi erkeklerden uzak duracak, annesi gibi hatalara sürüklenip küçük işler için sunmayacak kendini. Büyük ikramiye nerelerde olabilir, Sârâ arayacak. Bulacak da. Ne diyor, yalnız kendini seviyor, aşk diye bir şey yok, dünyada en önemli şey para çünkü istediği gibi yaşaması için para lazım. Derviş “tefrika gereği” yüz sekiz milyon kez değiniyor bunlara, sonuçta okurlar başlangıçtan on gün sonraki bölümden başlamış olabilirler okumaya, bilgi vermek lazım, ayrıca unutan olur karakterin özelliğini, hemen yapıştırmalı. İmza teknik yine, iki üç cümlelik paragraflarla tansiyon yükseltmece, kafada ışık çaktırmaca: “O hiç öyle sevilmiş miydi? Dört muzu birden ağzına tıktığı olmuş muydu? Elbette olmamıştı! Erkek öyle bir şey yapmazdı! İkisini burnuna sokardı önce! O zaman, o zaman sevilmediğini anladı Gülefşan, kafasını nevresime sokup yorgan taklidi yapmadan sakinleşemeyecekti.” Neyse, terazinin bir kefesinde Sârâ’yla Demir duruyor da diğer kefeye bakalım, hikâye orada başlıyor: Haramilerin sosyeteyi, milletvekillerini, bilmem kimleri topladıkları eğlencelerden birindeki tipleri tanıyoruz önce: Şair Fahir arada üç beş şiir yayımlatıp nam yapıyor, entelektüel kontenjanından giriyor öyle cemiyetlere, ona buna viski ısmarlatıp bohem bohem takılıyor. Garsonların aşağılamalarına kulak asmıyor, elini masaya vurup viskisini istedi mi karşı çıkamıyorlar, hamisi var mutlaka. Pervin ve Şevkiye, sıklıkla karşılaştığımız insanlar, birileri eğlenceli şeyler söyler de bunlar el çırparlar, çocuk gibi gülüşürler, keyiflerine bakarlar. Pervin bir profesörden boşanmış, anlaşamadıklarını söylemişler de asıl nedeni merak ediyor herkes, kesin bir dejenerasyonun sonucu. Pervin eşiyle on senedir ayrı yaşıyor, eşinin Yahudi metresinden iki çocuğu var. “Mazbut” insana rastlanmıyor öyle ortamlarda, kokuşuk burjuvazi hatta burjuvazi bile değil, türedi zenginlerin para saçtığı bir topluluk. Sârâ’nın evleneceği adam parayı et kaçakçılığından bulmuş, ilgili kişilere mama yolladıktan sonra işlerini yürütmüş, semirmiş de hayvan gibi olmuş. Fiziksel bir arızaları da oluyor Derviş’in vurguncu karakterlerinin, çirkinlikleri bedenlerine vurmuş sanki. Vahdet’le Nazan’a gelelim, iki yanlış eşleşmeden bir doğru eşleşmenin çıkabileceğini gösterecekler. Vahdet tey gidip Fransa’da okumuş, felsefeyi ezber edip dönmüş, dergilerde çıkan yazıları pek rağbet görmüş bir genç adam, eli yüzü düzgün ve tesadüftür, o da aşka meşke zerre inanmıyor, yaşamın beyhudeliğini kalpler kırarak gösteriyor. Nazan’ı uyarmışlar da kapılıp gitmiş, Vahdet’in yörüngesine girince türlü aşağılamalara rağmen ilişkiyi sürdürmüş. Bugünden bakınca toksik ilişki basbayağı, Vahdet bir itiyor, bir çekiyor, tıpkı Sezen Aksu’nun şarkılarındaki anlatıcı gibi dengesiz. Egzistansiyalizmin etkisindeki Vahdet sevginin, aşkın ne olduğunu düşünüyor, bulamıyor, oyunlaştırıyor yaşamı, Nazan yeterince kırıldıysa yakınlık gösteriyor, azıcık olsun gülümsüyorsa hemen mahvediyor mutluluğu. Nazan bir edebiyat hocasıyla evlenmiş, aşk evliliği, adam öldükten sonra boşluğa düşmüş de Vahdet’e rastlamış işte, eşine duyduğu aşkı unutuvermiş. O dönemin ilişki dinamikleri besbelli: üç beş sözün sonucunda evlenilebilir, duyguların pörtlemesinden önce mutabakat yapılır ki niyetler üzerinden bir temel oluşsun ilkin, gerisi gelir. Evlenmek önceliklidir, birlikte yaşama tecrübesi veya sevgi sonradan edinilecektir. Bir sözden doğar evlilikler yani, haliyle oyunlar da, herkes her şeye inanmaya son derece meyillidir, güveniverirler birbirlerine. Deli gibi eş arar insanlar, mutlu olmanın tek yolunun evlilikten geçtiğini düşünürler. Vahdet hariç, o sadece yaşar ama kolaylıkla kandırır işte Nazan gibi aşkı, sevgiyi, emeği falanı filanı bilenleri. Et imparatoruyla Sârâ’nın düğünlerinde boy gösteriyorlar, Nazan katlanıyor, Vahdet eğleniyor. Sonra Demir’i görüyorlar, doktorun oğlunu, Vahdet çocuğu tanıyor da neden öyle deli gibi dolandığını bilmiyor. Nazan bir ara odasına gittiğinde ışığı bir açıyor, karşısında Demir, yeni evlilerin odasına girdiğini sanmış. Silahıyla iki el dan dan, Sârâ’yı öldürecek zira kadın mahvetmiş her şeyi, evleneceklerken en berbat şekilde ayrılmış, deli gibi bir şey olmuş Demir de. Gerisi biraz komik, dışarıdaki curcunayı duyar duymaz silahını çekiyor Demir, mevzuyu anlayınca kapıyı açmasını engelleyen Nazan’la boğuşuyor, derken dan! Odaya geliyorlar, Nazan yerde, omzundan kan akıyor. Yallah “imdat arabası”yla hastaneye. İki bölüme ayıralım romanı, ilk bölüm bitti.
Demir ziyarete gelmeden önce mektup yazıyor, skandalı saklayan Nazan’a binlerce teşekkür. Kendini vurduğunu söylemiş Nazan, Vahdet’in iğrenmesi pahasına, gerçi hastaneye kalktıktan sonra kendini sevilesi mi buluyor, kıymet vermeye mi başlıyor yaşamına, neyse artık, yaşadığı aşkın ne kadar zottirik olduğunu anlıyor. Acımasız birine nasıl âşık olabilir, nedir, hele Demir gibi duygusal, çılgınsı, hukuk öğrencisi yani akıllı bir gençle tanıştıktan sonra? Çözülmedir artık, Vahdet giderek uzaklaşan Nazan’ı bir iki dürter, Demir’le münasebetini öğrendikten sonra dozu artırır, bu arada Sârâ’ya da kanca atacaktır ve tutturacaktır da, yine Nazan’dan vazgeçmeyecektir çünkü, o ne cüret, Nazan nasıl öyle düttürü birini sevebilir de Vahdet’i sevmeyi bırakabilir? Kafayı yiyecektir adamımız, Sârâ’yı bir eğlencenin ardından deniz kenarına götürür, sevişirler bir güzel, gecenin sonunda yanında horlayan et imparatoruna bakar Sârâ, mutsuzluğunun parayla da geçmeyeceğini anlar. Aşk yoktur aşk! Vahdet de boşa düşer, diğer yanda Nazan’la Demir spektaküler bir ilişkiye yelken açmışlardır, hayırlı olsundur.
Kültürel sermayesi yoktur Sârâ’nın, bu sebeple o hayalini kurduğu kraliçeliğe erişmesine rağmen cemiyetteki grupların sohbetlerine katılamaz çünkü söyleyecek tek bir sözü yoktur. ABD’de başkanlık seçimleri konuşulur, edebiyat konuşulur, ne konuşulursa konuşulur, dinlemez bile Sârâ, sıkılıp uzaklaşır. Vahdet yazılarının kalemi değildir sanki, son derece yüzeysel bir adam olarak dolanır ortada. Demir aşktan kafayı yemese iyidir, Nazan’a göre her türlü iyidir, hani silah çekip vurmaya meyyal bir çocuk ama sevdadandır, sevdadan. Aşk nereden gelirse gelsin güzeldir, kurşuna hedef olmak mühim değildir karşılığında, ne bileyim. Derviş’in sıradan romanlarından, dönemine göre yenilik taşıdığı da söylenemez, Selim İleri’nin neden o kadar yangın yaptığını anlamadım.











Cevap yaz