Nurdan Beşergil – Rüzgâr Çıktı

Yirmi beş asgari öykü. Her ilginç fikri öyküleştirince böyle oluyor, tek bir sese onca öyküyü tıkınca. İkiye ayıralım, tuhaf kurumlarla, örgütlerle dolu öyküler bir yana, insanlık halleri diğer yana, tamamdır. Roman için söylenir biçimin, tonun önemi, yani her romanın kendi özgüllüğüyle doğduğu sabittir, en azından iyi roman böyle pörtler de asıl öykü için geçerli bu, aynı tornadan farklı içerikleri geçirince ikinciden, üçüncüden sonra boğmaya başlıyor öyküler. Ben trenden beş durak erken inip eve yürüyecektim neredeyse, bu soğukta hasta olacaktım o sıkıntıyı atabilmek için. Dilin parladığı kısımlar var, az, birbirinin tekrarı olunca aynı çıkmaza giriyoruz. Ben girdim, sıradaki öyküde hangi gerçeküstülük, hangi tuhaflık var diye tahminde bulundum, elbet tutmadı ama sona biraz daha yaklaştığım için rahatladım. İnsan ütopyaya yürür de ulaşamaz ona, nedir, biraz olsun hareket etmiş, ideale azıcık olsun yaklaşmıştır. Kötü öykülerin çoğunlukta olduğu kitaplar için de aynı şey geçerli, sona biraz daha yaklaşmak rahatlatır. Okumayı toptan bırakmak da mümkündür elbet, henüz o kadar yaşlı hissetmediğim için sonuna kadar okumaya gayret ediyorum. Bisikletle Kartal’a gidip gelirken soluk soluğa kalıp kenara çektiğim gün bu alışkanlığımı da bırakırım herhalde, ciğerler henüz sağlam, kafa da kaldırıyor, bakalım. Biri ikisi hariç kısa öyküler, tam bombastik fikir öyküleri, “Bir Sınıfın Laneti”nde infaz gününe kadar aylarca bekleyen bir adamın yaşamına şahit oluyoruz, bir sabah tanklar basıyor ortalığı, takım elbiseli abiler Levent’i Yerel Merkez denen bir yere götürmeye çalışıyorlar, Levent kapıyı açmaz isterse de abinin biri sonsuza kadar bekleyebileceklerini söylüyor, bilgi topağını atıyor ortaya, niyetlerini, güçlerini anlatıyor uzun uzun. Tembellerin darbesi bu, Levent gibi çalışkan olanlara kızgınlar çünkü onlar çalıştıkça bunların tembellikleri açığa çıkmış. Birkaç ay sonra infazlar başlıyor, sokakta salgın hastalık varken doktor öldürüyorlar, Levent isyan ediyor, birtakım haksızlıklara karşı çıkıyor falan, bir sabah yine benzer bir rüyayı gördükten sonra daha neşeli ve umutlu kalkıyor, idam ediliyor gerçekten. “Ateşte Yürüdüler” anaokulunda oynayan, kutuları deliklerden geçirmeye çalışan çocukların öyküsü, daha doğrusu onların fantastik yeteneklerinin ortaya çıkmasıyla şaşırtacak finale kadar anaokulunun, öğretmenin anlatıldığı öykü. Michel Tournier’nin piyanodan melek çıkardığı öyküsünü hatırladım, okuduğum en sağlam “A a!” öyküsüydü. Neyse, çocuklar hebele hübele oynuyorlar, yeni mezun öğretmen sakinleştiriyor onları, yaramazlık yapan çocuk özür diliyor, bir diğeri bilmem ne, sonra öğretmen odadan çıkıyor ve çocuklardan biri kara delikleri anlatıyor diğerine, biri DNA’yla ilgili bir meseleyi çözüyor falan, meğer hepsi gizli dâhiymiş. Miş. Miş. Buraya varana kadar çoktan hantallaştı hikâye, çok daha az veriyle çok daha az anlatılabilecek mevzu. “Rüzgâr Çıktı” iyi öykülerden biri, diğerlerinden daha zengin en azından, perdelerin sıkıştığı pencerelerin bam güm vurmasından nihayet serinleyen insanlara, rüzgârın muttan üzgüye serüveni. Beşergil’in diline örnek: “Bütün güzel anıları önüne katıp götürdü rüzgâr. İçimizi burkan, burnumuzu sızlatan, gözlerimizi yaşartan anıların sağından esti, solundan esti, yerinden kımıldatmadı. Kimine göre yarısı dolu, kimine göre yarısı boş olan bardağı devirdi, kırdı; artık kimse bardağı görmedi bile.” (s. 16) Bu üslupla bir daralma öyküsü geliyor ardından, arabadan inen kızla erkeğin piknik sefası. Cefası. Yiyecekler hazır, sandalyeler tamam, manzara mükemmel, piknik yapmak “zorundalar” çünkü bir şey yapmaları gerekiyor, birlikte olan insanlar ne yaparlarsa aynı şeyleri yapacaklar da olmuyor, sıkılıyorlar, konuşacak bir şey bulamıyorlar, kızgın değil de kırgınlar herhalde, bir şey bitmiş çünkü, bulamıyorlar. Bir şeyi bulamamak iki sayfalık olay örgüsüne muhtaç değil aslında, neleri yiyeceklerini bilmek zorunda değiliz yani, hikâyeyi illa A noktasından B noktasına düz bir çizgi halinde getirmemiz şart değil. “Tatile Çıktık” neden bir öykü mesela, tatile çıkan bir ailenin klasik tatil rutini var sadece. Çocuklar takılıyorlar, babaları tatil yapıyor, kadın toprakla uğraşmayı sevdiği için çapayla hart hart giriyor bahçeye, elini makasla yaralıyor, kanı alnına sürüyor kazara, gelip geçenler kolaylıklar dilemeye başlıyorlar kanı görünce. “Terli, tozlu, yorgun, dağınık; kısacası perişan görünüyordum. Değil bayrama, tatile bile yakışmıyordum. Bu temiz pak, mutlu insanlara görüntümü mazur gösterecek bir şeyler söylemek istedim. ‘İşte biz de gelip tatillerde böyle çalışıyoruz’ dedim anlamsızca. Köylülerden biri, ‘Eee, ne yapacaksın!’ diye karşılık verdi.” (s. 29) Peki, yani. Ya çıkar bir şeyler, kurbanlık gibi görülebilir kadın, erkekler yatıştayken onun çalışması falan da o yüzeysellik akla zarar. Neyse ki bir sonraki öyküde beynimiz infilak ediyor, “Oh, Rahatladım”da bir anda gülmeye başlayan arkadaş durdurulamıyor, sussun diye bekliyorlar, yine susmuyor, daha fazla gülüyor, en sonunda biçim değiştirmeye başlıyor: hayvan, başka bir hayvan, sonra olağanüstü bir varlık, sonra başka zamazingolar, oh, nihayet rahatlıyor da ilk formuna dönüyor, uzun zamandır öylesi gülmemiş. Aynı fikirden yola çıkarak şu yapılmışken, meh. “Ova” da pek esrarengiz ama bağlandığı son, yani yüz sekiz bin adet örneği var, fantastik bir şeyler yazmayı ilk kez düşünenlerin aklından geçen belli başlı fikirlerden biridir. Bir benzerini söyleyeyim, İsa’nın DNA’sından İsa yapmak, hem kutsal hikâyeyle de uyumlu. Yapılmasın tabii, çok yapıldı ama muazzam bir fikir gelir şimdi akıllara, iyi de biçimlenir, o yapılsın. Yine de yapılmasın, buralara hemen hiç gelmiyor o muazzamlık. Evet, göçebe bir topluluk var, aşırı kalabalık, bolluğun olduğu topraklara geçmek istiyorlar ama isyancılar fena, pata küte giriyorlar. Nihayet içlerinden biri cesaret ediyor, yallah öbür tarafa, ışığı gördü görecek. Son paragraf: “Şimdi çok heyecanlıyım. İsyancıların ülkesine varmak üzereyim. Uçuruma atladığımdan bu yana dokuz ay geçti. Annem olacağını anladığım bir kadının karnındayım. Çok heyecanlıyım. Kendi yazgımı çizeceğim bu yeni dünyada çanağıma dökülenle yetinmeyeceğim. Burası çok karanlık. Artık beklemeyeceğim.” (s. 40) Çeşitlendirilebilir, ortalık yine çok karanlıktır, oradan oraya göç, sonra bir anda ortalık aydınlanır, aa, kocaman iplikler iniyor gökten. Meğer arının teki gelip konmuş çiçeğe, toplayacağını toplamış, anlatıcı bal olmak üzere uçarken çılgıncasına dans etmeye başlıyor, ne bileyim.

“Dokuzu Yirmi Geçe” evliliğinden sıkılmış, aslında âşık olmadığı biriyle evlenerek baştan cortlamış bir kadının öyküsü. Aile uyarmış, çevre uyarmış hatta eşi bile uyarmış, en azından hayallerinde, adam her şeyin farkında olduğu için boşanmak istediğini söyleyen Alev’e her şeyin farkında olduğunu, yine de birlikte mutlu olabileceklerini anlatıyor. Alev âşık oluyor, sonra ürperip uyanıyor ki adam gömüldüğü gazeteden kaldırmamış kafasını, o zaman boşanmak istediğini söylüyor. Gerilim yok, diyaloglar külçe külçe, herkes ne söyleyeceğini önceden hazırlamış da eldeki metinden okuyor sanki, söylenenlerin arasında tansiyonu gösteren emareler cık, vasat altı yani. Ne diyeyim, bir öykülük daha yerim var ama sabrım yok, o zaman bugün yediğim fıstık ezmeli sandviçten bahsedeyim. Rezil bir şeydi, üstüne kefir içince midemde atomik hareketler peydah oldu, infilak edeceğimi düşündüm ama suya abandım, biraz olsun toparlandı oralar. Su gerçekten süper bir şey, en az kontrol kalemi kadar. Bunu ağzına sokup yakanların elektriğini düşünüyorum, dünya çok acayip bir yer.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!