Jale Sancak – Bu Gece Pera’da

Melisa Gürpınar tadı geliyor şiiryazı bölümlerinde, İstanbul’un kaybolan mekânlarını, insanlarını anlatmak için ideal form. “Kör Hüsniye’nin kavruk yüzü/ ezik bir menekşe./ İşte anamın dantel artıkları,/ işte bohçamda kanaviçe yastık yüzlerim, diyor/ Kör Hüsniye’nin buzlu gözleri./ Arap Nasri’ye gidip, dayanıyor kapısına Hüsniye./ Bir yaman fiyaka,/ bir taze külhan.” (s. 6) Daha serbest Gürpınar’ın metinlerine göre, uzunluğu gözetmiyor, virgüllerle ve cümlelerle tayin. Standart yazım bağlar şiiryazı metinleri, açar, aralarda karşımıza çıkar. Pera’dan hikâyeler, Sancak’ın kent tarihçesi. “Eski Sesler”le açılıyor, geçmişi anımsatan sesler: kapının yavaşça örtülüşü, hüzzam bir şarkının esintisi, akide şekerinin dökülüşü, yaseminlerin kokusuyla başka duyulara geçiş, ıslak “takunyeler”? Kör Hüsniye anlatmayı beceremese de anlatıcı anlıyor, iyi gözlemci, iyi dinleyici, anlatım biçimi dikey. Sokaklarda kalıyor Hüsniye, Nasri’nin kapısına dayanıyor, Tophaneli kabadayılar gibi dayanıyor da en son gâvur olacağını, kiliseye sığınacağını söylüyor yoksa becerecekler sokak ortasında, her şey olacak. Anlatıcıya yalvarması: “Allasen yaz şu yoksullar evine be, yaz! Vallahi koca da bulacam sana. Alsınlar beni be, alsınlar!” (s. 6) Tophaneli şoför Yılmaz’ı yapacak anlatıcıya, sözü var, oğlan için kendini camdan atmaya kalkan “şık karı” sade memelerini atmayı başarabilmiş camdan, gülerek anlatıyor, kadınlar intihar ediyorlar erkekler için, sevdadan. Başka bir “deli” giriyor metne, Gökçen, her gün çocuk parkına gidiyor, sararmış bir fotoğrafla konuşuyor. Sandalcı Müslim “Köpeklere paça yok,” diyor, yüzü asık. Köpeklerden kastı sağcılar mı, sokak köpekleri mi, çınar ağaçları mı? Gökçen meleklerle mi konuşuyordur artık göğe aktığından beri, anlatıcı merak ediyor. Zaman eski, hafıza tazelenince döküp saçıyor taşıdıklarını, bazıları öyküye varıyor. Süslü Süheyla, diğerleri, kasap havasıyla coşuyor hepsi. Boşlukta. “Süheyla hanımı da getirdi bu öyküye farkında olmadan. Zaten önceden tasarlanmış bir öykü değildi. O yüzden kim gelirse gelsin, kapımız açık. Bütün eski sesler yeni bir ses olabiliyorsa eyvallah.” (s. 11)

“Saint Teofilos’un Güvercinleri”, asıl eskime ve güvercin esintisi. Eşyalardan, bitkilerden öyküye yayılan sepya: fesleğenler, ıtırlar, küpeçiçekleri, begonya biraz keyifsiz, hüsnüyusuf susuz. Manzara yaratmak için betimlemeler, karakterlerin yıllarını nasıl geçirdiğiyle ilgili. Radyoda eski bir şarkı, pikaptan veya, TSM. Teofilos sokağın gençliğini hatırlıyor kendi gençliğiyle birlikte, Aymelek’in “Cumhuriyetle sevişen gençliği”ni, fener alaylarını. O coşku hâlâ canlı, yeni rejimin yarattığı yeni insan, geleceğe umutla bakıyor. Sonra geçmişe hüzünle, ülkeyle birlikte hayatlar da tepetaklak. Pencereye gelen güvercinler konuşuyorlar birbirleriyle, Teofilos ayrı ayrı isim vermiş hepsine: Vahi Öz, Mürüvet Sim, Mualla Sürer, Suphi Kaner, Tarık Tekçe, bu dünyayı bırakıp gitmemişler de kuş olmuşlar. Kınar Hanım elbet yok, diğerleri de, onlar başka bir dünyanın güvercinleri, keşke onlar da olsa. Rastlayamıyorum, Ahmet Arpad’ın eşsiz kitabı Perde Arkası‘nda anca, bir de Aras’ın bastığı on numara kitaplarda, Gavroşname‘de mesela. Neyse, oyuncuların yaşamlarına da bakıyoruz kuşlarla birlikte: “Zaten onun kaderiydi bu. Hayatı boyunca ikinci sınıf rollerde, ikinci sınıf âşıkları oynamamış mıydı hep? Böyle giderse, birşey değil, kör olup arabesk şarkılar söyleyecek, sonra da barlara, pavyonlara düşecekti Suphi‘cik.” (s. 17) Yeryüzüne güvercin olarak dönmelerine izin verilmiş, iyi ki Teofilos’a rastlamışlar, yoksa halleri..? Alkazar, diğer mekânlar, ama hüznün sırası değil, bekliyorlar umutla, Teofilos hepsini dikkatle dinliyor da gözleri maviliklerde hep. Aymelek de geliyor nihayet, yüzü gülüyor Teofilos’un, kavuşanları izleyen diğerleri üzülüyorlar, artık yem vermez mi onlara? Verecek tabii, hem daha Fosforlu Cevriye‘yi anlatacaklar, hepsini akşama bekliyor. Sevinçli kanat vuruşları gökleri dolduruyor, insanlar şaşkın bakışlarla izliyorlar, kuşların nesi var? Olağanüstü denemez, olağanın dışına taşan olayları izliyorlar, hayatta neyle karşılaşacağını kim bilecek.

“Norma Jean Baker ve Hıfsiye”, fotoğraflardan duvarlara bir karakterle ona öykünen diğer karakterin yaşamla çekişmesi. Anlatıcı nüfus kütüğünde de “Norma Jean Baker” yazdığını söylüyor, öteki adını kullanmayacak anlatırken. Barda görüyor anlatıcı, “sarışın sarışın yürüyor” Norma Jean Baker, iyice kırıtarak sandalyelerden birine oturuyor. Uzun, ince ağızlık, sigara, gözleriyle barı tarıyor. Anlatıcıya döndüğünde, Hıfsiye işte basbayağı, saçları aynı kesilmiş, dudakları aynı renge boyanmış, sürmesi aynı, belli ki benzemek istemiş. Dergilerden fotoğraflarını keser, üvey kardeşleriyle paylaştığı odanın mavi kireç badanalı duvarlarına asarmış Hıfsiye’nin, onun gibi zengin ve ünlü olmak istermiş. Babası doklarda işçi, Norma Jean Baker‘ın düşlerinden anlamaz ayyaş adam, kaç gez hırpalamış. Üvey anne dışarı çıkmasına izin vermiyor, çamaşırın başına oturtuveriyor. Külkedisi masalı gerçek olur mu, görmek için evden kaçması lazım önce, Hıfsiye’nin ne kadar yalnız, mutsuz olduğunu bilseydi de aynı şeyi yapardı. Haplara bakmasına gerek yok henüz, Hıfsiye yutup yutmamayı düşünmüştü, Norma Jean Baker sadece birilerini kafeslemeyi düşünüyor. Kolunda biriyle mekândan çıktıktan sonra: “Benim öykümü yazacak mısın, diyordu/ loş gülümseyişi./ Sahi bütün öykü boyunca, fon müziğimizin Nat King Cole’ün şarkıları olduğunu yazmayı unuttum./ Hâlâ Nat King Cole.” (s. 30) Bir daha hiç karşılaşmamaları, ya haplara bir gönderme ya da balığı büyüğünden tuttu Norma Jean Baker. Kent sadece Armenak’ı, Yulya’yı sindirmemiştir, kırsaldan geleni de bağrına basmış, o kadar basmıştır ki altlara itmiştir hemen. “Sonsuz Bir Dans”, Armenak madem, okurun metni sesli okumasına dair bir yönergeyle açılıyor, ben sesli okudum da hızlanayım madem, benzer etki: odanın ortasında öykü bitene kadar devam bir dans da kocamamış Armenak’ın kendine kocamadığını, yaşlanmadığını göstermesi, çarliston, yüreği dans ederse durmak bilmeyecek, plak bittikten sonra bile. “Boşuna direniyorsun. Seni hastaneye götürüp saçlarını kazıdılar. Sonra beynini açıp o kocaman uru çıkardılar. Artık iflah olmaz, dedim, Armenak iflah olmaz.” (s. 36) Büyükada’da Serkidoryan, bir kezinde baloya gitmiş, ram tam tam, tata ta!

“Düş”, “Ceneviz eskisi sokaklardan pürtelaş”, taşkonaklardan gelen serinlik, kırmızı burunlu bir palyaço. Delta kalabalıktan güçbela sıyrılıyor, tutkuyla aradığı tiyatro yönetmenini prens kılığında buluyor. Sahneye, haydi! Kalabalık, alkış olsun, yönetmen prens kolundan tutup çekiyor, travestiymiş, beyaz atların modası kalmamış hem. Maskeli balo, John Wayne orada, Churchill, orkestrayı Hitler yönetiyor, hikâyede geçmiyor ama herhalde Wagner çalıyordur arkada. Romeo acayip sinirli, Hamlet’e sokulup rezil olmak istemediğini söylüyor, Nefertiti başka bir âlemde, herkes herkesle dost ve düşmanmış gibi. Sonra hepsi Delta’ya, çırılçıplak bıraktıkları kadını ortalıyorlar, seyirci çılgın gibi alkışlıyor, katrana bulanan Delta’ya tavuk tüyleri püskürtüyorlar. Delta ter içinde uyanıyor, annesine sarılıyor korkuyla. Bir rüya. Sanat kabuslarla da uyanıyor, gecenin bir yarısı kalkıp kâğıdın, ekranın başına oturtan kabusları görenler elden gelsinler.

“Bu Gece Pera’da Şükrü Beydeyiz”le bitireyim, kitabın kalbiyle. Niça yok, Niko’yla ya da Perikli’yle sürtmeye gitmiş herhalde, balıkçı Niko’nun gökyüzüne aşkını dinlemeye veya paylaşmaya. Balık Pazarı, margritler, çingene Sümbül’ün sepetleri, bütün Beyoğlu o gece orada, Şükrü Bey’in evinin etrafında toplanmış. Kimden ne miras kalmıştır, nasıl yaşar Şükrü Bey, kibarlığı Saray’a dayanan ailesinden mi, kimse bir şey bilmiyor, sadece büyüsünü yaşıyorlar. Kapısı açık, gelip antika halılarına kusana da şefkat gösteriyor Şükrü Bey, dünya iyisi. Hüzünlü hikâye, gerisi gelmesin, önereyim kitabı da bitireyim artık. Sancak’ın ilk kitabı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!