Oyununu göstere göstere oynamasa vasatın üzerine çıkabilecek metinler, son tahlilde ortalamanın da altında kalıyor çünkü hayal miydi gerçek miydi, o karakter o işi gerçekten yaptı mı yapmadı mı, ne biçim bir dünyaydı o, muhayyile miydi neydi derken öykü yandı gitti, kapadık kitabı bitti. İlk öykü en iyisi yine, belli bir momentum da kazanıyor hikâyeyi itelemeden çekelemeden ama gerisi gelmiyor ne yazık ki. “Gölge Ölüm”, çocuğun kuyuya bakıp aksini oradan kurtarmak için çağırdığı annesinin gelmemesinden doğan fikir, anlatıcı için diğer öykülere altlık. Deneme parçaları yola çıkmak için düşünsel zemini sağlıyor da diyalogların düşüklüğünü, hikâyelerin sıradanlığını, dilin tekdüzeliğine dokunmuyor, tabii. “Yaşarken kuyunun içine bakıp orada hayallerini görenler, gölge ölümle birlikte yaşarlar. Yaşamın sonsuz oyunuyla eğlenir ya da acı çekerken, kuyudaki hayallerini bazen unutsalar da yaşamlarının bir noktasında hep o kuyuya dönerler. Kuyudaki hayalleri onları bekler. Ama kuyuda gördükleri görüntü sürekli değişir. Her dönüşte insan eksilmiş ya da artmıştır.” (s. 5) Hmm. “Oyun sonsuz”. Tamam, konusunu düşününce mis gibi öykü olabilecek bir öykü geliyor ardından, “Ölüme Karşı Oyun”, anlatıcı yaşamın izdüşümleri, ölümün kuşbakışları üzerinden kimlikler, olasılıklar, kırkyama oluşturuyor başta, serüvenini anlatmaya başlıyor: sahneye ilk çıktığı gece çok heyecanlıymış, yazarı tarafından belirlenen rol aslında aşılabilirmiş, yaşamla bütünlenebilir veya eksilebilir miymiş, sanatın teorik yanıyla birlikte yaşamın en kritik noktalarına değinen bir kafa patlatmaca, hoş. Tayfun’la evlilik, sonra Tayfun’dan kopuş çünkü adam tiyatroyla kendi arasında bırakıyor kadını, kadın ekiple birlikte turneye çıkacağını söylüyor, evcilik oyunundan bıkmış, adam da sanatıyla sınanmasını söyleyip çekilmiş. Aşırı klişe bir tartışma, argümanlar klişe, öykülerdeki diyalogların çoğunda olduğu gibi. Otobüste kadın, nihayet hayatını yaşamaya başlamış, rolünü belki, yanına ekibin patronu geliyor. Tükmük, soğan kokusu, bacağa temas, ne diyebilirim bilmiyorum, bu dümdüzlükte can sıkıntısı sade. Okur için. Faruk geliyor sonra, çocuk yüzlü, sevimli bir genç. Ya mesela, hani ince, hassas bir insan çıktı nihayet, kontrast mı oluşuyor, anlatıcının beklentilerini karşılayacak bir insan, yok, o da öküzün tekine dönüşüyor beş dakikada, kadının üç davarla uzun uzun mücadele etmesinden bir şey çıkmayacak. Bindikleri otobüs kaçırılıyor, meğer dağlıların lideri tiyatro seviyormuş da ölüm oyunu oynatmak istiyormuş üçüne, Faruk’la patron ne halt edecekler bilmem ama liderin en az anlatıcı kadar nizami, kusursuz konuşması muhteşem. Oyunculuk, sanat eksenini düşününce rolünü mü oynuyor lider, hayır. Mesela bu metin eksi kutupta yer alıyorsa artı kutba Kitamura’nın Seçmeler‘ini koyabiliriz zira gibiyle sahi arasındaki çizgi ortadan kalkar o metinde, buradaysa göze sokula sokula kaldırılmaya çalışılır ölüm oyunu adı altında, çok kötü bir biçimde. “Mektup” benzer, hikâyelerini dinlediğimiz insanlar kendilerini kurmuş da olurlar fakat ne kadarı doğrudur hikâyelerin, daha doğrusu hikâyelerin gerçekliğe bir borcu var mıdır, kişiliğin toplumla tokuşturulup dağıtılması oluşturulması, mesele. “Kırmızı Defter” daha toplu, en azından diyalogların atmosferden fırlamadığı öykü. “Yaşamımı küçük küçük rastlantıların oluşturduğunu sonunda kabullenmek zorunda kaldım. Küçük, minik, minicik kazalardan oluşan bir yaşam pek de ciddiye alınmazmış gibi geliyor insana. Oysa her şeyi nasıl da tanrısal bir yazgı olarak algılamaya hazırdım. Küçük rastlantıları bile büyük olayların işaretleri olarak alabiliyordum başlangıçta. Ya da hiç dikkat etmediğim bir ayrıntı sonunda canıma okuyabiliyordu. Her şey yüce bir iradenin belirlemesiyle olmuşsa, katlanmak kolaylaşabilir.” (s. 45) Determinizm, irrasyonellik, hikâye kaldırabilecek mi bu tumturaklı girişi? Anlatıcı üniversite öğrencisi, kütüphanede Shakespeare üzerine bir ödev hazırlarken yan masada çalışan gence dikkat etmiyor başta, defterleri karıştırdıkları zaman tanışıyorlar. Kadın saf romantik, gencin defterine göz gezdiriyor şöyle bir, intihara meyilli bir elemanla karşı karşıya. Aşk. Adam okumamış kadının defterini, öyle bir huyu yok. Spor ayakkabı, kot pantolon, nikahlarında bile aynı kıyafet. Çehov’a dair muhabbetleri, entelektüel uğraşlarını göz ardı ediyorum çünkü sırf bir anlaşma zemini olmaktan, biraz da edebî atak geçirmekten başka işe yaramıyor. Neyse, evlilik kötü, daha doğrusu aynı evi paylaşan arkadaşlar gibi yaşıyorlar, cinsellik ölü, aşk tek taraflı. “Beni keşfetmeye çalışmıyordu. Fetih harekatı tamamlanmış, beni tüketmişti. Bense onun hakkında bir kitabın ilk sayfalarındaki kadar cahildim. O beni baştan uyarmıştı. Sessizliğin değerini verememiştim. Sessiz ve gizemli kalmayı başaran kazanır aşk oyununu. Çok konuşanın işi bitiktir.” (s. 59) Meh. Kadının öğrencisine âşık olur adam, onun kırmızı defteri ilgisini çekmiştir, hep kırmızı deftere dönmek ister. Şuraya kötü bir final bırakayım, bir öykünün nasıl bitmemesi gerektiğini gösterir: “Şimdi yeni edindiğim kırmızı deftere ruhumun resmini çizmeyi sürdürüyorum. Belki bir gün onu biri bulabilir. Sahi, içinizde hiç kırmızı bir defter kaybeden var mı?” (s. 62) “Aşk da Ölür” önce platonik, sonra somut bir aşkın ölümüne dair. Uzaktan uzağa mektuplaşmalar güzel, kız büyük şehre gelince tanışıyorlar nihayet. Ressam ilgi çekici, gizemli, ressam gibi bir ressam da kız parlaklık ayarları sonuna kadar açılmış bir adam görüyor sadece, derinliği göremiyor. İstanbul aşkı fişekliyor, geziyorlar bir güzel, birbirlerine Yunus Emre’nin gerekli senili benili şiirlerinden dizeler yazıyorlar. Adam “bana beni gerek beni” derken kadın “bana seni gerek seni” diyor, manalı. Ayrılık ânında adam kendinden vermek istemediğini, hem kadının yaratıcı, yapıcı bir aşkı yaşamak için beklemesi gerektiğini söylüyor, bir şeyler kırılıyor kadının içinde, daha çok genç olması ve insanları tanımamasının aşkla ilgisini kurmaya çalışıyor. Eh, yine şöyle bir çekip çeviren final ortada bırakıyor her şeyi: “Şimdi bile içime dalga dalga dağılan ayrıksı bir hüzünle anımsadığım, benim ölen ilk aşkımdı. Aşk zaten hep ölür ama hiç yok olmaz, beynin bir kıvrımında bir düşünce, bir imge, bir sözcük, tir tümce, bir dize, hatta bir öykü olur kalır.” (s. 71) Toplumsal meselelerin ağırlık kazandığı öykülere gelelim, gelmesek daha iyi ama bir iki öykülük yer var yazıda. “İçinden Rüzgâr Geçen Kadın” aslında oyun olarak değerlendirilebilirdi, kâğıttan karakterlerin muhteşem dillerini, anlatıcının tiradını, sahneye uygun devinimlerini görünce. Adı Rojda, Tanrı’nın unuttuğu bir toprak damda doğmuş, cemreler düşmeden önce. Gülmeyi hiç öğrenememiş, ağlamak içinse gözyaşları çoktan donmuş. Hmm. Taştan topraktan duvarlı bir evde yaşıyorlar, ekmek belası fena, böyle bir ortamda anneden şefkat? Sevgisini hiç göstermiyormuş anne, “mutsuzluk giyiyor”. Sevginin, sevgi göstermenin ne olduğunu bilebilecek bir durum yok anlaşıldığı kadarıyla, en azından sevgi sekizinci planda filan, hayatta kalmaya çalışıyorlar sadece. Baba iki adamla geliyor bir gün, Rojda anlıyor ki satılmıştır, ailesi bir boğazdan kurtulmuştur. Sonrası klasik işte, eziyet gören kadın, davar bir eş, huysuz bir kaynana. Derken çocuğu oluyor Rojda’nın, kız, adam eve sarhoş geldiğinde “kahpenin dölünü susturmasını” istiyor Rojda’dan, bir yandan dövmeye devam ediyor, çocuğu susturmak için eline alınca kadının rüzgârlığı ortaya çıkıyor, çocuğu öldürdüğü için ödü kopan adama grav, grav, iki kurşun sıkıveriyor! “İşte ol hikâyem budur ve yazgım da rüzgârla yazılmıştır.” (s. 104) Meh.
Erkan Yücel’in eşi, Doğu Yücel’in annesi Şükran Yücel. Merak eden okusun öykülerini, kaçırmasın.












Cevap yaz