“Kısa Metinler” ilk bölüm. Küçürek öykü, kısa öykü, öykücük, öyküş. Kökten gelerek “öy”ü öneriyorum, kabul edildi, bundan böyle adı öy. İlk bölümdeki metinler Algan’ın tanınmasına yol açmış, hangi kaynağa baksam kısa öykünün öncüsü olduğu söyleniyor, Edgü’nün tanımını esas kabul edersek, Tosuner’inkini de edersek, etmesek de vardır öyle metinleri Algan’ın. “Minnoş”ta torununu seven ninenin veya dedenin -şimdi, yemeğin altını söndürmeyi unuttuğu için cinsiyet biçilebilir de o kadar belirleyici midir, belirlemek istemedim- dış monoloğu -bebek anlamıyorsa söyleneni, benlik algısı geliştiyse de anlamıyorsa ama kendisine hitap edildiğini anlıyorsa, kısacası monoloğun niteliği nasıl belirleniyorsa artık- böyledir, zengin koca alacaktır anlatıcı torununa, bıyıkları dedesininki gibi olacaktır damadın, gelinliği giyip arabaya binecektir torun, neler neler yaşayacaktır, büyüğü sağ olsun. “Çocukluk Günleri” gibi ara metinler var, “görece kısa öykü” diye tür uydurmalı. Dedesinden kalan büyük ceviz sandığın dibinde bulduğu müzik kutusunu, annesine sorana kadar bilmiyor ne olduğunu, alıp dışarı çıkıyor, uzaklara gidiyor çocuk, notalar dans edecek de bilmediği yerlerin ezgilerini söyleyecek. Ama bir nota tek başına dans edemez, iki notadan fazlası da çıkmıyor, çocuk kutuyu sallıyor, çiçeklere soruyor ki öğrensin diğer notaların yerini. “Ağacın altına döndü. Çok uzaklara çevirdi başını yeniden. Hiçbir şey konuşmuyordu. Biraz önceki mutluluğunu anımsadı. Birbirini dansa kaldıran iki notayı yine görür gibi oldu. Aşağıdan, taşların arasından bir ses geldi kulağına. Sanki bir şey yuvarlanıyordu aşağılara. Kelebekler kaçıştılar, gelinciklerden biri boynunu büktü. Mutluydu. Eve döndüğünde yorulmuştu.” (s. 15) Doğalaşan kutu. Daha parlak öyküler geliyor ardından, “Uygarlık ya da İki Yaşlının Yükselişi” on numara. Yaşlılık, bir yandan boyun bükülüyor, diğer yandan kaldırılmalı çünkü yollar asfaltlanıyor, eski binaların önünden araçlar geçiyor artık, korna seslerinden rahatsız olmamak için bedeni de yenilemeli. Onun yerine ağaçlar kesiliyor, yaşlılar kiraya çıkıyorlar geçici olarak, bina kentsel dönüşüme giriyor. Evleri biraz daha yukarıda artık, ne ki yaşlılar yola değil de karşı binanın camlarına bakıyorlar, gelip geçene bakmak için biraz aşağıya eğilmek zorundalar. Değişimin öngörülemeyen sonuçları, aslında geçen zamanın. “Suskunluk” Lâle Müldür’e ithaf edilmiş, sanki evren hareket etmiş de tozlarını dökmüş dünyaya, Fenikelilerden kalma bir yüzük çıkmış ortaya, sessizliği bozunca her şey duracak gibi. “Suskunluğu neyle yansıtacaksın? Bir gülümseyiş, bir elin duruşunu nasıl anlatacaksın? Bir kuş. Sert çizgilerle uzaklaştı bir kuş. Hangi sözcüklerle sessizliği bozmayacaksın?” (s. 17) Zamanlar arasındaki atlayışa dair çok iyi bir öykü var da uzun, ikinci bölümde, geleceğim. “Eğreltiotu”, eh, gezegende oksijen hayvani seviyelerdeyken canlılar daha büyüktü, Algan’ın bu zamansallığa bakışı çok iyi, muhtelif. İşte, bir araya gelince ormanlar oluşturan ağaçlar ot yığını bugün, şimdiki ağaçlar neden ot olmuyorlar bilmem, teoriyi göçerten yegâne soru, malum. Çocuklar yerden koparıyorlar otları/ağaçları, o zamanın çocukları yok çünkü insan henüz ortaya çıkmamıştı yüzlerce milyon yıl önce. İki nokta arasındaki en kısa mesafe karpuzculardan geçiyor, dünya tarihi için müstesna bir katkı: “Yazın karpuzcular, sergilerinin tabanını onunla döşüyorlar. Geceleri, kısık bir lüks lambasının altında, onun üzerine uzanıp uyuyorlar.” (s. 19) Başka, “Aphrodite”, tüm gençliği boyunca heykele tutkuyla bağlı biri en az heykel kadar güzel bir kızla evlenmenin hayalini kuruyor, hayali nihayet gerçek oluyor, ama, kaderin cilvesi, kadının kolları var. İlk gece sabaha karşı uyanıyor adam, kadını heykele benzetiyor. Artırıyorum, kesilen kolları takıyor heykel, insana benziyor, bu kez bembeyaz kesilmiş eşine tutuluyor adam, heykele. “İstanbul Fotoğrafları”nın üç bölümü, “Ayrılık Metinleri”nin de üç bölümü, bütün bölümleriyle ilk bölüm iyidir de asıl olay ikinci bölümde bence, özellikle iki öyküde. Üçüncüsüne değinip ilk bölüme koyacağım kafamda, bir arabanın otobiyografisi, noktalama işaretlerini öğrenmemiş bir arabanın, bilincini sular seller gibi akıtan. Doğumundan ölümüne diyeceğim, çocukların içinde oynadığı tekerleksiz hali ölüm demekse.
Çok ilginç bir öykü, “Soytarılar Bayramı”, uzunçaların iki yüzündeki parçaların sözlerinden öykü. Eserin sahibi Refik Algan, “Super Star” yapımcı şirket olsa gerek. Neyse, A ve B yüzünde, kaçar metin, altı ve beş, bir de arka kapak yazısı. Bu metinleri öy olarak görebiliriz, göremeyiz, bilmem. A yüzünün ilk parçası, çöl gibi bir yerde toz bulutu varmış da biri beliriyormuş içinde zaman zaman, elinde süpürge, hani bulut var diye mi süpürge yoksa süpürge var diye mi bulut, birtakım sorulara birtakım cevaplar, parçalar uyumsuz, adeta deneysel, avangart bir albümü dinliyoruz veya okuyoruz. Okumalık albüm, müziksiz. “Arka Kapak Yazısı” bölümünde Refik Algan’ın imzası var altta, her parçanın kısaca açıklamasını yapıyor Algan, metnin bir bölümünde söylediği: “Son olarak günümüzün ‘edebiyat alimleri’nin değerli çekimserlikleri ve ağırlıklarından çok şeyler öğrendiğimi belirtmeden geçemeyeceğim. Ayrıca geleceğin göndermeler uzmanlarına da şimdiden başarılar dilerim.” (s. 44) Güm diye vurdu Algan, sesi şimdi dahi yankılanıyor. “Çıplak Bir Gecede”, tarihi öyküye tıkmak, yine kozmik açıdan bakış. “Çıplak bir gecede gökyüzüne baktım, geceyi ve gündüzü gördüm. Gökteki balıkları, denizlerdeki çiçekleri, bir bahar serinliğini ve alacakaranlığını… Kendimi bıraktım, bir ezgi dinledim. İki martı uçtu, birisi denize kondu, bir kadının saçları dalgalandı.” (s. 45) İlk insanın baltası iniyor, Mayalar, Platon, Solon, Darius, Babil’in çiçekleri, Roma’nın afrodizyakları, her şey her şeyle tostmuş gibi, öykünün başıyla sonu arasında tarih. Bob Dylan var yahu, yaşa Algan, Beatles çıkıyor bir yerden, Dylan uyurken Joan içeride bulaşıkları yıkıyor mesela, bir güm daha. Buraya kadar ilginçlik, sonrası daha klasik bir anlatının hüküm sürdüğü öyküler. Sahil kasabaları, neresidir, Ege’de bir yerler ama benim gözümde Batı Karadeniz canlandı niyeyse, böyle şeyler anca oranın hoyratlığına yakışır diye belki. Nesibe Teyze’nin hikâyesi var “Ahşap Evin sokak Kapısındaki Delik”te, anlatıcı iyi bildiği bir zamanı, insanı, evi merkeze oturtup muhatabını yönlendiriyor. “Ayakkabılarınızı çıkartmaya hazırlıklı olmalısınız. Bu, deterjanların çıkmasından öncelere ait bir alışkanlık olduğu gibi, aynı zamanda, içeride karşılaşacağınız pırıl pırıl temizliğin her gün hâlâ Nesibe Teyze tarafından yürütülmekte olmasından.” (s. 47) Bazı şeyler değişmiştir içeride ve dışarıda, zaman geçmiş ve Nesibe teyzeleşmiştir, tıpkı deliğin bir zamanlar kullanılması gibi, artık kullanılmıyor çünkü elektriğe bağlı ziller icat olundu, iple çalınan zil ortadan kalktı. Kapı tokmağı bir de, çocukken heykelden hallice olanlarını görürdüm, aslan kaplan minyatürleri vardı, hatta ziller de öyleydi bir dönem, örneğin aslanın gözlerinde iki kırmızı ışık vardı da ağzına basardık zili çalmak için. Eskiden bazı şeyler çok değişikti, Algan da öyle düşünüyor, anlatı zamanının düşkün insanlarının tarihçelerini çıkarıyor, bir tür yaşatma çabası. Sonlara doğru iki öykü, 2000’lerden sonra yazılan, teknolojinin eleştirildiği, eh, o kadar başarılı değil. Bilgisayara virüs bulaşır, tamam, bütün dünya televizyonun karşısında köle olur, “tepegöz” olur “tevegöz”, Dedem Korkut Lisan-ı Taife-i Comcik-ül Âlâ Billâ Valla Oğuzân’dan kalan bir söylenceyle aptal kutusu arasında koşutluk kurulur. Meh.
Öykü namına bir şeyler yapılmıştır bu topraklarda, bakmalı, Algan’ın metinlerini okumalı.












Cevap yaz