Mihail Rodas – Almanya Türkiye’deki Rumları Nasıl Mahvetti

Türklere ve Bulgarlara karşı önyargılı olduğumuzu ve bu duygularımızın ruhumuzun derinliklerinde kök saldığını inkâr etmiyoruz. Bu önyargılarımız kanımızdan, kemiklerimizden ve boyunduruk altında bulunan Yunan topraklarında doğdu ve yeşerdi. Türklerin ve Bulgarların bulunduğu evlerde rahat edebilmemiz mümkün olabilir miydi? Bazılarına güçlü olanların geçici arkadaşlıkları ve ilişkileri yeterli gelmiş olabilirdi. Fakat uluslar tabiatıyla kendi güçlerinin sayesinde yaşamlarını sürdürecekler ve bu gücü kaybettikleri zaman yok olacaklar.” (s. 106) Rodas önemli bir gazeteci, II. Abdülhamid’den sonra İttihat ve Terakki’nin azınlık politikalarının korkunç sonuçlarına şahitlik etmiş, sıcağı sıcağına yazmış metni. İki konu var, ilki alıntıdan da sezilebilir, Rodas’ın anlattığı gerçeklerin gerçekliği. Kesinlikle tehcir yaşandı, katliam kesinlikle söz konusu, sadece yazarın suçladığı isimlerin olaylara ne kadar dahil olduğu su götürebilir. Talat Paşa, Enver Paşa değil mevzu, yerel bürokratların, valilerin işleri mesela. 1916’da yayımlanan bir yakın tarih kitabı bu, daha doğrusu yakın tarihin elde ne varsa onunla yorumlanmış hali, azıcık zorlayınca propaganda metni gibi de görülebilir. Kaynaktır, dipnottur, hiçbir şey yok, bir Yunan bürokratların çektikleri telgraflara yer verilmiş son bölümde. Kitabın editörü Rodas’ın anlattıklarını tarihî bağlama oturtmak için dipnot ekleyebilirmiş, aslında resmî belgelerin alımlanmasını kolaylaştırabilirmiş de, örneğin Doktor Nâzım’ın 1908’de İzmir’de Mikail Argiropulos’a verdiği röportaj: Prens Sabahaddin’in iyi bir vatandaş olmadığından bahsediyor Nâzım, görüş ayrılıklarının sebebini geçtim, Prens Sabahaddin’in kim olduğunu bilmeyen okura yönelik kısa bir açıklama konabilirdi. Neyse, Türklerin Almanlarla yakınlaşmasının ekonomik ve siyasi gerekçelerini de es geçiyor Rodas, doğrudan II. Wilhelm’in II. Abdülhamid’le ilişkisinden başlıyor. 1894-1896 Ermeni katliamlarına üstü kapalı biçimde destek vermiş kral, ülkesinin çıkarları Hıristiyanların ıstırabına ses çıkarmamaktan geçtiği için Jöntürk hareketinin iktidara kadar yükselmesini desteklemesinin yanında -darbeden sonra kendisine sunulan rapora “bizim oğlanlar” notunu düşmüş II. Wilhelm, bizim memlekette kim darbe yaptıysa illa birilerinin oğlanları, çocukları çıkıyor, süper- 1915’teki katliamlara da temel hazırlıyor böylece, hatta Holokost’u da buna bağlayabiliriz. “Hissizleşmiş Avrupa” diyor Rodas, Ermenilere verilen sözler tutulmadığı gibi Yunanistan’ın Arnavutluk’taki davası da düşecek ama Ege’deki adaları -İngiltere’nin çıkarlarını doğrudan ilgilendiriyor adalar, öyle ki Osmanlı’nın diretmesine karşın savaş filosunu Ege’ye gönderip gövde gösterisi yapıyor adamlar- alacak Yunanistan, bütün süreci anlatmış Rodas. Şöyle özetlenebilir iddiaları, Almanlar Anadolu’daki Rum, Fransız ve İngiliz kurumlarını, topluluklarını, artık ne varsa alayını tasfiye edip, katledip, artık ne yapılacaksa yapıp kendi yarı-sömürgesini kurmaya çalışıyor, yabancı sermayeyi ya ele geçirecek ya def edecek. Berlin-Bağdat demiryolu planı var, Alman yayılmacılığının savunucusu Paul Rohrbach’ın bu demiryolunun geçeceği bölgeleri iskâna açmak ve geliştirmek amacıyla Ermenilerin ata topraklarından tahliye edilerek başka yerlerde yeniden iskân edilmesi fikrini verdiğinden şüpheleniyor Rodas, Türkiye’nin ve Almanya’nın çıkarlarına uygun bir politika sonuçta. Rumların Ege’deki varlığını bitirmek de planın bir parçası, von Sanders Anadolu’da dolanırken Rumların ticari ve toplumsal gücünü görüp Osmanlıları fişeklemiş, o Rumları oradan göndermedikleri sürece her an yenilmeye hazır olmalarını söylemiş falan. Almanya’nın adalarla ilgili şerhini de buradan okuyabiliriz, sonuçta Ege kıyılarındaki faaliyetleri kendi şirketleri üzerinden sürdürmek istiyorlar, kendi bankalarını kurup Rumların geride bırakacağı dükkânları satın almak isteyenlere ucuzundan kredi veriyorlar, bütün bu ağın güvenliğini sağlamak için adaların Yunanlara verilmemesi lazım. Başarılı olamıyorlar yine de, İngiltere iyice baskı yapınca adaları Yunanlar alıyor, buna karşılık Anadolu’da Yunanlara karşı tepkiler büyüdükçe büyüyor, katliam derecesine ulaşıyor. Antalya’dan, Beyrut’tan, Samsun’dan telgraflar var, katliam hazırlıklarına dair belgeler ele geçirilmiş de onları haber ediyor o bölgedeki Yunan bürokratlar. Beyrut’taki bir Osmanlı şirketinde bütün Yunan çalışanlar işten çıkarılmış, Samsun’da muhtara kapalı bir zarf gelmiş de ortalığın karışmasından korkuluyormuş, Antalya’da Rumlar öldürülüyor, dükkânları yağmalanıyormuş. Türlü eziyetten bahsediliyor da Ayvalık, Edremit, Bursa civarında durum içler acısı gerçekten, hele Ayvalık’ta. Cinayetler, subayların sivil kıyafetle yağmacılara katılmaları, bir dünya olay. Kitabın sonunda fotoğraflar var, Fransız mühendis, arkeolog Félix Sartiaux o yıllarda Foça ve çevresinde arkeolojik kazılar yürütüyormuş, çalışma arkadaşlarının eviyle birlikte kendi evine Fransız bayrağı asıp Rumlara yardımcı olmaya çalışırken zorla göç ettirilenlerin fotoğraflarını çekmiş. 1914’ün Foça’sında neler var, bir fotoğrafta çetecilerden biri iki şemsiye yağmalamış, biri tepesinde açık, arkasındaki kıyıda Rumlar denize doğru el sallıyorlar ki Midilli’den gelen kayıklar, tekneler gelip alsın onları. İkinci ve üçüncü fotoğrafta kara vurmuş bir erkeğin, bir kadın, boğulmuşlar. Hayvanlarını kayıklara bindirmeye çalışanlar, yorgunlukları yüzlerinden okunan yaşlılar, Midilli’deki kampta objektife korkuyla bakan kız çocuğu.

Doktor Nâzım’ın açıklamalarından önce de durum parlak değil ama İTC’nin farklı bir politika sürdürebileceğini düşünüyor Rumlar, sonuçta bir anayasa var, azınlıkların hakları o anayasayla korunacak. Öyle değil mi? Değil, Doktor Nâzım’a göre Müslüman bir üst kimlik, bir Türk kimliği egemen olmalı ülkeye, hani yine seçimler yapılır, Rumlar milletvekili falan çıkarır da Osmanlıların sayısı çok fazla olduğu için onların dediği yapılır son tahlilde. Ülkenin son kodları parlıyor resmen: “Tabiat kanunları hükmettiğinden, şüphesiz Osmanlıların resmî dilinden başkası olması söz konusu olamaz. Hayatımız pahasına çalışmalar yaptığımız genç Devletimiz bu şartlar altında varlığını sürdürecek. Aynı ruhu taşıyan, aynı dili konuşan ve tek bir vücut halinde olacak. Başımızdaki belaları başımıza başka bir bela sarmak için atmadık. Türkiye’nin ayrı etnik ve dilsel bölgelere ayrılmış olan Avusturya’ya dönüştüğünü görmeyi hayal bile etmediğimizi ve öyle bir duruma hiçbir zaman müsaade etmeyeceğimizi aklınıza iyice koymanız gerekiyor. Genç Türkler tek bir vücut halinde bugünden itibaren, isteklerine ters hareket edenlerin veya bu gibi düşüncelerini açığa vuranların karşısında olacaktır. Ortak bir vatanın selameti için, bu dilsel sınırlamaları, filetik ayrılıkları, en önemlisi şimdiye kadar haritalarda gösterilen ve alışıldığı gibi mahalleleri Müslüman, Elen, Ermeni, Yahudi diye bölerek yapılan ayrıcalıkları kökünden kazacağız ve her yönden başka her milliyeti ezeceğiz.” (s. 65) Konjonktür monjonktür, çark iyice Türkçülüğe kayınca yapılacakların haddi hesabı yok sonrasında. Almanların yaptıklarının bir kısmına değinip bitireceğim, ziraat araçlarıyla Konya’ya ulaşıp koca bir gölü kurutuyorlar ve bütün vadiye sahip çıkıyorlar, Enver Paşa orduyu düzenlerken iki yüze yakın üst düzey subayı emekliye ayırıp Türk ordusunu yeniden düzenlemek için Almanları davet ediyor malum, onlardan sonra gelen tüccarlar ticareti gasp ediyorlar, Alman komutanlar kırımlara şahit oluyorlar da ses çıkarmıyorlar, Alman elçilerden tık yok. “Çocuklarına Türklerden bile daha büyük tek bir düşmanlarının bulunduğunu, onun da Alman olduğunu öğretiyorlar”, Rodas böyle söylüyor, Midilli’deki kafileleri gördükçe içi kan ağlıyor. Metnin son paragrafını da alıp bitireyim, okura da uyarı ayrıca nasıl bir metinle karşılaşacakları konusunda: “Uçsuz bucaksız bir kabristana dönen Anadolu ve Trakya’daki Elen varlığı bizde kasvetli düşünceler doğuruyor ve ulusumuzun geleceği hakkında umutsuzluğa sürüklüyor. Buna rağmen ikindi vakti yorgun argın işimizden dönerken, güneş batımından alev gibi kırmızı olan Anadolu’nun dağlarını gördüğümüz zaman aklımız oraya uçuyor ve kalbimiz buruşuyor, geriye dönme ümidiyle, gözlerimizden yaşlar akarken yavaşça şarkılar mırıldanıyoruz: Uzun zaman geçse bile/ tüm bunlar yine bizim olacak…” (s. 116)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!