90’lardaki koalisyon dönemi abuklukları, RP’nin milletvekillerinden fantastik açıklamalar, Susurluk derken ortam iyice gerilmiş, Erez laikliği savunan yılmaz bir nefer olarak karşımıza çıkıyor bu kitapta. Cumhuriyet‘teki yazılarının bir kısmı, tarih verilmediği için derleme mi, tümdöküm mü, belli değil. Gorbaçov’un ülkesini “demokratikleştirmesi”, Deli Fuat Paşa’nın II. Abdülhamid’e karşı dan dun konuşması, konular çeşitliyse de çıktığı yer aynı: ekonomiyi batıran, laikliği darmaduman eden bir iktidar nasıl oluyor iktidar? Mustafa Kemal Atatürk’e sallama hakkını nereden buluyor? Seçmene bakış da değişmiyor, okuma biçiminden kaynaklı bir sorun: “Henüz kurtulmuş da değiliz!: Onun gelip tepeye tırmanmasına yol açan nedenleri bulup düzeltemedik ve bir daha dönmemesi için surlarımızı nasıl onaracağımızı, bunların nerelerini pekiştireceğimizi de düşünmedik.” (s. 7) Arada bir kesinti var, onun haricinde otuz yıldır bulunamıyor o sebepler, sur onarmayı geçtim. Yakın tarihteki yazılarını okumadım Erez’in, halka daha yakından bakma şansını bulmuştur belki. Reçetesi hazır: demokrasinin karşısına dikilen en önemli tehlike köktendincilik, bu durumda gençler daha bir laik olmalı çünkü analarının babalarının zamanlarında bu kadarı yokmuş, ayrıca köktendincilerin stratejilerini, taktiklerini çözmeleri lazımmış gençlerin. Şevki Yılmaz’ı izleyip gülenlerin seçim sonuçları açıklandığı zamanki şaşkınlıkları, mutsuzlukları, eh, garip gelse de toplumda bir karşılığı vardı Yılmaz’ın, çıkıp yave sıkıyordu ve dinleniyordu, bu kadar. RP’nin “açıklamalar bizi bağlamaz, kişiseldir” demesi politik açıdan mantıklı elbet, kişisellik muhabbeti üzerinden Demirel bakanını yakıp partisini “akladı” da akabinde 12 Eylül yaşandı, daha da ne örnekler vardır. Neyse, köktendincilik, hareketin teorisyenlerinden Al-Maudidi’ye göre insan Allah adına ve Allah’ın kurallarına göre hükmedebilir, demokrasinin geçerli olduğu yerlerde, daha doğrusu Batı’nın yönetim ve hukuk sistemi uygulandığı müddetçe insan yanlıştadır, Allah’tan uzaklaşır. Sayyid Kutb bu tezi geliştirir, yeryüzünde cahilliğin egemen olduğunu söyler, İslamiyet’ten önceki Arap toplumundan ibarettir sanki dünya. Gerçek Müslümanların görevi bu toplumdan el ayak çekip Allah’ın kurallarına uygun yaşamak, gruplar oluşturmak ve cahilliğin hüküm sürdüğü yerleri “fethetmektir”. Bildiğimiz “cihat”, çağdaş İslam düşüncesine en anlamlı katkı. Uluslararası devrim partisi kurulmalı, “gaddar yönetimlere karşı” savaşılmalı. “Bu ilkeler ve teoriler, belki çağdaş ve demokratik kurallarla yönetilen bir ülkede geçerli ve etkin olabilecek kadar yaygınlaşmayabilir, ya da güçlü karşıt görüşlerle dengelenebilirlerdi. Ama İslam köktendinciliğinin iktidara gelebileceği toplumlar, demokrasi açısından yeterince gelişememiş üçüncü dünya ülkeleri olduğundan bu köktendinci kurallar, Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu ülkelerde, adı geçen partilerin iktidara kavuşmasına yaradı! Dahası var, bu partiler, bir kez iktidara gelince, orada ebediyen kalmak, oradan ayrılmamak için de aynı kuralları uygulamayı gerekli buldular.” (s. 25) Afganistan, İran örnekleri var, Batı bu hareketi destekleyerek liderleri piyonlaştırdı, Doğu’ysa iktidarının gücünü devşirmek için Batı’yı şeytan olarak gördüğünü defalarca ifade etmesine rağmen büyük ölçüde uydu plana, mamasını aldıktan sonra tabii. Erez’in yazılarının özeti aşağı yukarı bu, hareketin yükselişindeki ekonomik gerekçeleri irdelediği bölümler dikkate değer: Çeçenya’ya saldırının nedeni, İran Devrimi’nin berisi, bölgedeki bütün olaylar petrol hatlarının inşası ve yönetimiyle ilişkilendirilebilir. Susurluk’u ne yapmalı, soruşturulmasını isteyenlere Çiller’in efsane yanıtı: “Sen ASALA’nın avukatı mısın? Sen PKK’nın avukatı mısın?” RP’li Şevket Kazan hükümetin gündeminden düştüğünü söylemiş ardından, RP-DYP koalisyonunun rezilliği. Erbakan başbakan olduğunda laikliğin güvencesi olduğunu söylemiş Çiller, korku yersizmiş, oysa Erbakan’dan önce 1994’ün sonlarında başbakanlık konutunda Fethullah Gülen’i, Mehmet Kutlular’ı, şeyh çocuklarını, bilmem kimleri ağırlamış hatta bazı tarikat ve cemaat liderlerinden “İslam dininde bir kadın imam olabilir” konulu bir fetva almış. Laiklik bekçisi.
Belli tarihlerde belli olaylar, İlhan Arsel’in Aydın ve Aydın‘ının 19 Mart 1993’te toplatılması mesela. Dinî vecibelerini yerine getirenleri “kınayan” metinler suç teşkil ediyormuş, bilirkişi Abdülaziz Bayındır’a göre Arsel’in metni öyle bir metinmiş. Hasan Mezarcı’yla kıyaslamak için Arsel’i anlatıyor Erez, Mezarcı’nın selestiyal hareketlerinden önceki söylemlerini çocukluğumdan hatırlıyorum Şevki Yılmaz’ın söyledikleriyle beraber: “veledi zina” olmadığını söylemişti Mezarcı, Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın genelev kadını olduğunu ileri sürmesinden sonra. “Ata” soyundan değil yani Mezarcı, bu çok önemli bir bilgi, seçmenler istişare etmişlerdir mutlaka. Neyse, dokunulmazlığının kaldırılmasını abartılı bir tepki olarak görenleri eleştiriyor Erez, karşılık olarak Arsel’le Rushdie’nin başına gelenleri anlatıyor. Hitler’in dünyayı kana bulayışını da. Cezayir olup olmayacağımız konusunu kurumların benzerliğiyle yorumlamak makul, diğer etkenleri göz ardı etmek yanlış. “Kendilerinin Tanrı ilkelerinin en doğru yorumcusu olduğuna inanan ve bu ilkelere karşı gelmenin (yani kendilerine muhalefetin en büyük günah olduğunu açıklayan) köktendinci geleneğine göre davranan, bunu basınca saptanmadığına inandıklarında açıkça, basın tarafından saptandığını algıladıklarında üstü kapalı bir şekilde söyleyen şeriatçı partiler, Türkiye’de iktidara yerleşirlerse kaç senede uygarlaşıp demokratikleşirler? O güne kadar Türkiye denen bir ülke kalır mı?” (s. 63) Ordunun demir ökçeyi indirmediği, eciş bücüş hale getirilmiş olsa da demokrasi benzeri bir zeminde bakıyoruz neler olduğuna, “iyimser olmayan umut”la. Peki İran olur muyuz, Cezayir faslından sonra bu geliyor, şahların son günlerini anımsatan şeyler mi yaşanıyor ülkede, neler oluyor, ülke cortluyor mu, tarih tekerrür eder mi, neler olur? Valla daha ikinci yazıdan sonra bunaltmaya başladı Erez’in indirgemeciliği, orasından burasından olayları bağlamacılığı. Günlük siyaset yazılarından bu kadar. Hem olan olmuş bir kere, kim ne yapabilir. Samtayms. İngiltere’de vergi mükellefleri sormuşlar Rushdie’nin güvenliği için kaç para gittiğini falan, süper olay. “Bu olaydan bir yıl sonra, 2.3.1991’de İran’ın dini liderleri, Tahran’da, başka ülkelerden gelmiş Müslüman liderlerin katıldıkları bir konferansta, fetvanın geri alınmaz olduğunu açıklayıp ölüm kararının bir an önce yerine getirilmesini istemişlerdi.” (s. 81) Fetva verenin düşünmesi lazım aslında, mesela ben fetva versem kime verdiğimi iyi bilirim, fetvamın gereğini yerine getirmeyenler için ayrı bir fetva vermem, ben olurum fetva ve üzerlerine hışmımı föşkürtürüm. Ne bileyim, bir fetvanın kıymeti o fetvanın yaptırıcılığındadır ya. Sıkıntıdan kurtulmaya çalışıyorum, biraz daha kurcalayayım. Kuran’da mümine kendinden olmayandan uzak durması emrediliyormuş, o durumda demokrasi, globalleşme falan, nasıl yürüyecekmiş bu işler, oysa Ömer zamanında paraların arkasında Sasani rahipleri, bilmem ne inancından bir şeyler yer alıyormuş, yani nerede kalmış birlik beraberlik, hoşgörü bilmem ne. Sekiz yıllık kesintisiz temel eğitim Meclis’ten geçmiş, Erbakan grubunu toplayıp Mesut Yılmaz başta olmak üzere bu yasaya oy verenlerin siyasi intiharını kutlamış. Yasayı destekleyenler “psikolojik hasta”ymış hatta, AYM’ye başvurarak yasayı iptal ettirecekmiş Erbakan.
Son bir hikâye: 1574’te borç yüzünden tutuklanan Hans Ulrich Krafft nereye atıldıysa artık, hocanın tekine gökyüzünün kararacağını söylemiş, askerin biri de duymuş bu lafı, dalga mı geçmiş ne yapmış artık. Sonra güneş bir tutulmuş bir tutulmuş, kadınlar çığlık çığlığa, tencere tava çalıyorlar ki kurtulsun güneş, karanlık gitsin. Hoca şaşırmış, şöyle bir bakmış, “Uş babo, gel ha buragıya,” demiş, adamımızın hikmetinden sual olunmayacağını anlamış. Oysa bilimmiş sadece mevzu, tutulma zamanını Alman biliyor da Osmanlı niye bilmiyor? İşte laiklik, işte bilim, işte irfan, işte eşkışkın, işte İpo Şov.
Oh be.










Cevap yaz