Zeynep Göğüş – Devekuşunun Kredi Kartı

Göğüş bürokratik burjuva, 90’ların havasını yukarılardan bir yerden üfürüyor. Bakalım, Çelik Palas’ın kötü yönetildiğini anlatırken 1960’larda Falih Rıfkı Atay’la aynı masada oturduklarına değiniyor, yol Mustafa Kemal’e: tedavi amacıyla Karlsbad’a gidiyor, orada gördüğü modeli birebir uyguluyor Mustafa Kemal Atatürk, Bursa’da Çelik Palas’ı yaptırıyor, yıl 1935. Emekli Sandığı’na geçiyor otel, başına iş bilen birileri getirilmemiş belli ki, cortlamış. Otuz yıllığına kiralanacak, onun haberi çıkmış da otelin tarihine Falih Rıfkı Atay’ın 1964’ü 65’e bağlayan yılbaşı gecesi “perom pom pom”u söyleyen kızıl saçlı dilber şarkıcıya kadeh kaldırdığı bilgisinin eklenmesini istiyor Göğüş. Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nin adının “Hıfzı Veldet Velidedeoğlu” olarak değiştirilmesine karşı çıkıyor, Türk Müslüman burjuvalarının ilklerinden Mehmet Efendi’nin mirasına saygısızlık. Pendik’teki tersanenin hikâyesi, tam devlet işi. Memlekete tersane lazım da gemiden anlayan kimse yok, Atatürk elli kadar öğrenciyi gemi mühendisliği okumaları için yurt dışına gönderiyor. Celal Erol gönderilenlerden biri, döndüğünde çalışmaya başlayacak ama proje tamamlanana kadar etraf villalarla, yalılarla dolmuş, Hava Kuvvetleri ve Merkez Bankası kampları inşa edilmiş, hinterland zort. Rant ya rab. Cevdet Sunay tarafından MGK’ye çağrılmış Erol, azıcık azarlanmış Göğüş’ün anlattığına göre, o tersaneyi neden o kadar çok istediğini sormuş Sunay. Yıllar geçmiş, Özal’la Japonya’ya gitmiş Erol, teklif şu: malzeme devletten, işçilik devletten, yapılan gemileri Japonların %15 kâr edeceği fiyata alacak devlet. Teklif kabul edilmemiş, Japonlardan gemiler alınmış onun yerine, daha mı kârlı acaba. “Antika Koltuğun Onarımı İmkânsız” özelleştirmeye övgü, Göğüş’ün antika, da olmayabilecek bir koltuğu varmış, orasını burasını onartmaktan bir hal olmuş Göğüş. O zaman zarar eden kamu kurumlarını hemen özelleştirmeli. Sonraki yazıda gelen tepkiler var, eski eşyaların değerini sırf maddi bağlamda görmeyenler yazmışlar Göğüş’e, biri o koltuğu göndermesini istemiş, tamir edip geri yollayacakmış filan, yazarın KİT’lerle ilgili fikrini değiştirmemiş bu, onarımı mümkün olanlar özel sektörün atölyesinden geçeceklermiş, “siyasi kurtların açtığı deliklerden ancak orada kurtulacaklar”mış çünkü. Naiflik, siyasetin hangi aşamada devreden çıkacağını düşündü Göğüş, ilginç. Şöyle ki RP iktidara gelince özelleştirme aynen devam, bunun yanında Cumhuriyet’in miraslarından Saraçoğlu Mahallesi’ni yıkıp yerine gökdelenler dikmeyi düşünüyor iktidar. Özelleştirmelerden ayrı düşünmek mantıklı değil, rant kapısı olarak bir sonraki basamaktır bu, ardından ormanlara “sen orman değilsin artık” diye kararname çıkarmaktır, dağları tepeleri siyanüre boğmaktır, devletin ekonomisi bu çizgi üzerinde ilerler. Çamlıca’da eskiden Turing’in kurduğu mekânda içki satılmıyormuş artık, Rumelihisarı’nda konserler yasaklanmış ayrıca, bir de mahalle yıkmak. Kamusal alanların ortadan kaldırılması, seküler yaşam alanlarının daralması eleştirilir, o bir yana, rant kapısı hep açıktı zaten, bir tarafın rantçıları iyi de RP’ninkiler mi kötü, herhalde öyle. Yani liberal havalar buralarda çok kötü kokacaktı, öyle de oldu kısaca, 90’larda hız kazandıktan sonra neoliberalizmle devletin yatırımcılara -başka şekilde isimlendirilebilir, yakışır- kredi sağladığı, batık kredilerle zarardan zarar ettiği bir noktaya geldi. Toplumcu politikaların çanına ot tıkanmasıyla el ele giden özelleştirmenin heyecan yaratması mide bulandırıcı, en hafif tabirle. Bakireler Mabedi var Süreyyapaşa’da, sahil doldurulmadan ve yol yapılmadan önce denizin ortasındaymış, eski fotoğraflarda görülüyor. Sonra sahil bir daha dolduruldu Çamlıca Camii yapılırken çıkan toprakla, anıt iyice içeride kaldı, e kamuya ait kaynakların özelleştirilmesidir bu, ne olacaktı ki başka. Sarı öküz hangisiydi bilmem, Göğüş’ün çocukluğuna dair mekânsal sabitleri gidecekti zaten, zaman meselesiydi ve gitti. Şikayet etmek çok anlamlı gelmiyor ekonomi politikalarını övdükten sonra, bilemiyorum.

Gezi yazıları çıkıyor aradan: Fas. Çok ilginçmiş çünkü Tanca’nın üstünden geçerken Simyacı‘yı okuyormuş Göğüş, Coelho’nun sultanı mı, kralı mı, simgelere çok dikkat edilmesi gerektiğini söylemiş kitapta, Göğüş bir ürpermiş şöyle, hikâyenin önemli bir bölümü Fas’ta geçiyormuş çünkü. Vauv. Sonra birtakım mistik hislenmeler, ardından Faslıların Türkiye’yi yakından takip ettiklerine dair bilgiler. Ortaya karışık yaptırayım artık: “Merih”miş eskiden, “Mars” olmuş, neden olmuş, küresel dünyada öyle mi oluyormuş, Cemil Meriç dilimiz hakkında ne güzel söylemiş bir şeyler, Öz Türkçe hareketi dili bozkırlarştırmış, “özbozkırca” çeviriler canından bezdiriyormuş insanları, “Merih” geri gelsinmiş. Orangutanların soyunun tükendiğini söylemiş bir arkadaşı, Göğüş karşı çıkmış, memlekette ağaç kesen, doğayı katleden onca insan varken olur muymuş öyle şey. Köpekler ilgili de hissemizi alıyoruz bir güzel, Göğüş bir balıkçı lokantasında, yiyip içenler kedileri besliyorlar da köpeğin teki gelip karnını doyurmaya kalkınca kişeliyorlar, hainmiş köpek. Buradan çıkan ders, insanın “algı kurallarının çok katı olması”. Amma çok bölünmüş insanlar, Kürtçü, Türkçü, laik, dinci, sağcı, solcu, oysa üşenmeyip kafamızı azıcık çevirsek bambaşka bir şey görürmüşüz, perspektif değişirmiş, öyle olan aslında öyle değil de başka bir şey olarak belirirmiş. Anlamadım ne demek istediğini Göğüş’ün, arada ayağa kalkıp oturmamızı, etrafı yatarak seyretmemizi söylüyor, ufuk çizgimiz yer değiştirirmiş böylece. Aklıma şu sahne geldi, neyse, “İbo” övgüsü eksik kalmasın. Kibariye, İbo ve Osman Yağmurdereli hep birlikte tempo tutmuşlar “Türkiye, Türkiye” diye, dua okunmuş, İbo ağlamış, hep beraber İstiklal Marşı’nı söylemişler sonra. Lahmacunların masadan kalkıp halay çekmeye başlamaları eksik şu sahnede, o da olmuştur sanıyorum. Urfalılara marş söyletmiş, “Dağılın lan!” diye bağırmış İbo, Göğüş’e göre “yukardanlık taslamıyor”muş. İbo rehber olmayı önermiş, Urfa’yı geziyorlar, İbo’nun rehberliğini reddetmek Göğüş’ün haddine düşmemiş. İbo binaların önünden geçerken demircilik maceralarını anlatıyor, Göğüş’ün aklından Asur’un zalim kralı Nemrud’un kal’ası geçiyor. İbo her zaman “in”miş, hiçbir zaman “out” olmazmış Göğüş’e göre, bu kez de Can Kozanoğlu’nun İbrahim Tatlıses yazısını hatırlıyorum, “in”lerden “out”lardan ibaret bir memleketin dandik hallerinden bahsettiği bölümleri. Roka kavgası daha iyi bu arada, Göğüş 1995’i saygı yılı ilan etmiş, ilhamı Murat Birsel’in hediyesi Made in USA masa takvimi. “Çok fazla çalışan kadınlar için özel imalat”mış, 365 “onarıcı fikir” varmış takvimde, biri yeni yılın nasıl geçeceğine kadının karar vermesi. Patron gelip hayt hoyt yapıp tehdit edesiye tabii, beş dakika kadar süper gaz. Şu kadarcık yere ne sıkıştı, emek sömürüsü başta, sömürülene tavsiye üfürmek (parayla), cinsiyetçilik. Asıl konu İzmir’de manavlık yapan bir Kürt’ün rokayı bilip bilmemesi. Tabii bunun Kürtlükle, Türklükle, Lazlıkla ilgisi yokmuş fakat üst kimlik olarak da Türklüğün kabul edilmesi gerekiyormuş, elli tane kimliğin olduğu bir devlet nerede görülmüş hem. Şimdi bu nasıl bağlanıyor masadaki takvime, işte, saygı yılı olacakmış. “İzmir’de manavlık yapan ve rokayı tanımayan adam, İstanbul’da taksicilik yapıp Cağaloğlu’ndan Taksim’e nasıl çıkılacağını bilmeyen ‘karşının şoförü’ kadar saygısız biridir. Kürt ya da Laz kökeni, hafifletici neden olamaz. Adam kendine saygısız, bana saygısız, topluma saygısız…” (s. 97) Çözüm nedir, rokanın ne olduğunu bilmeyen İzmirli manavdan alışveriş etmemek, Taksim’in nerede olduğunu bilmeyen şoförün taksisinden inmek, parasını da ödememek. Valla burada bırakıyorum ben artık, yüzümü buruşturmaktan yazılar bulandı, okuyamamaya başladım. 90’ların “gusto sahibi” yazarlarını okurken aynı duygu, hiç sekmiyor. Çırağan’da bombastik şeyler yerken Muazzez Abacı’yı dinlemek, inanılmaz bir deneyim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!