“Poncikmişçom”, “cicimoştiknom” gibi hitaplarla sevgisini gösteriyor Bener, pek eğlenceli, buzul çağının ciddiyetinin sevgiyle yumuşadığını görmek. Gerçi yine ciddi, eleştirilebilir de hatta, aradaki yaş farkına sıklıkla değinen Bener maddi konularda beton kesiliyor. Anlaşılabilir. Memur oğlu memur musunuz, açlıktan bir adım uzaktaymış gibi mi yetiştirildiniz, böyle olur. Biraz kendimden bildim. Övgüm sövgüm -kendime hakkaniyetliyim, yemede elim açıktır, kime sorulsa söylenir, inanılmaz pintiyim kendime, kime sorulsa söylenir. Bir ufak kazık mı yedim, bir daha yardım etmem, açık açık söylemem. Neyse, 12 Eylül’ün az öncesi, devalüasyon şu bu derken her şeyin fiyatı en az iki katına çıkmış, Ayşe Bener çok uzaklarda bir şeyler almak istiyor Vüs’at O. Bener’e, müsaade yok. Çünkü o döviz daha da kara günlerde işe yarayacak, çünkü iki tane içlik var zaten, gömlek var, kıyafet var yani, te oralardan almaya lüzum yok, çünkü Erhan Bener’de bir dünya klasik müzik plağı var, ona gidilince dinleniyor zaten, bir de plağa mı para verilecek? VOB tutumlu olmasını söylüyor AB’ye, ülkede işler nanay, Gün Sazak öldürülmüş, bir generale suikast düzenlenmiş, her gün sekiz on insan öldürülüyor, askerî vesayet çanları çalıyor, Ecevit deli gibi suçluyor Demirel’i ki başka bir şey yapmadığı için VOB’de görünür bir öfke, Demirel memleketi peşkeş çektikten sonra AB’den, ABD’den, bilmem nereden yardımların geleceğini söylüyor, vatandaşına anarşiye karşı dikkatli olmasını söylüyor ki daha da görünür bir öfke VOB’de, kimlere neler satıldı da cukkaladı adamlar, enflasyona karşı hiçbir şey yapmıyorlar, rakının şişesi kaça çıkmış, ev kiraları ne hale gelmiş, akşamlar peynir ekmek yumurtayla geçiştirilir olmuş, isyana beş kala Türkiye’nin vaziyetini mektuplarına döşüyor VOB. Babadan dereden kalan bir şey de yokmuş ki rahat olsun, meğer maaşları zamlı gelsin de göstergeler bir halta yaramamış, zaten toplu sözleşme görüşmeleri de kavga gürültü, ilerlemiyor, VOB akşamlara kadar mesai yapıp işin hukuki yanını oturtmaya çalışıyor. Ne dertli zaman, bir tanecik mektubu okumak yeterli anlamak için. Barınma sorunu, VOB orta sınıfın kentlerden kaçmak zorunda kalacağını öngörüyor, kiralar ateş pahası, bir mektupta kendi kaldığı eve gecekondular için istenenden daha az kira verdiğini söylüyor sıkıntıyla, ev sahibi dediği gibi satsa oradan çıkmak zorunda kalacak ama yeni evi hangi parayla tutacak? AB döndüğü zaman ikisinin maaşından biri doğrudan kiraya gidecek, geri kalanla da ne kadar yaşayabilirlerse artık. 12 Eylül öncesindeki mektuplarda, 1970’lerin başındakilerde AB’nin Ankara’da işe girme süreci var, o zamanlar Zapyon Rum Lisesi’nde çalışan AB için hocası Berna Moran referans olmuş da ODTÜ’ye mi, bir yere girmeyi zorluyorlar, VOB müstakbel eşine tavsiyeler veriyor, hani gelip konuşursa süreç daha hızlı ilerler, işi daha garanti olur. 1980’e doğru Canterbury-Ankara mektuplaşmaları başlıyor, hem eğitim görmek hem de çalışmak için sanıyorum, AB bir programa dahil olarak oralara gidiyor, anlaşıldığı kadarıyla sıkıntılar çekiyor çünkü alışamıyor hem İngiltere’ye hem İngilizlere, VOB yine bir dünya tavsiye veriyor, sakinleştirmeye çalışıyor eşini. Tembellikten bakmadım, evli olmalılar o sıra. Bu arada ilk bölümdeki mektuplarda, yani dizine bakılmayınca tam anlamak zor da AB’yle Murat Belge’nin evli olduğu dönemde yazıştıklarını görüyoruz. Özel hayattır neydir, mektupları yayıma hazırlayan Murat Yalçın 2015’te AB’nin mektupları yayınevine teslim ettiğini söylüyor, Yalçın’ın yayımlama konusunda şüpheleri varmış ama VOB’nin yapıtlarıyla mektupları arasındaki koşutluğu görünce, zannederim, AB’nin süreçteki kararlılığı ve heyecanı da etkili olmuş tabii, basmışlar. Da, bilemiyoruz yani o dönem tam neler olmuştu, ayrı yaşadıkları belli de boşanma ne durumdaydı, VOB’nin mektuplarının içeriğinden önemli bir kısmı şaralop diye geçiyoruz söylenmeyen bir şeylerin varlığını sezerek. Mesela VOB atlayıp İstanbul’a gelecek, AB’nin dayısı, amcası, eşi dostu rahatsız olacak diye sevgilisinin evinde kalmıyor, mektuplarında bunun gibi hassas durumlardan bahsetmese parçaları bir araya getirmek zorlaşacak. İşin magazini ama ilginç: VOB bir mektubunda yine taksitti, kiraydı, fişek fiyatlardı derken tavsiyelerde bulunuyor, sonra bu meselelerle ilgili çok konuştuğu için AB’den anlayış bekliyor zira insan “becerikli(!)” olsa da aileden dayanağı yoksa burnu boktan çıkmıyor. Sahtegi, kıps. Bitmedi, ardından gelen şu: “Murat kardeşimiz, o miraslara konmasaydı, görürdük ne kadar becerikli (!) olduğunu.” (s. 201) Şimdi, AB’nin yazdığı mektuplar yok kitapta, bir VOB’ninkiler var, tamamı var diye umuyorum, acaba aralarında ne muhabbet geçti ki laf yıllar sonra yine Murat Belge’ye geldi, VOB neden Belge’ye salladı, mevzu neydi yani. Deli sorular, cevapları yok, eldeki neyse artık. Yakınmaları da çok VOB’nin, ya kendine dönük acımasızlığı ya da AB’nin, yine anlaşıldığı kadarıyla ve VOB’ye göre azıcık savrukluğu yüzünden. “İngiltere’ye GEL! diyorsun, çok tatlısın bebeğim ama, nasıl sat anasını diyelim, şu durumda! Diyeceksin ki ‘kalıbının adamı değilsin, yüreksizsin ayı’cım!’, haklısın. Korkaklığım yüzünden hiçbir halta yaramadım! Hep ürküntü, çekingenlikle yaşadım. Ben zaten böylesi acımasız düzenlerin adamı değilim. Duyarlı bokun biriyim işte! Sadece dayanabildiğim kadar dayanmak geliyor elimden!” (s. 198) Sevgi düşlerinden başka bir şey kurmadığını da söylüyor VOB, sunabileceği bir bu var, fazlası elinden gelmeyecek. Kuş tedirginliği onunki, Belge’yi anması bundan, hatta nasihat nasihat yazdığı için AB’yi çocuğu gibi görmeye başlaması da bundan bence, doğrudan söylüyor bunu üstelik. Görmeye başlamanın nedenini değil, görmenin kendisini.
Edebiyat namına pek az şey var, ilgilisi aradığını bulamayacaktır. Oğuz Atay’la ilgili üç beş satır, Cevat Çapan çıkıyor arada, bir iki dergi, kendi öyküsünün bulunduğu dergiyi yollamadığı için Enis Batur’a küçük bir sitem. Oktay Rifat dizelerini serpmiş ilk bölümde VOB, Nâzım Hikmet var, büyük metinlerden küçük parçalar. Faulkner okuyor, daha da kimleri okuyor, 1970’lerin başındaki okuma serüvenine dair bir şeyler öğreniyoruz ama 12 Eylül’e yaklaşırken hiçbir şey yazamadığını söylüyor VOB, muhtemelen okuyamıyor da, memleketin durumundan ötürü kafasını hiçbir şeye veremiyor. Ha, ülke yangın yeriyken dergi çıkaranlara sallayacak gibi oluyor ama takdir ediyor hemen, gençlik ateşi sonuçta, hem savaş zamanı da olsa kültürel faaliyetlerin sürmesi lazım. Bir parantezlik alıntıyla ortamdan misal: “(Evvelki gün de Ümit Kaftancıoğlu’nu öldürdüler. Özellikle ılımlı tanınan kişilere yöneltiliyor silâhlar! Yazar-çizer takımı da sırada anlayacağın! Bendeniz ‘Yazar’ da sayılmayacağımdan her halde dokunmazlar! Keh-Küh-Köh!)” (s. 197)
1980’lerdeki ortam için VOB’nin söylediklerini alıp bugüne yapıştırsak hiç sırıtmaz. Bireysel çaresizliklerini aşmak için harekete geçen insanların dayanışma bilincini yitirdiklerinden bahsediyor VOB, en tehlikeli çözülmenin bu olduğunu söylüyor. “Yazıklanıyorum senin çağında, ya da daha genç kuşaklar adına ve savaşım verememenin bir boka yarayamamanın acısını duyuyorum.” (s. 166) Sıkıntılardan ötürü 1981’de İstanbul’a taşınmaktan bahsetmiş EB, “Yiğit” tıbbiyeyi bitirdiği zaman. O zamanlarda ne olduğu: Yiğit Bener arkadaşlarıyla birlikte öğrenci eylemlerine katılıyor, polisler mekânı basıp grubu karakola götürüyor, EB olaydan haberdar olunca şubeye geliyor. Komiserin teki, parmaklıklar ardında bir dünya öğrenci, ciğerleri patlayasıya bağırıyor komiser, anarşiklikleri mi kalmıyor, ırz düşmanlığı mı yapmıyor öğrenciler, EB durumu görünce aynı şekilde kükrüyor, öğrencileri oradan çıkarıyor ve bir süre sonra Böcek‘i yazıyor o komiserden esinlenerek.
Kelimenin tam anlamıyla özel mektuplar, VOB’nin dilini özleyenler için son tango.











Cevap yaz