Kolektif – Bedrettin Tuncel’e Mektuplar

Kitabı yayına hazırlayan Alpay Kabacalı dipnot düşmüş, Cevdet Kudret’in gönderdiği mektubu “çok haklı” gibi notlar ekleyerek okumuş Tuncel de gücü Kudret’in öğretmenliğe dönmesine, yazdığı ders kitaplarının tekrar kullanılmasına yetmemiş. Tevfik İleri’nin yediği halt bir türlü temizlenememiş yani, Mahmut Makal için “Köy Enstitüleri hiçbir şey yapmamış olsa bile bir Mahmut Makal’ı çıkarmıştır” dedikten sonra Makal’a da eziyetin bin türünü yaşatan, “Ortada hiçbir solcu öğretmen bırakmayacağım” diyen İleri ne yapmış, bir kere Kudret’in öğretmenliğini lise seviyesinden ortaokul seviyesine “tezil” etmiş, ardından Bitlis’e naklettirmiş Kudret’i, istifa etmekten başka çare bırakmamış. Aynı durumda olan öğretmenler açtıkları davaları kazanarak görevlerine dönmüşler ama Kudret’in zamanı yokmuş, ailesine bakmak zorundaymış, yazdığı ders kitaplarını bir akrabasının adını kullanarak bastırıp Talim ve Terbiye Kurulu’ndan “pekiyi” ile geçirmiş. Söylentiler, dedikodular derken İleri yine çıkmış piyasaya, kanunlara aykırı olarak yazarın kendi adıyla yazması gerektiğini belirterek listeden çıkarmış kitapları. Yazılarında anlatır Kudret, alıntıladığı metinlerin dönemlere göre dengeli bir biçimde dağılmasına gayret ettiğini, kanonik metinler seçtiğini, dilinin anlaşılır olması için gayet sade bir anlatım kullandığını falan. Zort diye keseyim, şimdi Tanpınar’ın, Muhsin Ertuğrul’un, daha da kimlerin ne mektupları var ama okur bulsun baksın biraz da, ben asıl anlatmak istediğim konuları ele alıyorum, bireyin devletle ne pahasına, hangi şartlar altında uğraştığını, hakkını almak için nelere katlandığını göstermek istiyorum. Anlatmamalı mı Kudret’in Meclis’teki onca öğrencisinden yardım almayı aklından bile geçirmediğini, Menderes’in oğlu Yüksel’in de öğretmenliğini yapmış bir de. Tenezzül etmemiş, beklemiş, 27 Mayıs. “Devrimden sonra” tekrar tayini için dilekçe vermiş, üç ay dolmasına rağmen cevap gelmemiş hâlâ ki Tuncel o sıralar Millî Eğitim Bakanı. Fehmi Yavuz, o da memleketin yetiştirdiği önemli akademisyenlerden, politikacılardan biri, Oktay Akbal’a gönderdiği bir mektupta -Akbal bu öğretmen kıyımını defalarca yazmış köşesinde- hak edenler kadar hak etmeyenlerin de başvuruda bulunduğunu, öğretmenliğe döneceklerin ince elenerek seçileceğini belirtmiş de uzuyor süreç, bir türlü tamamlanamıyor, ayrıca suçu yok Kudret’in, ehliyetsizliği söz konusu değil zaten. “Yoksa Fehmi Yavuz bu yuvarlak sözlerle birtakım insanları lekelemeğe mi kalkışıyor? (Bir zamanlar Tevfik İleri de, madde zikretmeden, öyle konuşurdu). Bu arada, beni fırsat düşkünü mü sanıyor? Eğer kanunlara itibar edilmiyorsa, kanunsuz idareye on yıl eyvallah demiyen adam, kendisine de eyvallah etmez.” (s. 78) Bombayı attı gitti Kudret, işlerin yavaş yürümesi bir ölçüde anlaşılır ama ehliyetsizlerin tespiti yüzünden gecikmelerin yaşandığı çok kötü bir açıklama, Kudret gösterdiği tepkide son derece haklı ki yaşamı boyunca yazıp çizmiş, o dönemler geçimini zar zor sağlamıştır bu yolla, insanlığını hiçbir zaman yitirmemiştir. Yani şu alıntıda Kudret’in söylediklerini Tanpınar’ın sızlanmalarına, Reşat Nuri Güntekin’in Tuncel’den yine Tuncel’e torpil yaptırmasını, böylece tiyatronun bilmem ne müdürlüğüne yükselmesini istemesine üstün tutarım: “Hayatıma kasdettiği için, kendime en büyük düşman saydığım Tevfik İleri’nin karısı dahi bugün yanında iki küçük çocuğu ile bana gelse de, bir çamaşırla bir kurabiye paketini kocasına götürmemi istese, Yassıada’ya götürmem de mümkün bulunsa, çoluk çocuğumun ekmeği pahasına da olsa götürmekte gene bir an tereddüt etmem. İnsanlığımla ekmeğim karşı karşıya geldiği zaman, insanlığımı daima tercih ederim. Yani insanlık konusunda ben ‘islâh olmaz’ bir adamım.” (s. 77)

Sanat dünyasına bakınca neler var, oyun çevirileri, sahneler, eyvahlar çünkü seyirci az, alkışlar çünkü seyirci çok, Paris’e gidenler gelenler, Londra’da buluşanlar, Paris’te Picasso’nun dekorlarını yaptığı bir oyunun İstanbul’daki versiyonunun on kat daha iyi olması, yazı paraları, Tanpınar’ın parasızlığı, hastalıkları, gidiyor böyle. Mektuplardaki sesler nasıl ciddileşiyor ama, Tuncel kademe kademe yükseldikçe dostluğun verdiği sıcaklık kayboluyor mu ne, dilekçeye dönmüyor da otuz yıl öncesinin yakınlığını taşımıyor artık yazılanlar. Kabacalı hoş bir tercih yapıp mektupları kronolojik sıraya göre dizmiş, ay ay, sonra yıl yıl takip edebiliyoruz kimin ne yazdığını, değişen ilişkileri, tabii Tuncel’le arkadaşlarının arasındaki ilişkileri iyi bellemek lazım ki anneye selam söyleyen kimdi, kitaplarının parasını isteyen ne zaman istemişti, çorba olmasın. Muhsin Ertuğrul’la 1930’ların başında resmî bir ilişkileri var, Tuncel sadece çevirmen olarak görünüyor, Pirandello’nun bir metnini çevirip göndermiş ama o yıl bir Pirandello oynanıyormuş zaten, kaygılarını dile getiriyor Ertuğrul. Darülbedayi-Şehir Tiyatrosu nam derginin müdürlüğünü yapan Kudret’i eleştiriyor arada, “belki iyi bir arkadaş; fakat fena bir mecmua müdürü” diye. Andreyef’ten bir oyun çevirmiş ama kendi tercümesini Darülbedayi’de oynatma hakkı yok, bu sebeple Tuncel’den çevirmesini istiyor, duruş şahane. Londra’dayken, 1934’te Shakespeare’den Shakespeare’e koşuyor Ertuğrul, önce Macbeth, sonra Hamlet. “Tiyatro mektebi”ne hoca alınacakmış 1936’da, Ertuğrul bu konuyla ilgili Carl Ebert’le konuşacağını söylüyor. O sıralar İ. Galip Arcan, Tuncel’in yakın arkadaşı Cahide Sonku’yla beraber, Ertuğrul’un rejisörlüğünde sahneye çıkıyor, daha çok tiyatro dünyasından bahsediyor. Tiyatro mektebine tayin edilecek hocalar arasında adını görmüş de heyecanlanmış, aslı astarı var mı diye Tuncel’e soruyor, ümitlerinin suya düşmesinden korkuyor. Devletle iş yapanın geçim derdi kalmıyor işte, herkes bir şekilde tutmaya çalışıyor bir yerinden. Ahmet Kutsi Tecer’in mektupları başlıyor bir süre sonra, yakın arkadaşlar, Tanpınar hakkında bilgi veriyor ara sıra. Bu arada elimdeki kitabın ilk sahibi not almış kenarlara, Tecer’in köyünü, Arpaçağa’yı uzun uzun anlattığı mektubun sonuna Tecer’in şiirinin kristalize biçimini gördüğünü yazmış. “Orada, bir köy var uzakta…”

Tanpınar neler söylüyor, Cumhuriyet‘te bir dünya yazısı çıkıyormuş, gerçi “aşk makaleleri”ymiş, onları geçiyormuş da Tuncel’in dergisine yazmaya devam edecekmiş. Hikâye kitabını “galiba” Remzi’nin basacağını söylüyor, “bir tımarhane kadar içinde deli bulunduran bir kitap”. Abdullah Efendi’nin Rüyaları‘nı Ahmet Halit Kitabevi bastı 1943’te, mektup 1942’den. Mahur Beste‘nin tefrikalarını Tuncel bulup göndermiş, çok müteşekkir Tanpınar, o sayede kitabı bitirip bastırabileceğini söylüyor, üstelik Remzi’yle mukavele akdetmişler. Kitabın hikâyesini biliyoruz, bir şeyler yolunda gitmemiş. Cevat Fehmi Başkurt’a, Memduh Şevket Esendal’a selamlar, hörmetler ediyor Tanpınar, hoş. Necmettin Halil Onan’dan mektup gelmiş, öğrencisinin fakülteye neden asistan yapılmadığını öğrensin diye ricada bulunuyor Tuncel’den. “Eskilere inzimam eden böyle yeni hadiseleri duydukça, fakülte hayatı bana bir kâbus gibi geliyor. Allah beni bir daha oraya düşürmesin.” (s. 49) Tanpınar’ın 1957’de yolladığı mektuplarda yazıyor, Beş Şehir bitmek üzereymiş de Bursa bölümünü son anda koymaya karar vermiş yazar, yazılmasına vesile oldu diye Tuncel’e teşekkür üzerine teşekkür ediyor. İstanbul bölümüne de, “ayıptır belki söylemesi” ama hayran olmuş, ne güzel. Hasan Âli Yücel’den avans istiyor, şöyle 2000 2500 papel bir şey işini görecek. “Ali bunu muhakkak yapmalı; psikoloji tahlilleriyle, ‘bu adam ne zaman adam olacak’ gibi düşüncelere vakit harcamayın. Bilin ki bu adam şartlar müsait olursa yazı yazabilecek, eser verecek bir hayvandır. Binaenaleyh hiçbir zaman adam olmaz.” (s. 53) Bir zaman sonra yakın arkadaşlar Tanpınar’ın ölümünden duydukları üzüntüyü anlatacaklar mektuplarında, hüzünlü anılar.

Dönemin önemli bir ismi Tuncel, daha ne mektuplar gelmiştir de terekesinden bu kadarı çıktıysa. Meraklısı kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!