Afif Yesari – İnsanlar ve Öyküler

Üniversitede Hengâme‘yi okumaya kalktım, birkaç sayfadan sonra kapadım. Filyos’a gidince okumaya kalktım, yine kapadım. Geçen hafta yine okumaya kalktım, oldu bu kez, başımı döndürdü, keyifle kapadım. İnsanlar ve Öyküler‘i açtım en son, Yesari’nin en oyunsuz metinleri. Onca emeğinin karşılığını alamadığı için mi, ortalamaya hitap etmeye mi karar vermişti, sokaktakilerin hikâyelerini anlatıyordu. Kendi hikâyesini de anlatıyordu son öyküde, “Özeleştirili Öykü ya da Stres Falan Filan…”, 80’lerin başında hastaneye yatan Yesari kendi Yesari’sini kuruyor, diğer onca insana muamelesi neyse kendine de öyle muamele ediyordu, nasılsa öyle, olduğu gibi. Kalp krizi geçirerek hastaneye kaldırılmış, yolda gördüğü bir tanıdığı soruyor, sağ mı hâlâ? Son zamanlarda çok içmiyormuş, sigarayı yarım pakete indirmiş, stres falan demiş doktorlar. Stres falan hastanede yatırır, hastane parasının nasıl ödeneceğini düşündürür, Sülün Osman’la, Muhittin Sadak’la, bilmem hangi ünlülerle komşu eder insanı. Epizotlardan öykü, bir bölümde soruyor Yesari, hastane parasını ödeyemeyen ne oluyor? Diğer hasta cevaplıyor: geberir tabii, yapacak başka şey kalmaz. Yoğun bakım kederle doludur, Yesari de kendi yaşamının kara bulutlarını çağırır, Teknik Üniversite’nin televizyonunda yayınlanan ilk oyununu, dağıtımı doğru düzgün yapılmayan romanlarını, yekten hayatını düşünür. “Ömrümü boşa geçirip geçirmediğimi de düşündüm ve bi sonuca ulaşamadım. Acaba bende miydi suç. Başarısızlıkların, yarım kalmış işlerin tembellik miydi nedeni. Pek sanmam. Yani, o denli suçlamak gelmedi kendimi içimden. Bi alay puşta, bi alay anadan doğma kalleş ve hırslı yaratığa karşı çıktığım ve salt, kendilerinden olmadığım, onlarla uyuşmazlığa düştüğüm için belki. Değil ‘belki’, kesinlikle ‘öyle’ büyük bi olasılıkla. Sırt üstü yattığım sürece kendimi her açıdan ve öyküsel bi biçimde eleştirdim. Ve bi sonuca daha vardım kendimce: Şu, ya da bu, öncelikle, yaşamaya bakmalı, çünkü daha yapacak bi sürü iş var.” (s. 150) Altı yıl daha yaşayacaktır Yesari, yapmak istediklerinin ne kadarını yapabildiyse artık. Memleketin edebiyatında hakkı en çok yenmiş yazarlardan biridir Yesari, girip çıkmadığı, el atmadığı iş yoktur, tam bir emekçidir ama emekliliğini bile bir yakınının gazetede haber yapması sayesinde “kazanabilmiştir”, yoksa hali dumandı. Oktay Akbal yazmış zamanında, olduğu gibi alayım: “İlk kitabı Tren Yolu‘nu anımsıyorum. 1949’da yayınlandı, bir daha basılmadı sanırım. Neden?.. Kişilikli bir öykücüye bu ilgisizlik neden?.. Tren Yolu‘ndaki öyküler bugün için de geçerliğini korumaktadır, eskimemiştir; zamanla belki de daha da güç kazanmıştır. Çağdaş yazınımız üstüne çalışanlar Afif Yesari’nin öykülerini önemle okumalıdırlar. Kimseye benzemeyen bir kişiliği vardır bu yazarın…” (s. 5) Akbal’ın bahsettiği öyküler bu kitaba alınmış, Yesari’nin o yıllarda toplumcu gerçekçi damarı güçlendirdiğini söyleyebiliriz de dalganın inişini yakalamıştır görüldüğü üzere, klasik anlatının yerini 50’lerin gençlerinin daha dinamik anlatılarına bıraktığı zamanlarda yazan Yesari azıcık geç kalmıştır. Sonradan postmodern sayılabilecek metinler yazdıysa da, eh, erken midir bu kez de? Olmamıştır kısacası, Mayk Hammer romanlarından iki yüz tane yazarak sağlar geçimini. Dört dilin şiirlerini bir araya getirdiği bir şiir sergisi bile düzenlemiştir, Akbal’ın ima ettiği gibi ilginç bir sanatçıdır Yesari, kendi imza günü için gazeteye ilan vermesinin hikâyesini anlatmıştır bir öyküsünde. Üç hafta boyunca günde bir buçuk saat oturmuş sandalyeye, gelip gidenleri anlatıyor, hani Perec’in Paris semtini tüketmesi gibi Yesari de okurları tüketmeye çalışıyor sanki. Hoş bir anı, gelen giden pek olmamış ama Necatigil, Onger, Akbal, daha da birkaç şair yazar daha, kutlama mesajı göndermişler, sevinmiş Yesari. Deney aslında, edebiyata gösterilen ilgiyi kendisi üzerinden sınıyor, yıldız yazar olmadığı için sonuç belli. Edebiyat matinelerine falan katılsa başka olurdu ama onda çok yüz göz olmaca yok, işine bakıyor adam, bu açıdan saygı duydum. Eh, araya belli bir mesafe koymanın götürüsü olacak, söyleşilere falan çağrılmayacak mesela, sorun yok da geçim derdi fena, o da olmasa ne güzel yürütecek şu sanat sepet işlerini. Babası Mahmut Yesari de az kalem sallamamıştır bu arada, babalı oğullu edebiyat cephesi resmen, ikisiyle otuz iki kısım tekmili birden, ağır sanayi hamlesi.

Sokakta neler oluyor, işçiler nasıl geçiniyor, kadınlar nasıl dayanıyorlar eril dünyaya, öykülerin mevzuları bunlar. Marika’ydı, genelevde ölecek ama daha zamanı var, kahverengileşmiş yatakta sayrılar içinde yatıyor da kimse gelmiyor ziyarete, ne kötü. Müşteri geliyor, işini bitirip gitmek istiyor sadece, hasta kadını hiç önemsemiyor, arkadaşlar gelince şöyle bir laf atıp uzuyorlar, en sonunda ölüyor da biraz olsun dikkat çekebiliyor Marika. Bir başkası Beyoğlu’ndan mı, Kayserilinin birine takıyor çengeli, kendi de Kayserili, birlikte eve gidiyorlar. Adam pastırmalı ağzıyla abanıyor kadına, sonra para ödemiyor çünkü vesikası yokmuş kadının, hem hastaymış belki, ulan hem kendi getirmiş adamı evine, zevkine bakmış, neyin parası? Kadın çocuğu yollamıştı dışarı, adamla yaptıklarının duyulması başına iş getirecek ama kıskançlık etmiş de adam vurmuş eşi, hapse düşmüş, açlık belası başka türlü defolmuyor. Başka bir öyküde iki hayat kadını tek boş günlerinde bir güzel giyinip kuşanıyorlar, hanımefendiye dönüyorlar, erkeklerin sokaktaki kibarlıklarından şaşkına dönüyorlar, fikfike geldiklerinde de o kadar kibar olsalar a. Biri ninesine badem ezmesi götürüyor, nine pek seviniyor çünkü hem tatlı hem de helal parayla alınmış, kadın gurur duyuyor torunuyla. Ses çıkarmıyor torun, bir günlüğüne iftihar edilmekten, insanlık görmekten memnun. Kadınların yaşam mücadeleleri drama çok az yanaşıyor, Yesari mesaj sokalamıyor öykünün orasına burasına, anlatıyı yavaşça iteliyor sadece.

Öykülerin öyküsü de yok mu, kırk yıllık aranın getirdiği bir yenilik olarak var, 1945’te yazılan öykülerle 1985’te yazılanlar arasındaki hesaplaşma bir anlamda. “İnsanlar ve Öyküler”de anılara dalış, ihtiyar bir adamın kedilere duyduğu sevgi, bir kız çocuğunun karakolda ağlamasının uyandırdığı duygunun diğer bütün kadınlara kadar genişlemesi: “O gün bugün, kaç orospu tanıdımsa, hepsinin yüzünde ağlayan kız çocuğundan izler aradım. Ne var ki yıllar, ‘izleri’ filan siler, yerine birtakım çizgiler ekler ve insan gün gelir, kendini bile zor tanır.” (s. 15) Gülsüm var, yaşadığı kendinden bir öykü, kedi sevmeyen adamın yaşamının bir bölümü yine öyle, kısacası bir dünya insan var anlatıcının aklında, hepsini toplasa bir öykü etmiyor ama onca yaşamın çok daha fazla edeceği malum, o zaman formların, biçimlerin çatışmasından ne çıkabilir? Bütünü küçük parçalara bölmek, her bir parçaya öykü çatmak tek çare. Denizkızı olmayan kadının denizkızı kariyeri diyelim, bu arada amma çok denizkızı öyküsü yazılmış o yıllarda, sosyal yaşamda karşılığı sabitmiş belli ki. Ortaklar anlaşamıyorlar da denizkızı olarak çalıştırdıkları kadın üzerinden kavga ediyorlar, “mal”ın kimde kalacağına karar veremediklerinden gösteri çadırını da yakıyorlar kavga ederken, hepsi ölüyor. Pezevengin kendini şövalye olarak anlattığı öykü de hoş, arkadan zortluyorlar da adamın daha fazla atmasına engel oluyor kahvedekiler, yoksa o hırt daha kadınları nasıl kurtardığını, serserileri nasıl hacamat ettiğini filan anlatacak.

Yesari’nin ilk dönem öyküleri, o dönem ne varsa ona benzer öyküler. Asıl maharetini diğer metinlerinde gösteriyor yazar, yine de bu kitabıyla başlanabilir okumaya.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!