Kolektif – Gözlerinden Öperim

Ressam, muhtemel öykücü ve şair Turan Erol. Yazdıkları dergilerde kalmış anlaşıldığı kadarıyla, mektuplarını -yayımlandıysa- arkadaşlarının kitaplarında bulacağız. Diyarbakır günlerini özellikle merak ettim, sekiz yıl mı ne, bir ortaokulda müdürlük, öğretmenlik, Paris düşleri, çizim sancıları. İmrenen arkadaşları var, sonuçta ailesini kurmuş, düzenini oturtmuştur, ara ara Ankara’ya gidip dostlarıyla hasret giderir, mesela Orhan Peker yaşının ilerlemesine rağmen aile kuramadığını söyleyip üzülürken Erol’a imrendiğini söyler. Gerçi kendi istememiş gibi duruyor, Avrupa’da gezinirken tanıştığı kızlarla yakınlaştığı var, Türkiye’de evliliğe beş kala çark ettiği var, biraz Tanpınar havaları sanıyorum. Peker’le yıllara yayılan dostlukları bir dünya mektup bırakmış geride, Bilge Karasu’nun mektuplarıyla birlikte en hacimli bölümlerden biri Peker’inki. Gelirim oraya, Bedir Rahmi’yle başladığı için kitap, Erol zamanında Bedri Rahmi’nin tedrisatından geçtiği için, hem Fransa’dır, resimdir, sanattır, iyice bir gevezeliğe vardığından Bedri Rahmi başlama noktası. “Aman Turan Reis! Süzüle süzüle 4-5 kişi kaldı. Birbirimizi kaybetmeyelim. Avrupa birbirini seven sayan tutan sanatkarlar diyarı.” (s. 7) Da, anlaşıldığına göre orada da birbirini yiyen dünya insan var. Düşününce, Türkiye’de milletin birbirini öğüttüğü kadar kimse öğütmüyor başka yerde, burada orman kanunları işliyor resmen. Ön kesmeler, kavgalar, dedikodular, aslında diğer sanatların ortamlarında olan şeyler. Çoğu eleştiriyor yazanların, devlet kurumlarını, kayırmacılığı, selamı sabahı kesenleri. Maişet derdi. Balaban’a verilen imkânın kendisine verilmediğinden yakınan, geçimini zorlukla sağlayan bir dostu ricada bulunuyor Erol’dan, hani adını biraz duyursa da eserleri satılsa, çok zor durumda çünkü. Bir başkası Paris’te iki çiziktirip dâhi havasında takılan Türkleri eleştiriyor, Türklerin vasat eserlerle sanat etkinliklerindeki pavyonları doldurmalarını, nitekim başkaları da eleştiriyorlar yetersizliği, o halde neden o eserler orada? Köşeleri kapanlarla kapamayanlar arasındaki çekişme sağlam yansımış mektuplara, azıcık göz gezdirmek yeterli fark etmek için. Birkaç ressamın üsluplarının peşinden gidip Türk resmini mahvedenler, Klee’den, Lévy’den kopya çekenler, seri üretim eserler, neler neler.

Bedri Rahmi. Yeni karşısında tavır takınmamış olanları eleştiriyor, ardından “devlet sergisi”nde iki resmin satılmasıyla can suyu bulduğunu, böylece Kalamış’taki evin inşaatını finanse edebilecek. “Sağa tükür: Klee, sola tükür: Klee”. Bir renk döktürmeli ki melekler dahi bilmemeli. ABD’deki resim aşkı, emekliler ilk iş ellerine fırça alıyorlarmış, üstelik doğanın özgürce yaşayabilmesi için sayısız düzenleme yapılıyormuş da yağmur suları toplanıyormuş bir yerde, emek emeğe katılıyormuş. Bizde: “2 aydır doğru dürüst gazete görmedim. Tek tük havadis alabiliyorum memleketten. Anayasa baba yasa. Neyleyim yasayı köylümüz okumazsa!” (s. 10) Yıl 1961, köylüyü yine toptan okutamazlarsa gözü açık gideceğini söylüyor Bedri Rahmi, akademideki tutuculuğa varıyor sonra. Başka başka şeyler değil, bir yerden beklenen akın başlayınca onca çarpıklık düzelecek mi yoksa büyüyecek mi, buraya varılmıyor. NATO’ya iş yapmaya varılıyor, Bedri Rahmi’nin bir öğrencisi, yazarmış da, Dost‘ta hikâyesi çıkmış, Paris’ten Brüksel’e şunu fişekleyen hocasına çıkışıyor. Evet, baştan savmak lazımdı adamları, evet, iş yapılmaz onlarla. Yine geçim. Hep geçim. Sağdan soldan, dostlardan alınan borçlarla Paris, sonra üç beş eser satmak için galerilere, devlete işmar, sanırım aşağı yukarı budur. Bedri Rahmi’nin toprağa verilişinden sonra Koço’da öğle yemeğine gelenler arasında Fikret Otyam, Mustafa Esirkuş, Nedim Günsur, Can Yücel, Orhan Peker, Şadi Çalık, Hümeyra Kurtiş, Devrim Erbil, bir sürü insan var, fotoğraf hüzün. Bilge Karasu olsa olurmuş orada, mektuplarda sürekli çıkıyor karşımıza. Ankara’daki etkinlikleri yakından takip ettiğini öğreniyoruz yazdıklarından, oyunlara, sergilere gidiyor, sergilerle ilgili yazılar yazıyor, Reşat Nuri’nin berbat oyunlarından birinin sahnelendiğini söylüyor falan, matrak.

Şahap Sıtkı’nın, Nurullah Berk’in mektuplarının ardından, onları pas geçerek haksızlık yapsam da, Bilge Karasu. Tam mektupçu, mektubun yakınlıkları nasıl koruduğunu görmek isteyenler Karasu’nun mektuplarını okumalılar. İçtenliği, dostluğu uzaktan uzağa yeşertmek isteyenler. Tatlı tatlı yazarken, efkârlı, Zeki Müren fırlamış radyodan da efkârı burukluğu piç etmiş, “Eşşek Müren” diyor Karasu. Zeki Müren’in macun sesinin sevilmesini tuhaf bulanlar arasında Karasu da var, hoş. Aspasiya Karasu o sıra içerde oturuyor, oğlu dışarı çıkınca eve dönmesini bekliyor, bir de Erol’u pek seviyor. Annesinin sevgisinden sıklıkla bahsediyor Karasu, muhtemelen pek az görüşmüşlerdir ama Erol’da nasıl bir cevher, insan gördüyse selamını eksik etmiyor. Orhan Peker o sıralar Meinecke’nin yanında iş bulmuş, Şehir Tiyatrosu’nda çalışıyor. Yirmi günde bir görüşüyorlarmış, Adalet hanım (Ağaoğlu?) vasıtasıyla yerleştiği işinden memnunmuş Peker, kendi mektuplarında da görüyoruz memnuniyetini. Çevirilerinden bahsediyor Karasu, Yaşar Nabi Nayır’ın bir çeviriyi basmaktan vazgeçmesinden, kazanacağı üç beş lirayla durumunu nasıl rahatlatabileceğinden. Başkalarına yazdığı mektuplarda da vardır, Karasu süreğen bir sıkıntı içindedir, ayın başını nasıl getireceğini bilemez. Ataç’ı görse bir hikâye ateşleyecektir mesela, 30 papeli cebe atacak, nefes alacaktır. Bu arada öykülerini müstehcen ve anlaşılmaz bulanlar vardır, devletin tam kalbinde yazmaya çalışan biri için ne anlaşılır mevzu. Nefes almaya çalışan Karasu için üretmek onca zorluğun fişeklemesiyle kolaydır, anlaşılamamak görece kolaydır, gerçi tek bir hece okuyamadığını söylediği zamanlar da olmuştur da geçicidir, yine ellerini işletir. Vüs’at O. Bener’le ortak yazdıkları roman piyasaya çıkmamıştır, yazdığını söylediği roman muhtemelen piyasaya çıkmıştır ama Erol’a yazdığı mektupta verdiği adla değil. En büyük sıkıntısı nedir Karasu’nun, herhalde etrafındaki beş para etmezken on paraya piyasaya çıkan insanlardır. İşte, sokakta, galeride, tiyatroda, her yerde vardır bunlardan, Karasu iştekilere bir tane patlatmanın hayallerini kurar. “Günlerin geçip gitmesi, çalışmak isteyip çalışmamaya mahkum oluşun…. İnsan nasıl her şeyi siktir etmesin, gönlünün dilediğinden başka bir şey yapmamayı istemesin?” (s. 102) Bir de kalıpları zorlaması var, Erol’un resimlerindeki ayçiçekleri, tamam, ayçiçekleri ama ötesindeki tedirginliği görmek istiyor Karasu, karanlık bölgeye cesaretle atılacak adımı istiyor, insanın güvensizliğiyle baş başa kalacağı bir üretim biçimini. İğnenin ucunda durmak bu, masaya her oturduğumuzda hissetmiyor muyuz? Hissetmiyorsak yavanlığa akıl indirmişiz demektir. Çağın resmini yapanları da aynı eksenden eleştiriyor Karasu, hani nonfigüratif çağın getirisiyse herkesin de hıyarla koşması gerekmiyor ya peşinden, çağa başka bir şey getirmek isteyenler getirmedi mi o naneyi, o halde insan kendi sesini kısmaya neden gönüllü? Biliyoruz, insan çağa uyumlu olduğunca alkışlanacağını düşünüyor, bu yüzden tanıdığım birinin kitabını aldım da okumadım, muhtemelen de okumayacağım çünkü öyle bir PR atağına kalktı ki, yani şu zamanda gölgede kalmışları aramanın daha doğru olacağını düşünüyorum çünkü herkes aydınlığa toplanıyor. “Herkes” dünyanın gördüğü en büyük vasat. Daha fazlasından geçmemeliyiz. Dönelim, Karasu arkadaşını eleştirmekten de geri kalmıyor, arkadaşını eleştiren birilerini gördünüz mü siz? Gerçekten eleştiren? Niye yükseldiysem bu meseleye, sanırım aşırı aşırı reklamın iyice geçer akçeye evrilmesinden. “Resmin bence genel bir kusuru var; önemlice bir kusur diyeceğim, kendi hesabına: Korkunç bir hareketsizlik içindesin… Yani resmin de sen de, donup kalmış gibisiniz. Köyden Çıkış’daki, Miyanbalı’ndaki duruşlar, Ev İçi’ndeki ‘atmosfer’ hareketsizliği bu donmuşluğu örtüyor, göstermiyordu ama bu resimde ne atmosfer dinginliği var ne de duruş var. Bu donmuşluk, Diyarbakır’daki yaşayışına, durgunluğuna bağlanacak gibiyse, durma, kalk gel diyeceğim. Ama Diyarbakır’ın tek suçlu olduğunu söylemek de haksızlık etmek olabilir. Bilmiyorum ama, bunu da kendin çözebilirsin ancak.” (s. 122)

İlgilisi kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!