Korkunun evrimini izlemek çok keyifli. Ligotti’nin son kitabını inatla okumuyorum, gözüme sokarcasına koydum ki uyurken başımı çarpayım falan, Can’dan çıkan ilk kitabı tekrar okuduktan sonra mı okusam diye düşünüp duruyorum. Barker’ın serisinin dördüncü kitabını Alican Saygı Ortanca çevirdi, ALFA bastı, hemen aldım ama onu da okumuyorum. Kitap kabızlığı. Gospodinov’un kitabını yeni bastı Metis, daha da bir dünya kitap var, onları okumadan ölecek kadar onları okuyarak ölmek gibi bir şey. Neyse, korkunun evrimi, benim aklıma ilk Barker geliyor ama ara dönemde, Barker’ın bir iki tık öncesinde elbet vardır sırf korku unsuruna yaslanmayıp korkuya maruz kalan bilincin hallerini, gelgitlerini eşeleyen. Danielewski’de bile mevcut değil mi, evin derinliklerine doğru ilerledikçe bilinmeyenin korkusu yoğunlaşıyor da insanın hiçlikte kaybolması, hafızasını yitirircesine yok olması karanlıklarda bir yerde, bütün o bilişin yerini alıyor, zihnin kendini koruyacak duvarları bir bir iniyor aşağı, savunma mekanizmaları ortadan kalkınca yıldızsız geceye sonsuza kadar bakmaya mahkûmiyet sanki. Zárate’ye buradan yaklaşacağım, anlatıcısının geçmişini eşeleye eşeleye anlatılan zamandaki korkuya denklediği için, yani sırf doğaüstünün karşısında çaresiz insan yok, en başta insanın karşısında insan var zira geminin derinliklerinde gizlenen varlıktan daha dehşet verici olabiliyor bastırılmaya çalışılan yaşantılar. Birleşmeyegörsünler üstelik, insanın kendine yenilgisiyle varlığa yenilgisi iç içe geçmesin, tansiyon arşa çıkmıştır artık. Barker’ın palyaçolu öyküsü, arkadaşını hapsedip türlü işkenceden geçirirken en büyük korkusuyla yüzleşmek zorunda kalan adam. Ligotti’nin hoş bir daveti betimleyip yıkımı ortaya çıkarasıya sakin tuttuğu anlatıcısı hâlâ sakin kalıyorsa dahil olduğu tuhaflığa uygunca, kısa süre sonra neler yaşanacağını bilip yine yüzlere gülüyorsa bu kez kontrast da giriyor devreye. Zıtlıktan doğan ürküntü. İnsanda öylesi savrulmalara alışık değiliz, patolojinin uç noktasıdır ama normallik de topluluğun dayatması, maruz kaldıkça kanıksadığımız dünyanın yarattığı ihtimalleri unutmaktan. Kaptan’ın farkında olduğu bir çatışma. En güçlülerinden biriyle uzun zamandır sınanıyor, üstüne Demeter‘in yol aldığı suların, tayfanın, dölün tadının, gemiyle ilişkiye girmenin, türlü eylemin, nesnenin ve manzaranın dayattığı ruh hali. Sırayla yükseliyor: geçmişten bir iz, denizle meninin tuzu, Varna’nın buzlarından kurtulmak, Ruh ve Beden arasındaki ikiliğin ortadan kalktığı anlar, o sıra ne yaşanıyorsa her şeyi yerinden söküp sindiren hortum gibi dönüp duruyor, sonu yaklaştıran adımlar haline geliyor. İki mesele var, toprakla dolu kutuların sadece toprakla dolu olmadıkları anlaşıldığında anlatım zerre değişmediğine göre Kaptan zaten kendi cehenneminde -aşırı mı oldu, yaşama dair her deneyimini travmalarıyla yorumlayan biri aşırılığa kaçmaz mı, gerçi el yazması tekniğinde her şey olup bittikten sonra olanları yazmak bütün bir hayatı kuşatmaya teşnedir, son yakınsa elbet kişinin bütün travmaları hortlayacaktır, dolayısıyla Kaptan için başka türlü anlatmak mümkün değil metni kaleme alırken- yaşamaktadır, varlık ortaya çıktığında ıstırabı, dehşeti artırmaz, derinleştirmez, en azından bunun bir ayrımını görmeyiz. Geminin seyri bir izlektir, Kaptan’ın zihninde dönen buz, tuz, Ruh ve Beden de öyle, hatta sonlara doğru varlığın kendisi. Birleşirler zaten zihinde, varlık geceler boyu anlatıcının düşlerine girmiş, benliğini ezberlemiştir, başlı başına Kaptan’ın hayatı haline geldiğinde Kaptan doppelgänger‘ı ile mücadele eder hale gelir. Daha da aşırıya kaçıp anlatımın da varlığın dilince kurulduğunu söyleyeceğim, bi kere zihnen “ele geçirildikten” sonra kalemi Kaptan’ın istenciyle hareket eden bir nesne olarak değil de yaydığı umutsuzluğu, acıyı anlatan varlığın uzantısı olarak kabul edesim var. Anıları, denizle yakınlığı, tayfasına yönelik erotik düşleri yine Kaptan’ındır, dünyayla ilişkilenme biçimlerini varlığın merceğinden görürüz sadece. Kuirin tezahürünün önemine önsözde değinilmiş, hani bir korku metnine dört dörtlük yerleşen kuir ögeler gerçekten devrimci bir yaklaşım olarak görülebilir, ama, nasıl demeli, Zárate parlatmamıştır da sadece yer vermiştir hikâyesinde, kuire hikâyelerin temeline olağanlıkla yerleşen bir olgu olarak da bakmalı. Artık. Yine Zárate söylüyor en iyisini, lanetlileri gömme şekline değindikten sonra -ağızları taşla doldurulur, kafaları koparılır, kazıkla delinirler, vahşet- kimlerin, ne tür canavarların öyle bir muameleyi hak ettiklerini sorup cevabı kendi verir: “Vampirler, evet, ama aynı zamanda piç oğullar, vaftiz edilmemiş olanlar, diğer bölgelerde yaşayanlar, homoseksüeller ve kara bir kedinin cesetlerinin üzerinden atlamasına izin veren dikkatsiz ruhlar.” (s. 11) Homoseksüellerle vampirlerin aynı muameleye maruz kalmalarında toplumun canavar tipine uydurduğu türlü davranışı ortadan kaldırmak var, yaşaması istenmeyen insanlar için vampirlik cuk oturan bir kılıfa dönüştü, yetmedi, yakın zamana kadar bu anlayışın devam ettiğini gördük, 1960’lara kadar İngiltere’de eşcinsellerin yargılanmaları misal, günümüzdeki düşmanlık cabası. Cadı avı, vampir avı, Kaptan’la vampir yan yana yakılabilirlerdi.
Metne gelelim, kaynağı bellidir, vampirimiz memleketinden yola çıkıp İngiltere’ye gidecek de evine yerleşecek, Kaptan da yol boyunca defterini doldurarak tuhaf olayları kayıt altına alacak. Zárate hiç yapılmamış bir şey yapmamıştır elbet, Kosztolányi’nin bir metninde esas karakterin anlamadığı bir dilde konuşan diğer karakterin söyledikleri üzerinden Balkanlı yazarlar kendi öykülerini çatmışlardır mesela, buradaysa defterdeki kayıtlar yer aldığı gibi anlatıcı kendi dünyasını da koyar ortaya, üstelik defterdeki kayıtların ciddiyeti de yoktur şişeye koyup saldığı kâğıtlarda. Varna’dan yola çıkarlarken daha, denizcilerin tuz varlıkları, Lut’un karısı olduklarını söylüyor, “cinsiyeti belirsiz sirenler”den bahsediyor, kendine dönüp bakıyor sürekli. Adamlarından birini çağırıp ona soyunmasını emredemez elbet, bunları fazlalık olarak görebiliriz ya da varlığın eşelemeleri. İçeriden sıcak vurur, tuzla ovulmuş yaralar çıplak dolaşmaktan olduğu için tuzdan sertleşmiş pantolonlar, kanamaları durduran gömlekler giyerler yine de, egzotik ülkelerden gelen adamlar özenle seçilmişlerdir ve kıyafetlerini iyi taşırlar üzerlerinde. Kaptan’ın dile getireceği gibi pek çok şeyle birlikte tuz da ele geçirmiştir dünyayı, yol boyunca “vampir”in türevleri karşımıza çıktığına göre tutkuyu kurcalayan varlık istediği bilgilere ulaşacaktır er geç. Gemiyle bu yüzden mi ilişkiye sokar Kaptan’ı, romanlarda görülebilecek en erotik, epifanik bölümlerden biridir, dümene penis sokmak tayfaya, denize, daha geniş ölçekte ölüme tohum saçmak demektir, saçar Kaptan. Dinler mi sesleri, mesela hızlı gidenlerin çabuk öleceğini söylemişlerdir, mal yükleyen Çingenelerden çekinir, İstanbul’da gemiyi kontrole gelen Kaptan Melih’in üstü kapalı uyarılarını kulak ardı eder. Gemini çürümüş toprak kokması, ölümden bir önceki basamak haline gelmesi başkalarınca anlaşılır da Kaptan farkına varmaz gibidir. “Bazen, somut bir korkunun daha iyi olup olmadığını, üzerimize çöken o ölümcül gecenin, sinirlerimizi kemiren tarifsiz hiçliğe tercih edilip edilmeyeceğini merak ederim.” (s. 49) Son anlara kadar ortaya çıkmayacaktır varlık, tayfa birer birer kaybolurken sadece gölgesi, kokusu veya gözleri şöyle bir görülebilecektir. Acımasızdır, Mikhail’i ele geçirir geçirmez Kaptan’ı da ele geçirir, anıları fiştekleyerek ruhsal dengesini bozar adamın. Gençken, çocukken Mikhail’e biraz da zorla yanaşmıştır Kaptan, babası durumu fark edip Mikhail’i işkenceyle öldürtünce Kaptan’a kaçacak bir geçmiş bırakır tabii, vampirlerin en sevdiği besin değil mi bu? Masadan birer birer ayrılır dostlar, geminin altında güneşten korunurlarken kendi tuzunu, kanını sunar onlara Kaptan, birer birer güneşe çıkmalarını sağlar. Gemiye döndüğünde kendini dümene bağlar, biliyoruz gerisini, Merhaba İngiltere.
Anlatının dokusu ne yaşanmış olursa olsun bozulmaz, artık her şey birdir Kaptan’ın gözünde, kendi ayrıksılığı varlığınkinden pek de farklı değildir. Ne sıkı romandır bu bir de, mutlaka okunmalı.











Cevap yaz