Giray Fidan – Cumhuriyet’in Çinli Misafirleri

Gelen bürokratların mensubu oldukları siyasi hareketi bilmeli, Fidan önsözde ve ilerleyen bölümlerde bilgiyi kısıkta tuttuğundan biraz, azıcık havada kalıyor Türkiye’ye duyulan ilginin gerekçeleri. Çin’in milliyetçi partisi KMT 1920’lerden itibaren SSCB ve Çin Komünist Partisi’yle işbirliğine giderek güçleniyor, aslında zıt kutuplarda yer alan bu siyasi hareketler parçalanmış ülkeyi birleştirmek ve bir türlü kurtulunamayan kapitülasyonları kaldırmak, kısaca tekrar bağımsız olabilmek için güç birliği yapıyor. 1927’de işler tersine dönüyor, iç savaşın arifesinde Chiang Kai-shek komünistlere karşı büyük bir tasfiye hareketi başlatıyor, ülke sekize değil de ikiye bölünüyor bu kez. Misafir Çinliler KMT’den, partinin “Milliyetçilik-Demokrasi-Halkın Refahı” temelinde yükselen anlayışını Kemalizm’e oldukça yakın buldukları, daha da önemlisi Mustafa Kemal imkânsız olarak görülen ne varsa başarıyla gerçekleştirdiği için memleketimize geliyorlar, toplumu gözlemliyorlar, devlet adamlarıyla görüşüyorlar. Mustafa Kemal’in huzuruna çıkamıyorlar ama İsmet İnönü’yü yakalayabilen var, baktığımız zaman siyasi bağlantılar vasıtasıyla, mesela biri Macaristan’dan mı, bir yerden üst düzey bir bürokratın mektubuyla geliyor da öyle iletişim kuruyor, milletvekilleri kanalıyla en yetkili ağızlardan bilgi almaya çalışıyorlar. Alıyorlar da, göreceğiz, şapkayla saçı denkleştirmeleri gibi pek çok sembolün karşılığını aradıklarını ekleyip mevzuya dalayım. KMT devrimci bir itkiyle kısa saçı, modernleşmeyi, Batılılaşmayı savunuyor, bu sebeple upuzun örgülerin kesilmesine yol açıyor, bürokratlar bizdeki devrime yakından şahit oldukları zaman hayranlık duyuyorlar zira Kemal -Mustafa Kemal’e böyle diyorlar, Fidan’ın aktardığı biçimiyle “Kai Moer”- bir günde fesleri çıkarttırmış, şapkaya geçirmiştir Türkleri, büyük olaydır. Bu arada ÇKP de Türkiye’de olup bitenlere karşı pek meraklıdır, ilk komünist yayın organı Xiang Dao‘da çıkan, Türk bağımsızlık mücadelesini savunan ve destekleyen iki yazıyı başa almış Fidan, pek iyi. 1922’de çıkan yazılarla birlikte görülüyor ki Çinli entelektüellerin bir gözü buralarda, bürokratlar gelip görmek istiyorlar ne olup bittiğini, e o zaman hoşamedi.

“Türk Milliyetçi Partisi’ne Zafer Diliyoruz” iki ulusun doymak bilmez emperyalistlerle çatışmasından doğan yakınlıktan bahsederek açıyor bahsi, yazar Cai Hesen dönemin meşhur Marksist teorisyenlerinden biri. Türkiye Milliyetçi Partisi bildiğimiz Cumhuriyet Halk Partisi bu arada, Çinlilerin çevirisinde kaybolan veya fazladan koyulan bir şeyler var. Sovyet Rusya’yla el ele vermesini TMP’nin, ezilenlerin desteğini almasını öne çıkarıyor Hesen, Kurtuluş Savaşı’nın kronolojisini verirken emperyalist devletlerin çökme çabalarını Çin’de yapılanlardan ötürü iyi bildiği için genel olarak doğru değerlendirmelerde bulunuyor ama Kuvâ-yi Milliye’yi TMP’nin bir önceki aşaması olarak görmesine bakarsak bilgi eksikliği de var. Propaganda: nasıl Sovyet Rusya el atıp Türkiye’yi kurtardıysa Çin’le işbirliğini sürdürebilirse tamamdır, Çin de kurtulmuştur. “Kemal Paşa son derece akıllı bir şekilde diğer emperyalistlerden ne Fransızlara ne de Amerikalılara yakınlaştı. Türkiye bugün, Fransa veya Amerika’yla yakınlaşması ve bu güçlerin gelecekte İngiltere’yle uzaklaşması durumunda daha fazla sömürüleceğinin farkında. Sadece Sovyet Rusya’yla yakınlaşmanın gerçek kurtuluşu sağlayacağını biliyor. Son haberlere göre Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki işbirliği, Fransa’nın diplomasisini zayıflatmakta. Bu nedenle şimdi Türkiye’nin zafere ulaşmanın son aşamasında olduğuna daha çok ikna olmuş durumdayız.” (s. 8) Gao Junyu “Türk Milli Ordusunun Kazandığı Zaferin Uluslararası Değeri” nam yazısında sürecin bir özetini benzer biçimde çıkarıyor, Fransa’yla İngiltere arasındaki ihtilafa değiniyor, Sovyet Rusya’nın mutlu yarınları müjdeleyeceğini söylüyor. “Avrupa savaş alanında iki karşıt eğilim görmekteyiz: Emperyalist güçler arasında devam eden şiddetli çatışmalar, toplu halde gerilemeleri ve işçiler ile ezilmiş ulusların birleşmesi. Türkiye’nin zaferinin ardından İngiltere’nin durumu, bu iki eğilimi daha da güçlendirmiştir.” (s. 13)

Matrak kısımlara geldik, Hu Shiqing’in seyahatnamesi 1924’ün İstanbul’undan pek hoş manzaralar sunuyor. Görece uzak kültürlerin karşılaşmasından neler çıkıyor, mesela gemiden inerken hamalların hiçbirinin yabancı dil bilmemesinden, tercümanların cirit atmasından bahsediyor Shiqing, elbette hemen çarpılıyor: “Bunlar, çok kurnaz ve düzenbaz kişilerdir, ağızlarından Tanrı kelimesi eksik olmaz; hepsi lanet kalpazanlardır. Aslında söyledikleri her şey aldatmacadır. Gemiden otele ulaşabilmek için 9 Türk lirası harcadım; bu 10 yuandan fazladır.” (s. 18) Velkam tu Törki, vi ar veksıneydıd. At arabaları inanılmaz pahalı, sebebini düşünüyor Shiqing, belediyeye vergi geliriyse Türkler öyle yaparak başka milletlerin sempatisini kazanamaz. Pera Palas’ta tuvalet ve banyosu olmayan bir odanın günlüğü 8 yuan, bu da soygun. Öfkesini attıktan sonra şehri tanıtıyor yazar, Galata Pera’da Avrupalıların oturduğunu, oralarda iş yaptıklarını söylüyor, diğer tarafta Haliç, karşıda da Üsküdar var, şehrin merkezi bu üçgenin içinde. Pera Palas’tan çıkınca, şimdi ben oraya beş dakika mesafede on küsur yıldır çalıştığım için ezbere bildiğim yerler, çok tuhaf geliyor ama sokak ıssız, kaldırımlar dar, yollar hiç de sağlam olmayan taşlarla yapılmış. Fakir bir bölge, yakacak odunların yığıldığı alana çıkan yol büyük caddelere bağlanıyor, inişli çıkışlı bir sürü cadde. Köprünün başına dikilmiş beyaz elbiseli adamlar koşturup gelenden geçenden para alıyorlar, kimileri çaktırmadan geçip gidiyor, yazara göre geçici vergilerle ekonomide ilerleme sağlamak mümkün değil. Nereye geldik şimdi, Ayasofya’nın oralarda bir yerlerdeyiz, yazara göre çarşı son derece düzensiz ve yere bağdaş kurup oturanlar Çin’in Müslüman yoksullarına çok benziyorlar, çayevleri de Çinli Müslümanların çayevlerine benziyor. Yazar isimler konusunda özen göstermediği için Fidan’ın düştüğü dipnotlardan da takip edebildiğimiz kadarıyla Arkeoloji Müzesi’ne gidilmiş, İskender’in olduğu düşünülen lahit övülmüş bir güzel, sonra silah kısmına geçince anlaşılmış ki Türklerin orada burada at koşturmaları normal, silahları bombastik çünkü. Kültürel farka bir örnek: “II. Mehmed öleli 400 yıldan fazla bir zaman olmuştur ve görünen o ki orada dua edenler onun ruhunun erkenden göklere yükselmesini istemiyor olmalılar. Bu sebeple onun bedenini bir tabuta koyup dua ediyor olmalılar.” (s. 24) O sıralar “Amerikan misyoner okulu” Tarsus Amerikan Koleji kanunlara uymamış, tarih ve dil dersleri İngilizce işlenmiş diye okul kapatılmış, Shiqing Çinlilerin bunu görüp utanması gerektiğinden bahsediyor, biraz da günlük tutar gibi yazdığından neyle karşılaştıysa arka arkaya sıralıyor, misal Marmara’yı övdükten hemen sonra nargilenin ne mene bir şey olduğunu ders gibi anlatıyor, tam Ahmet Midhat Efendi usulü. Bürokratlarla röportajlar, ulus inşası, en az iki partili seçimlere geçilmesine dair fikirler, ardından veda.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Türkiye’ye gelen ikinci Çinli Alfred Sze, zamanında İngiltere Büyükelçiliği de yaptığından en forslu bürokrat olabilir. Lozan Antlaşması’yla birlikte diğer uluslararası anlaşmaları talep etmiş, İsmet Paşa’nın imzalı bir fotoğrafını almıştır, karşılığında verdiği Chiang Kai-shek’in fotoğrafı Anıtkabir Müzesi’nde. Diplomatik bir nane bu, o zamanlar liderler böyle fotoğraflar alıp verirlermiş aracılarla. Sze trenle geliyor Türkiye’ye, girişte çantası kontrol ediliyor, aslında diğer yabancılar gibi kendisinin de kontrol edilmesi hoşuna gidiyor zira yabancıların komplolarına karşı baştan alınmış sıkı bir önlem olarak görüyor bunu. Ankara’nın yeni ve eski mahallelerini inceliyor, Abdülhak Şinasi Hisar’ın Ankara betimlemelerine çok benziyor yazdıkları, çapraz okunabilirler. Bir saptamasıyla bitireyim, Lozan Konferansı sırasında Türkiye’ye karşı kullanılan argümanlarla 1925 Beijing Konferansı’nda Japonya’nın kullandığı argümanların neredeyse aynı olduğunu söylüyor Sze, belgeleri kıyaslayarak Çin’in olası diplomatik hamlelerini tasarlıyor bir anlamda.

Bizim basında çıkan haberler, daha başkalarının anıları, yazıları, dört dörtlük. Meraklısı kaçırmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!