Stig Dagerman – Alman Sonbaharı

Perişan insanlar sığınaklara, istasyonların karanlık köşelerine yerleşmişler, 1946’da üçüncü sonbahar. Churchill’in meşhur konuşmasının açılış cümlesinde: “sonbahar yaprakları dökülmeden”. Önemsiz insanlar, öfkeli insanlar, önemsizlikleri suçlanmalarına engel değil, öfkeleri önemli çünkü sessizliklerinde nefret gizli, aç ve susuz bırakanlara duydukları nefret kendilerine de yöneliyor. Bodrum katlarda yakılan sobalar soğuğu kıramıyor, suyla dolu odalar dumanla doluyor, tencerelerde nelerin kaynadığını bilmemek daha iyi. En çok patates, etlerin nereden geldiği belli değil, öksüren çocuklar bir iki şey yiyebilirlerse okula gönderiliyorlar. Okula gönderilmiyorlar aslında, okullar kapalı, yıkık olmayanları, aileler çocuklarını yine de “okula” gönderiyorlar, “ıslak Alman sonbaharı”na, bir şeyler çalıp getirirlerse karınları doyar. “Yeri gelmişken, evde, suyun içinde kalanların ‘tarif edilemez’ günlerini nasıl geçirdiklerini, yahut o üç aç çocuğun annelerine, niçin Schulze Teyze gibi boyanıp da müttefiklerin askerlerinden çikolata, konserve yahut sigara almadığını sorduklarında anneyi saran o ‘tarif edilemez’ duyguları da tarif etmek gerek.” (s. 13) Düsseldorf ve Hamburg’un yıkıntılarının arasında biten yeşillikler ilerleme mi yoksa gerileme mi, tartışıyorlar. Doğudan göçmen akını, yokluğun büyüdüğünü görenler Rusya’nın planı olduğunu söylüyorlar bunun, Batı’da yaşayanlar. Dört yıldan sonra gün ışığına çıkanlarla yeni gelenler birleşiyorlar, yabancı gazetecilere, evet, Hitler zamanında çok daha iyi durumda olduklarını söylüyorlar. Doğal olarak. Ne diyeceklerdi ki. “Bu zor sonbaharda Alman halkının ideolojik pozisyonuyla ilgili yapılacak her analiz, eğer insanların yaşamaya mahkûm edildikleri ortam hakkında yeterince açık bir resim vermiyorsa, temelden yanlış olur; analizin sınırlarının mutlaka bu günü, yaşananların karakterini belirleyen, açlığın ve sefaletin en koyusunu da kapsaya şekilde genişletilmesi gerekir.” (s. 15) Halkı toptan suçlu görmek için yapılanlardan biri bu, diğeri insanların kendi ağızlarından, üstü kapalı itiraflar almak yargılamalarda, suçlamak için meşru zemini oluşturup yoklukla dolu yaşamlarını özgürce sürdürmelerini bir lütufmuş gibi sunmak, bu durumla ilgili Dagerman çocukları asan Nazilerin iki yıl sonra ellerini kollarını sallayarak aynı yerlerde dolaştıklarını söylüyor, Amerikan ironisi! Acıyı adaletin tecellisi bilmek zalimlik değil mi, Almanlar itaatte sınır tanımadıkları için suçlu bulunuyorlar, oysa devletin, her devletin, söz gelişi McCarthy zamanında ABD’nin de istediği şey koşulsuz itaatti. Zorunlu bir ilke mi, insan faktörüdür, zorunlu olmayana kadar zorunlu olmadığını bilmez. Kimse bilmez, Almanlar gibi. Memlekete bakınca, bilen görünüyor mu? Almanlardan beklenen tüberkülozdan, açlıktan politik dersler çıkarmaları. Üç Kuruşluk Opera oynanıyor, salonlar tıklım tıklım, önceleri toplum eleştirisi coştururken artık toplumsal sorumsuzluğa övgü öne çıkıyor. Korkmaktan ve ölmekten başka hiçbir şey öğrenmeyecek o insanlar. Bu yüzden seçimlerde en büyük tehlike ne olarak sunulursa onu düşman bilecekler, 1946’dakinde Rusya. Demokrasi tıkırında gidiyor, Sosyal Demokratlar düşmanı belirledikleri ve korku saldıkları için kazanacaklar, komünistlerin şansı yok çünkü insanlar düşünmekten çok uzaktalar, yıkımın külleri ve boş midenin gurultusu. Karneyle dağıtılan ihtiyaç maddelerinde kısıntıya gidilirken işgal askerlerinin refahı artıyor, Alman kadınlarının pek bir çaresi yok, zaten tepki de gösterilmiyor pek. Artık. O durumda. Sandığa gidilse ne. Hannover’de tek bir çizik almadan duran tek yapı Kral Ernst August’un heykeli, Hamburg baştan başa yıkıntı, tiyatro dekoru gibi ön cepheleri duruyor bir binaların. Heykel, uzun uzun incelemiştim, Almanlar krallarının heykellerini dikmeyi seviyorlar. Çevresinde hiçbir şeyin kalmadığı bir heykeli düşünemedim, caddenin karşısında kahve dükkânları vardı, yanda alışveriş merkezi, istasyonda piyano çalan bir kadın, seksen yıl önce hiçbirinin olmadığı bir şehir yine Hannover miydi, heykel mi bir arada tutuyordu şehri, muhtemelen öyle. Bugün yine aynı sinyalcileri bulurum sanıyorum, sigaramı paylaşırım. Aklımın almadığı bir şey daha, o kadar geniş, gizemli bir geçmiş ihtimalini almıyor daha doğrusu: bugün her Almanın sorguladığı bir şey mi dedelerinin, büyükbabalarının falan Nazi sempatizanı olup olmadıkları, bir halt yiyip yemedikleri, araştırıyorlar mı acaba, duymak istediklerince. Yıkıntılara dönelim. Ölebiliriz yok yere. Ya da var yere, sorumluysak. “Bugün rüzgâr esmiyor, esip de kalorifer peteklerini dövmeye başladığında, ölüm sessizliğine bürünmüş bölgenin üzerini çekiç sesleri gibi tuhaf sesler kaplıyor. Ve bazen bir peteğin, birdenbire yerinden çıkıp yıkıntıların yanından geçen yahut yıkıntıların arasında kömür arayan birinin üzerine düşerek onu öldürdüğü oluyor.” (s. 27) Bernhard’ın otobiyografisinde miydi, çocuklar daha, yıkıntıların arasında bir ölüye rastlıyorlar. Kadın mıydı, beyaz bir el çıkmış molozun içinden. Çocuk Bernhard bakıyor, sonra okuluna gidiyor. Ne acımasızca yaşamın o andan sonra devam etmesi, insanın devam etmek zorunda olması. Dagerman yıkıntıları gezerken yanında Yahudi bir Alman var, Franco’nun zaferinden sonra İspanya’dan dönmüş kadın, Hamburg bombalanınca bütün eşyalarını, Guernica bombalanınca inanç ve umutlarını kaybetmiş. Ne acımasızca. “Almanya’da, Nazi yandaşlarından çok daha büyük bir hayal kırıklığı yaşayan, büyük bir grup evsiz ve yenilmiş, namuslu antifaşist var. Hayal kırıklığı yaşıyorlar, çünkü özgürleşme düşündükleri kadar radikal olmadı. Evsizler, çünkü içeriğinde çok fazla gizli Nazizm’in izlerini barındıran, Alman hoşnutsuzluğu denen şeyle de, eski Nazilere karşı uysalca yaklaşımlarını dehşet ve hayretle izledikleri, müttefiklerin politikasıyla da dayanışma içine girmediler.” (s. 29)

“Naziliğinin farkında olmayan, Nazilere benzediği ima edilince şiddetle tepki gösteren” kalabalık, Almanya’nın o günkü yıkımına yol açan çelişkili fikirlerle dolu kafalar. Çok yakında müttefiklerin verdiği cezanın biteceğine inanıyorlar, “askerleri” ne yapmış olurlarsa olsunlar o cezayı hak etmediklerini düşünüyorlar. Dagerman yaşananları neden ceza olarak gördüklerini soruyor, muhabbet ilerledikçe kokuşma başlıyor. İngiliz subaylardan biri otuz yıl beklemek dururken üç yılda doğrulmalarına yardım etmeyeceklerini söylemiş, bu yüzden Hamburg demiryolu istasyonunun yeniden yapılmasına izin vermiyorlarmış, bu muamele de insanları karanlık tarafa itiyor. Hamburg sokaklarında silahsız dolaşılmaması gerektiğini söylüyorlar müttefik gazetecilere, Alman burjuvaları da kendi önlemlerini almışlar. Şikayet ediyorlar, evleri yıkılmış, mallarına el konmuş, hani söylendiği gibi sınıfsızlaşma varmış gibi yakınıyorlar ama görünen bambaşka: evsizlerin herhangi bir yerde, kasada paraları yok, asgari ücretle alınabilen hemen hiçbir şey yok zaten. Dagerman’ın savlarını dinlediği avukatla yazara göre Almanya’nın kaliteli insanlarının en fazla yüzde biri Nazi, geri kalanına büyük haksızlık yapılıyor, yeniden inşa sürecini sabote etmek işi gücü olan insanları da cezalandırmak demek. “Günümüz Almanyası’nın ideolojik yeniden inşasının en güçlü muarızı, bilinçli gericiler değil, politik inançları yemekten sonra gelen kayıtsız kitleler.” (s. 44)

Yük vagonlarına geçiş üstünlüğü tanınıyor, insanlar yiyeceklerin emin ellere ulaşmasını beklemek zorunda kalıyorlar sıkış tepiş vagonlarda. Biri elma çıkarıp yiyor, fenerini yakıp ısırıkları gösteriyor insanlara, herkes aç gözlerle bakıyor. İstasyonda tartışan iki kadın, Almanya’nın batısında Hitler’in hâlâ yaşadığına inanılıyormuş. Kuşak çatışması korkunç boyutlara varmış zira yaşlılar gençlerin Nazi eğitiminden geçmelerinden işkilleniyorlar, gençler her şeyi Hitler’in eline veren yaşlılardan nefret ediyorlar, siyasi gerginliğin yanında sosyal çalkantının da eli kulağında. Dagerman siyasi bir iki toplantıdan sahneler gösteriyor, yaşlı politikacının gençleri suçlamaktan başka bir şey bilmemesi, gençlerin demokrasiyi nasıl kurban ettiklerini söylemesi yaşlıya, her şeyiyle korkunç bir manzara. Yıkıntılar arasında bir ülke, bakınca bugünkü Almanya, muazzam bir geçiş.

Dört dörtlük metin, kaçmasın gözden.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!