1950’den 1990’a, Khoury-Gata’nın yazmaya başladığı yer Beyrut, bitirdiği yer Beyrut. Hayal ediyorum, on üç yaşında masaya oturuyor, ilk bölümler, ardından hayat giriyor araya, şiirler belki, iç savaş çıkınca Fransa’ya göçüyor yazar, diğer metinlerini yazıyor, 1990’da doğduğu ülkeye dönmek istiyor çünkü kırk yıl önce söz vermiş kendine, metni tamamlayacak. Hatta italik bölümleri kırk yıl sonra yazıyor, madem her şey olup bittikten çok uzun bir süre sonra asıl hikâye çizgisine dönüyorsa, anlatılan zamanın geleceğinden haberler veriyorsa, neden olmasın. Savaş anlatısı çok daha, nasıl demeli, yakın görünüyor 1990’a, kırk yıl öncesinin sisli, lirik atmosferinden çok daha gerçekçi, Lüzumsuz Kadın‘daki gibi, A’dan X‘e’deki gibi. Yetişkinlerin dünyası, en azından daha köşeli bir dünya, çözümlenebilir, çocukluğun büyüsünden arınık. İki anlatı çizgisinin arasında kırk yıl var, italikle italik olmayanın ton farkı bariz. Otobiyografik kısmen, bazı bölümler uyuyor yazarın yaşamına. “Denizden gelen rüzgâr yirmi yıldır aynı sokaklarda esiyor. Eskiden evleri ıslatan yağmur, bugün harabelerle kaplı bir alanı soğuktan titretiyor. Bu alanın bir ucunda babamın terör estirdiği ev, öteki ucunda önceden yer satın alınmadığı halde ölü bedenini kabul eden mezarlık. Rastlantı sonucu gömüldü oraya. Savaş, ülkenin coğrafyasını değiştirmişti, ölüler en yakın mezarlıkların kucağına bırakılıyordu.” (s. 9) Babasıyla annesinin mezarları arasında iki yüz kilometre var, anlatıcı birbirlerini o kadar seven iki insanın nasıl nefret eder hale geldiğini merak ediyor, ölü belleğinin yavaş yavaş dirildiğini hissederek cevap bulmaya çalışacak ama çocukluğunun karmakarışık günlerini eşelerken kendi mezarını da kazdığını anlayacak, sonuçta yaşamının sonlarına doğru aramaya başladığı cevapları verebilecek olanların çoğu ölü, kalanlar anlatacak durumda olmayabilirler, anlatmak istemeyebilirler, bu durumda “kendi mezarını sayfalarda kazmaktan” başka bir şey yapmıyor olabilir anlatıcı. Olsun, öyle bir kuvvetle çekiliyor ki yıkıntısı bile kalmamış binaları baştan kuruyor. Duyguları da. “Kuzeydeki bir köyde bir Maruni azizinin mezar taşından tam bir yüzyıldır kan akıyor. Babamın mezar taşının deliklerinden ise tehditler dökülüyor. Annemin yosunlarla kaplı, gösterişsiz mezar taşından toprağa gözyaşları sızıyor. Annem, oğlunu savunmak için yalnızca gözyaşlarını akıtabiliyordu. Babam her zamanki saatinde eve gelmediğinde ben, yorgunluktan uyuyakalana dek ‘Tanrım, ne olur ölmüş olsun!’ diye yalvarır dururdum.” (s. 10) 6 Aralık 1950’de evin ortasını kazıp yere kazık çakan, oğlunu bir mumyayı sarar gibi saran baba karşı çıkıyor üç kızıyla eşine, hayır, oğlanı öldürmeyecek, canlı canlı gömecek sadece, akıl hastası bildiği oğlundan kurtulmak, yaşattığı utancı da onunla birlikte ortadan kaldırmak için deliliğini açığa çıkaracak. Tuhaf bir adam, din eğitimi alıyor, başarılı bir rahip olacakken Roma’dan dönünce yeminini bozuyor, apandisit ameliyatı olmak için yattığı hastanede çalışan hemşireye âşık oluyor, evleniyorlar, Fransız mandasında sözlü çevirmenlik yapmaya başlıyor, Fransa’nın ülkeden ayrılmasıyla kendini ordunun içinde buluyor, kanla birlikte beyni de akıp gidiyor o ara. Her sabah kafasına sıkacağını söylermiş ama dört çocuk babası olarak intihar etmeye hakkı yokmuş, öyle söylermiş eşine. Anlatıcıya ara sıra anlatıyor annesi, hikâyenin bilinen kısımlarının kaynağı. Aslında beş çocuk, en büyük kız sekiz aylıkken ölünce baba Tanrı’nın varlığından şüphe duymaya başlamış, inancı da öyle yitmiş. Hikâye boyunca göreceğiz çıkardığı arızaları, bir kezinde sudan bir sebepten kızıp gaz lambasını parçalıyor, yangın çıkıyor, komşulara yine seyredecek bir şenlik. Annenin gözyaşlarını görünce dalga geçmiyorlar en azından, kızlara üzülüyorlar, adamın akli dengesinin bozuk olmasından bahsedip dağılıyorlar. Aile anlatısından mahalle anlatısına dönüyor metin, anlatıcının dikkati -teyzesinin dağdaki evinde dışarıyı da gözlemleme olanağı bulduğu için biraz da- çevresine odaklandığı zaman babadan çok komşuların, iç savaş öncesi Lübnan’da yaşamın manzarasını izlemeye başlıyoruz. Babaya dair iki olay daha: rahip cübbesini bırakmadan önce manastırın bütün ekmeğini hiç rahatsızlık duymadan yemiş, diğer keşişleri aç bırakmış, bu yüzden Tanrı ona bedel ödetip kızını elinden almış. Onmaz bir ruh yani, kayıp ruh. Oğlu Victor’u akıl hastanesine ikinci kez yatırtması, üstelik ilkinde Victor’un beyninde kalıcı hasar bırakmalarına rağmen doktorların, dehşet. “Rüyalanmış” sadece, sabah kalktığı zaman üstü başı yapış yapışmış Victor’un, baba kafayı yiyip hemen hastaneye postalamış oğlanı. Dedikodular, mahalle çalkalanmış, meğer kız kardeşlerine hallendiği için öyle olmuş da, şiirle kafayı bozmuş da, bir sürü laf. Sonradan öğreniyorlar, elektroşok tedavisi görmese o kadar kötüleşmeyecekmiş Victor, yarınlar yokmuşçasına yaşamayacakmış, hafif bir terapiyle “iyileşebilirmiş”. Onun yerine Beyrut’un Rimbaud’su oluyor, güzel hikâye. Çok yakışıklı, incelikli hayta Victor, şiir yazıyor, İngiliz bir kadının himayesinde yaşarken dağdaki teyzesinden yol parasını kopardığı gibi yallah Paris’e. Ortalık sakinliyor o sıra, anlatıcı mahallesini didiklemeye başlıyor, Victor dönünce karmaşa kaldığı yerden devam ediyor: kaldığı otelin sahibi şiirlerine el koymuş borca karşılık, yayınevinin birinden gelen mektubu yıllar sonra bir gazeteci bulup da getiriyor, anlatıcı mektubu açmıyor çünkü ya kardeşinin sanat kariyerinin başlamadan bitebileceğini görüp üzülecek ya da çok daha erken başlayabileceğini anlayıp yine üzülecek, sır olarak kalıyor mektubun içeriği. Eroin bağımlılığı yüzünden kafayı kırmış Victor, annesini bile ikna etmeye çalışıyor, hani beraber kullanırlarsa dünya çok daha güzel bir yer olabilir ama para lazım azıcık olsun alabilmek için. Babanın tımarhaneyi arayıp hiçbir şey olmamış gibi davranması bu olaylar üzerine, iki izbandut eve gelip oğlanı yaka paça götürürlerken baba orada değil, iblisin bir an önce uzaklaştırılmasını bekliyor. O sırada kızlar ne yapıyorlar, bir kere teyzenin dağdaki evine gidip dönmelerinden sonra dünya bambaşka artık, anlatıcı ilk kez regl olduktan sonra babasının yavaş yavaş çöktüğünü görebiliyor, adam esip gürlerken oturduğu yerde hinlik düşünen birine dönüşüyor yıldan yıla. Güzellik yarışmalarına katılıyor anlatıcı, kazanıyor, babadan ses yok. Yüzü dövmeli bir çingene geliyor evlerine, anlatıcının üç evlilik yapacağını, son eşinin ana dilinde yazdıklarıyla meşhur olacağını söylüyor. Yazarlık mistik bir yol, anlatıcıya el verilmiş, ülkenin parçalanmasını anlatabilir artık.
Komşular, çevre, siyasi temel. Büyükler sağdan sola yazmasını istiyorlar, okulda soldan sağa yazmayı öğrenmiş anlatıcı, sık sık şamar yiyor bu yüzden. Fransızcayı kusursuzca konuşan babasına göre doğru düzgün konuşamayanlar beş para etmez insanlar, şamarı hak ediyorlar. Vinikoflar var, Ermeni bir büyücünün söz ettiği hazineyi kayaları patlatıp, sağı solu kazıp arıyorlar, şeytanların bağırtıları sandıkları yankıları engellemek için çığırtkanlık yapıyor bazıları, kendi kafalarını kendileri şişiriyorlar. Hikâyenin absürt karakter kontenjanı doluyor böylece, gerçi her komşunun kendine has bir tuhaflığı var. Biri tango okulu işletiyor, Küba’daki devrimden kaçıp gelmiş ama devrim peşini bırakmayacak gibi görünüyor, mahalleyi basan gerillalar her şeyi herkesin kılmak için silahlı mücadeleye başladıkları zaman kabus tekrarlanacak. Diğer yanda Meryem’in gözyaşları belirecek evlerden birinin duvarında, gazeteciler gelecek, o gözyaşlarıyla annenin gözyaşları arasında koşutluk kuracak anlatıcı, hikâyeye dinî motifler de katacak böylece. Lübnan’ın panoramasının ilginç ailesinin hikâyesini içerdiğinin farkında, bu yüzden dengeyi gözeterek anlatacak. Memleket nasıldı, aileler nasıl bir arada kalabilirdi, acıları kırk yıl sonra baştan kurup sağalabilir miyiz?
İyi roman, güzel bir dağınıklık.











Cevap yaz