Suat Derviş – İstanbul’un Bir Gecesi

Potpuri. Derviş sınıfları şöyle bir sıradan geçirir, zenginlerle yoksulların dertlerini çalkalar. Geçişkenliği sağlayan bir Ali vardır herhalde, karakter üzerinden sorgulamaca. Duyduğu aşk zorlamadır Ali’nin, belki sadece düğüne katılma nedenini mantıklı hale getirmek için öğrencisine karşı hislerinin şak diye farkına varır Ali, zaten fazla da durmaz üzerinde, düğünden çıktığında karşılaştığı, üniversiteden Muammer’in davetiyle kenar mahallelere doğru çekilir. Kitabın ortasından girdim, hikâye düğünle açılsa da Ali’nin piyasaya çıkışı çok sonra, Derviş üst ve alt sınıflardan karakterlerinin dertlerini anlattıktan sonra Ali’yi insanlığa, dayanışmaya yaklaşmak için kullanıyor. Anadolu’dan, yokluktan gelmiştir Ali, zor şartlarda okumuştur, bazı günler aç karnına dolaşmış, üstüne örtecek battaniye bulamayınca gazete kâğıtlarını kullanmıştır felsefeden arkadaşı Muammer’le. Sabretmiş, üniversiteyi bitirmiş, düğün sahibi kodamanın yanına muhasebeci olarak girmiştir. Annesini yanına alıp orta karar bir evde yaşamak sınıf atladığını gösterir mi, Kastamonu’nun bir kasabasında kuru ekmekle yaşamaya göre, eh. Kodamanın kızı, kambur ve çirkin Saffet’e ders de verir arada, davet edildiği düğün Saffet’in düğünüdür işte, kızın kendisini fark etmemesinden alınıp dışarı atar kendini. Derviş sınırları pek güzel belirler, örneğin Ali bir ara Saffet’in babasıyla konuşmaya yeltenir ama Alman bir iş insanıyla görüşmeye dalmıştır adam, milyonluk anlaşmaların ayaküstü yapıldığı ortamda yerinin olmadığına karar veren Ali uzaktan izler. Savaş sırasında zenginleşmişlerdir, vurguncular, savaştan sonra da işlerini pek güzel yürütüp servetlerine servet katarlar. Bürokratı, sanayicisi, herkes düğünde buluşmuştur, Ankara’dan, İzmir’den bile gelenler vardır, ülkenin tamamını ilgilendirecek kararlar alınır o ortamda. Ali’ye ne hacet, okumuş sınıfından da birileri gelmeli ki servet sahiplerinin güçleri anlaşılsın. Cumalı’dan Yağmurlar ve Topraklar‘ı okuyorum şimdi, Avukat Nihat’ın yanına gelip herkesin önünde azıcık üstten konuşan köylünün amacı: parasını verip tutmuş koskoca avukatı, lafını dinletiyor, hürmet görüyor, diğer köylülerin saygısını kazanıyor böylece. Nihat böylelerinden bıkmış, yaşlıca bir müvekkilinin vermek istediği son işi almıyor çünkü adam kaybedeceğini bildiği davayı yine de açtırıyor ki yoksul davacı kazanana kadar mahkemeye tabanvayla gidip gelsin, tarladaki işi kalsın, soğuktu yağmurdu eziyet olsun iyice. Ali’nin ders vermesi benzer mesele, yine de memnundur halinden. “Sınıf geçmiş, iş bulmuş, mezbeleden yaşanabilir bir eve çıkmış, sürünen anasına rahat bir döşek, bakır tencereleri pırıl pırıl yanan gül gibi bir mutfak vermiş, penceresinde fesleğen çiçekleri, bahçesinde asma bulunan sevimli bir eve onu yerleştirmişti.” (s. 177) Yine de adam olamamıştır Ali, medeniyetten çok şey beklemektedir, “başarılı olamayıp” hapis dahi yatmış Muharrem’in medeniyet sövgüsünü aşırı bulur. Savaşlar, soykırımlar, o kadar da iyi bir yere çıkmamıştır medeniyetin yolu, temkinli olmak, hele bireyci hiç olmamak lazımdır. İnceden kalından mesajlar. Gece bitmeden Muharrem’in ne söylemek istediğini anlayacaktır Ali, hikâyenin başında hastaneye getirilen Memduh’a kan bulmaya çalışan Zeliha’yla karşılaşınca -karakterlerin birbirleriyle kurdukları veya halihazırda var olan ilişkiler üzerinden, zincire halka geçirir gibi kurar anlatıyı Derviş, tam bir çember oluşmaz da kırçıllı bir değirmilik mi demeli, öyle bir şey- insanlığını hatırlar, çaresiz kadınla birlikte taksiye atlayıp hastaneye gider. Zeliha’nın hikâyesi ana hikâyelerden biri, oğlu Memduh’un tramvay altında kalıp kolunun kopmak üzere olduğunu duyunca hastaneye koşar Zeliha, nöbetçi doktordan kan gerektiğini öğrenip kendini sokağa atar, tütünden eski bir arkadaşının evine gidip zamanında emzirdiği Gülsüm’ün, arkadaşının kızının berbat yaşamına tanık olur, sonra esrarkeşlerin takıldığı bir kahvehaneye gidip bir dünya laf yer, dalga konusu olur, nihayet bulduğu insaflı bir adamın istediği beş papeli elde etmek için de gider bir sarhoşla birlikte olmak zorunda kalır. Hikâye içinde hikâye, Prens Osman nam bu sarhoşun zamanında Kazan’da çiftlikleri varmış, sayısız işçisi, Ekim Devrimi’yle birlikte canını kurtarmak için İstanbul’a kaçan Osman zenginlerin sırtından geçinmeye başlamış. Ne kadar geçinebilirse. Zeliha’ya beşliği tosluyor, kadın kahvehaneye dönüyor ki söz veren adam piyasada yok. Ali çıkıyor ortaya, Muammer’in getirdiği keş kahvesi orası. Hemen taksi, hemen hastane de Zeliha’nın ciğerlerindeki sorun zortluyor bu kez, kadın kendinden geçiyor, yatırıyorlar. Memduh? Bir iki saat önce ölmüş, yetiştirememişler kanı. Bu arada uyuşup uyuşmayacağı da belli değil kan grubunun, kadere kırk beş. Abuktur, Ali üzülür, sonra içi şevk ve neşeyle dolar, nihayet insanlık için bir şey yapabilmiştir sonuçta. Kanı veremedi, eh, olur öyle. Kadının ciğerlerinden kan gelmiş, sorun değil, insanlık yapıldı. İftiharla çıkıyor hastaneden Ali, kendisi için yepyeni bir günün başladığını duyumsuyor. Kadın? İnsandır artık Ali, helal olsun. Karikatür gibi, güldüm Ali’nin topukları vura vura hastaneden çıkmasına.

Yan hikâyelerden neler çıkar, İstanbul ve insan manzaraları mesela. “Sabunda çalıştığı zamanlar gece yarısından sonra işinden çıkıp buralardan geçerken Karaköy Caddesi’nde, tramvayların döndüğü noktada bir lokantanın serserilere Allah ricası için müşterilerin tabaklarında kalmış yemekleri bedava olarak dağıttığını ve bu serserilerin de elde birer kırık konserve kutusuyla arka arkaya kapının önüne dizilip sıra beklediklerini görürdü.” (s. 192) Derviş’in yazdığı yıllarda İstanbul’u anlata anlata bitiremeyen meşhur muharrirlerin böyle şeyleri anlattığını görmeyiz, en fazla lokanta vitrinlerindeki yemeklerin indirilmesi gerektiğini söyleyen vardır. Nöbetçi doktorun tek derdi Ankara’yı çekmeyen radyosudur, daha doğrusu Ankara’yı çekmeyen radyosundan şikayet eden eşi. Bacanak bir de elektrik mühendisi olacak, bir haltı becerememiş, anteni mi kuramamış acaba, aman bir de gece gece gelen o hastalar olmasa ne güzel olacak. Kolu kesilenler, morfinmanlar, türlü bela. Başhekimin derdi yok gibi görünüyor, eşiyle Saffet’in evlendiği adam arasındaki ilişkinin farkına varmayacak kadar bön mü, yoksa numaradan mı anlamazdan geliyor belli değil. Zenginlerin aşkları anlatılıyor uzun uzun, tam Yeşilçam melodramıdır ama Çimen Günay Erkol’un kitabın başındaki yazısında değindiği gibi Muazzez Tahsin, Kerime Nadir havası bir amaç için. Hikâyenin temeli değil, yani sınıfsal çatışmayı bütün berraklığıyla göstermek için bir nevi kontrast işlevi görür bu tip anlatım. Yoksa Derviş yine “satır satır dramatizm” diye üfürebileceğim tekniğini kullanarak niteliği zaten düşürmüştür. Bu teknik basit, Derviş sık sık kullanıyor diğer metinlerinde de. Bir karakter histen hisse tekerlenecek diyelim, hislerin kalbine inip yuvarlanacak, kriz var, her bir satır bir histeri patlaması adeta. Komedi filmi çekiyoruz diyelim, iç monoloğu oluşturan her cümlede farklı bir kamera açısıyla gösterilsin karakter, her cümlede mimik değişsin, öyle bir şey. Düğün için elbise yetiştirmeye çalışan terzinin yanında çalışan kızlardan birinin sevgilisi para kazanmak için kumara düşmüş, kavga çıkınca üttüğü birinin vücudunda küçük bir delik açmıştır. Oysa ne hayaller, Karabük’e gidip iş bulacak, evlenip mutlu olacaklar. Hepsi suya düşüyor, adamı polisler yakalayıp emniyete götürüyorlar, kız da adamın peşinden emniyete. Bulabilirse tabii, gecenin bir körü nereye gittiğini de bilmiyor. Her yan hikâye kuvvetli değil, bu çok zayıf örneğin. Kamu spotu gibi. “Kumar oynarsanız ya delik açarsınız ya delik açılırsınız?!”

Karakterlerin uç uca eklenişi, İstanbul’un gece hayatından sahneler, parasızlık yüzünden dibe vuran insanlar. Meraklısına.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!