Tütün Zamanı Üçlemesi’ne ek kontenjanla alınmışçasına ayrık, otobiyografik ögelerin ağır bastığı bu roman Cumalı’nın en haso romanlarından. 1950-1952 arası Urla’da avukatlık yapmış gerçekten Cumalı, sonraki dört yıl İzmir’de çalıştıktan sonra Paris’e gitmiş, romanın başında Urlalı avukat Nihat Arda her sabah olduğu gibi saat sekiz olmadan yazıhanesine geliyor, tarih 5 Eylül 1951. On iki bölümde yaşam döngüsü, gerçi son bölüm Nihat’ın Perihan’la birlikte İstanbul’a gitmesine ayrılmış. Döngü kırılıyor, sonuncusu odakta, her ay bir bölüme denk gelecek şekilde. Şahane kurgu, yağmur beklendiği zaman hayvancılıkla uğraşanlar sıkıntıda çünkü ot bitmemiş, yemciler bayram ediyor çünkü fiyatları fişekleyip vurgunculuk yapıyorlar, Nihat’ın işleri daha çok köylülerle, üç beş hayvanla azıcık toprağı olanlarla yürüdüğü için gerilimi doğrudan hissediyor, davalarını aldığı insanların kaygılarıyla boğuşuyor. Mevsim doğrudan etkiliyor ilişkileri, en ihtiyaç duyulan zamanda yağmur boşanacaksa herkesin yüzünde bir tebessüm, o kadar garip ki keyif verici madde etkisi altındalar sanki, şaşırıyor Nihat. Nesillerdir doğayla iç içe yaşayan insanların bilgeliğini, öngörülerini takdir ediyor, ayrı bir hikmet buluyor, Çetin’le dolanırlarken konuşuyorlar bu meseleleri. Doktor Çetin’le arkadaşlıkları uzun sürmeyecek, belli, Nihat’a göre belli bir zaman ve mekânda bulunmanın sonucu, yine de iki kelime konuşacakları insan o kadar az ki birbirleriyle vakit geçirmekten başka çareleri yok. Bu mevsimsel değişim ve kısıtlı çevre romanın genişledikçe genişlemesini sağlıyor, 12 bin nüfuslu küçücük Urla’da -yerlilerden biri nüfusun hiç değişmediğini söyler, çocukların çoğu iş güç uğruna dışarı gittikleri için kalanlarla can bulur Urla- aynı karakterler, aynı dertler, sanki DP’yle CHP arasındaki çatışma bile halihazırdaki anlaşmazlıklar üzerine kurulmuştur. Köylülerin doğayla birliğinden devam edersek buraya varacağız, Balkan göçmenleriyle oranın yerlileri arasındaki anlaşmazlık toprakların paylaşılamamasından devletin kabus gibi tepeye çökmesine kaç kalemle çeşitleniyor, çok. Cumalı’yla Kemal Tahir’i yakınlaştıran saptamalar var romanda, köylünün toprağına sahip çıkmak uğruna devletten mal kaçırması veya toprakları ıslah ederek, biraz da katakulliyle devleti “zarara uğratması” bilinen hikâye, Cumalı üç çocuk okutan bir köylünün tapu alaveresiyle ayakta kalabildiğini de anlatıyor, komşusunun toprağındaki zeytin ağacına çökmek isteyen ağanın doymazlığını da. Metinlerinde anlattığı olayları avukatlığı sırasında öğrendiğini söylüyordu bir röportajında, tabii ömrünün bir kısmını geçirdiği Urla’da şahit oldukları da vardır, ya öyküleştirerek ya romanlaştırarak ailelerin, köylülerin yaşamlarının bir kısmına odaklanır da esas oğlan avukat olduğu için çok sayıda hikâye geçiyor metinden. Sırf danışmaya gelenlerin, kasabada dolanırken karşılaştıklarının anlattıkları yeter. Bir sürü hikâye, küçük küçük. Köylünün bildiği nedir mevsimlerin, toprağın, göğün verdiğinden başka, büyüklüğün her yerde geçer akçe olacağı mesela. Veli Sayın kaç yaşında adam, yeğeniyle anlaşmazlığa düşüyor da haksız olduğu halde Nihat’a gelip dava üzerine dava açtırıyor ki yoksul yeğen mahkemelere taşınsın, tütün ekeceğine hakime laf anlatmaya çalışsın. Nihat en sonunda kızıyor, davasını almıyor adamın, Veli’yi kendine küstürüyor ama içi rahat. Hakimin büyüklüğe hak vereceğini düşünüyor Veli, küçük olan yeğen her seferinde kazanamaz ya! Doğanın hukuku insanın hukukundan daha üstün köylüye göre, devlet işe karışınca hükmen yenileceğini sanan köylü bu yüzden huzur bulamıyor, çıkarı yoksa devletin adamlarıyla hiçbir şekilde iş tutmak istemiyor. Behzat’ın zeytin ağacına çökmeye çalışan ağa yüzünden Nihat’ın huzuru kaçıyor bu kez, Behzat bir türlü teskin edilemiyor çünkü hakim “iki Arapça bir Türkçe sallayınca”, tak, yenik duruma düşürüyor insanı, güven olmaz. Nihat ortada duruyor, kasabanın çocuğu, güveniyorlar ama o kadar da değil. Savcıyla, hakimle aynı masada oturuyor, ağanın akrabasının davasına baksa Behzat gibileri umutsuzluğa düşüyorlar, küçük yerin belası. Tapucu mu gelecek keşfe, gönlünü hoş tutmalı köylü, adamın bir hesabı yanlış yapmasıyla hak hukuk buhar olur. Kanunları baştan açıklıyor Nihat, kime neyi umacağını söylüyor aslında da, işte, ektiği toprak köylünündür, öyleymiş eskiden. Eşkıyalar varmış ayrıca, okunun gittiği yere kadar toprağa el koyan babaların çağı geçmiş ama torunlar aynı kafayla devam edip devlet duvarına tosluyorlar, toslamazlarsa himayeleri altına aldıklarını düşündükleri insanların şamarını yiyorlar bir güzel. Toptan değişmiş dünya, bir açıdan da hiç değişmemiş, eskiden Osmanlı olan şey Cumhuriyet adıyla ortaya çıkmış sadece. DP bile CHP’nin “kasığından düşmüş”, ne kadar tutacak köylüyü, zaten tütünü doğru düzgün almayı bile beceremiyor. Çok karakter var romanda, ilişkilerin yapısına değinmeyeceğim de bu siyasal ortama dair üç beş şeyi almalı, karakterlerden biri DP’yi CHP’den kurtulmak için desteklediklerini söylüyor başta, memleketin başında öyle bir boğuntu, öyle bir sıkıntı varmış ki DP’nin sattığı umudu hemen almışlar, hiçbir şeyin değişmeyeceğini de hemen anlamışlar, bu yüzden başlarına geleni sineye çekip DP’den sonra gelen partiyi beklemeye başlamışlar. Okumuş kasabalılar ne düşünüyorlar, Çetin hepten karşı değil ABD’ye, tabii kapitalizmi def etmek gerekiyor ama teknolojidir, ekonomidir, kullanabileceğimiz kadar yeniliği almak lazım, uğruna yitirilenler kurtarılabilir. Nihat öyle düşünmüyor, kapitalizmin çürüttüğü dünyayı daha iyi görüp sık sık umutsuzluğa kapıldığı için daha radikal bir siyaset, daha eylemci bireyler arıyor açıkçası. Sayısız tartışmadan biri. Biçimsel olarak Kore örneği var, oğlunun Kore’den dönmesini bekleyen eski güreş şampiyonunun üzerinden tartışıyor kasabalı, gerçekten asker göndermek lazım mıydı? DP-CHP çatışmasının zirveye çıktığı konulardan biri, memurlar pek öyle girmiyorlar tartışmaya da tansiyon yükselince kınıyorlar bazen birbirlerini. Jurnalcilik elbet var, daha çok köylüler arasında. Belediye başkanıyla Nihat’ın arasının papaz olduğunu öğreniyor bir yerde, gerisi gelmiyor örneğin, muhtemelen Nihat’ın söylediği bir şeyden ötürüdür. Memurlar birbirlerini “idare ediyorlar”, bu da tartışma konusu, memlekette tartışma kültürü yerine pışpışlamaca olduğu için ülkenin yerinde saydığını söylüyor karakterlerden biri. Tahliller başarılı bu arada, köylünün o döngüde neler yaşadığı, neler düşündüğü, siyasete nasıl baktığı, devlet karşısında nasıl konumlandığı, hepsinin edimsel, somut bir örneği var. Din diyelim, İbrahim Kâhya’nın başına gelenleri Cumalı aceleye getirir ama iyi sunmuştur temsili. İç Anadolu’dan tayinle gelen hocanın yobazlıklarını sallamaz köylüler, yağmurun yağmamasını eşlerinin kolları açık gezmesinde falan aramazlar ama günümüzde de geçerliliğini koruyan birkaç kritik koda bağlıdırlar. Nedir, müftüye göre Çetin’le Nihat temiz, iyi çocuklardır, Urla’ya çok şey katmışlardır da camiye gelmezler, namaz kılmazlar işte, o kötülükleri çok şeyi belirler, hani en azından cumaya gitseler bile kabul göreceklerdir. Köylüler çaya kahveye davet ederler Nihat’ı, en olmadı bir sigara içimlik konuşmak için sigara teklif ederler, İbrahim’se uzun süredir rakıya çağırır çünkü daha derin bir bağ kurmak ister avukatla. Nihayet kabul eder Nihat, gitmesine az kalmıştır zaten, otururlar. Ama, millet oruç, üstelik günler uzun, sinirler gergin. Rakı vermek istemez mekânın sahibi, İbrahim’in zorlamasıyla razı gelir, en azından su katmamalarını rica eder. Bir dünya söylenir İbrahim, on bir ay rakıyla dönen dükkânın günahını bir ayda mı silecekler sanki, köylülerin bakışlarından etkilenmez. Çok geçmez, aysız bir gecede arkadaşıyla birlikte eve dönerken, pat, uzaklardan bir silah sesi. Ciğerinde metali hisseder İbrahim, yere düşer, üç gün sonra ölür. Katili bulunamaz, anlatıcının bir hikâyede söylediği gibi köylünün, kırsalın kendi adaleti vardır, çoğu işi devlete bırakmaz.
Nihat’ın, Çetin’in, köylülerin duygusal ilişkileri, eh, aile kurmaktır amaç. Aile kurup çocuk yapmak. Nihat’ın Perihan’la ilişkisi güvensizlikler yüzünden biter, başta ikisi de birbirine bel bağlamaz. Aşk mı, biraz yüzünü gösterir, biraz da etraftakiler fiştekler, nihayet İstanbul’a gidip evlenmeye karar verirler. Çetin bir işçinin kızıyla evlenmeye karar verir, kaynatasının el kıyası üzerinden sınıf farkını açığa çıkardığı sahne etkileyici. “Bir senin ellerine bak bir benim ellerime” deyip durur kaynata, temiz ve yumuşak eller hor görür kendi nasırlı ellerini fikrince, ikna edene kadar akla karayı seçer Çetin. İzmir’de başka türlüdür ilişkiler, Urla’da başka, farkı gösteren ne olaylar yaşar Nihat.
Doğa tasvirleri, köylünün geçim derdi, esnafın, bürokratın hali, tam 1950’nin Ege manzarası. İyi roman.











Cevap yaz