Young Turk deyim olarak da girmiş literatüre, “radikal”, “isyancı”, “güçlü”, “çomak sokucu” gibi anlamları var, oyunun kurallarını değiştirebilecek güçte insanlar için söyleniyor. Farhi’nin romanındaki kullanımı acayip sembolik, Türklük Sözleşmesi’nin tezahürü adeta: Âşık Ahmet nam edebiyat hocası -kendisi İkinci Dünya Savaşı sırasında Varlık Vergisi’nden mustarip ailelerin mahvolmaması için yardım kampanyalarını örgütleyenlerin önde gelenlerinden biri, Nâzım Hikmet’i SSCB’ye kaçırmak için yaptığı dört dörtlük planla da duyuruyor adını- yazar olmak isteyen öğrencisi Zeki’yle muhabbet ederken hep “Benim harika Yahudim!” diyor, Zeki başlarda sesini çıkarmasa da güceniyor nihayet, diğerlerine “harika Ermeni” veya “benim şeytan Rumum” demiyor hocası, çok anti-semitik bir hitap onunki. Ahmet şaşırıyor, belki de anti-semitik düşüncelere sahip olduğunu söylüyor, kafa yoracak buna. Ne desin peki, Zeki “Genç Türk” önerisinde bulunuyor, tamam o zaman. Ahmet başta olmak üzere pek çok yetkili abi, pek çok aile bu sözleşmeyi destekliyor, ironik biçimde Ahmet’in dediği: “‘Bir şey daha var, Genç Türk: içindeki Genç Yahudi’yi kaybetme. Herkesin farklılığının değerini bil. Hepimiz aynı olsaydık, soyumuz tükenirdi.’” (s. 346) İki mesele: farklılıklar ölmesin diye Yahudi damar korunacak ama içeride, dışarı hiç salınmayacak, öyle ki Yahudiler kendi isimlerinin yanına bir “Türk ismi” de almak “zorunda”. Tepeden öyle söylenmiş çünkü, barış ve kardeşlik içinde yaşamanın şartlarından biri bu. İkinci mesele de “dönmeler”, romanda sıklıkla karşılaşıyoruz, öyle ki Yahudi ailelerin en büyük sorunlarından bazılarına yol açıyorlar. Yani kimliği korumak mümkün ama ödün vermek gerekiyor özgürlükten, bazı şeyleri gizlemek, kısık sesle söylemek gerekiyor, Farhi’nin karakterlerinde görebiliyoruz. Okulun adı açıkça geçmiyor ama Ahmet’in Robert Kolej’de öğretmenlik yaptığını anlayabiliyoruz, Arnavutköy’deki yokuştan çıkılınca varılan okul malum, öğrencilerin arasında Yahudi, Rum, Ermeni, Laz, her unsur var, hepsi Ahmet’in ağzının içine bakıyor, üstelik bu Ahmet devletin sesi haline gelen, çocuklara zorbalık yapan tarih öğretmenini çalkalıyor bir güzel çünkü Atatürk’ün ölümünden sonra yükselen faşist dalgaya rağmen hâlâ güçlü, devletin üst kademelerinde tanıdıkları var, dolayısıyla çocukları koruyup kollarken bir yandan da müesses nizamın bekçiliğini yapıyor. Savı şudur ki Mustafa Kemal Atatürk’ün vatandaşlık kavramı ülkede yaşayanlar için en iyisidir, savaşla birlikte Nazi yanlılığı görünür hale gelince özellikle Yahudilere eziyet edilmiş, çoğu Aşkale’ye gönderilip yol çalışmalarında köleleştirilmiştir ama Atatürk’ün istediği değildir bu, er geç onun değerlerine, fabrika ayarlarına dönülecektir. On üç bölümde de aynı fikri savunan hikâyelere yer verir Farhi, aşağı yukarı otuz yıllık bir zaman dilimini anlatır, karakterler birbirleriyle bağlantılıdır, örneğin çocukluğunu bildiğimiz bir karakter birkaç bölüm sonra yetişkin bir adam olarak, etrafına korku saçan efendi bir kabadayı, Rum meyhanesini karın tokluğuna kollayan bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Türk isimlerinin berisinde asıl isimleri vardır bu karakterlerin, unutulmamalı, örneğin “Ermeni Agop” olarak geçen bir çocuğun Türkçe adı verilmez çünkü tam o sahnede dış kuvvetlere karşı işbirliği yapan gençlerin dayanışmalarını, oluşturdukları birliği görürüz, Agop hepimizin birimiz, birimizin hepimiz olduğunu haykırır, Yahudi Zeki babasının Fransız kuzenlerinden birinin hayatını kaybettiği İspanyol İç Savaşı’nda kullanılan o ünlü “cumhuriyetçi” sloganı haykırır, No pasarán, Tatar Cengiz de durur mu, yapıştırır “Ne mutlu Türk’üm diyene”yi, tamam bu iş, birlik dünyadaki faşist hareketlere karşı girişilen mücadelelerden meşruiyet alır böylece, “Atatürk’ün Türkiye’nin azınlıklarını birleştirmek için kullandığı sözler” tayfanın düğümünü atar. Devlet politikasının yol açtığı zulümlerin karakterler üzerinde etki bırakmamış olması da ilginç, daha doğrusu korku atmosferi her bölümde hissediliyor, karakterler sessiz sedasız yaşıyorlar ama aralarından kimse çıkmıyor bu duruma isyan eden, sözleşmeyi imzalamayan. Farhi idealinin romanını yazmış aslında, özgürce yaşamak isteyenlerin romanını değil.
Bağlantılı bölümler dedik, karakterler ortak, her bölümde bir karakter anlatıcı rolünde. Bilal nam karakterin anlattığı bölüm ilginç, daha doğrusu Bilal’in babası Pepo’nun el yazmalarından oluşan alt bölüm. Önce Bilal’in hikâyesi: ailesiyle ilgili iki rivayet var, Sefarad Yahudilerini kurtaran Barbaros Hayrettin vasıtasıyla gelmişler İstanbul’a, İS 66’daki Kudüs Kuşatması’ndan kurtulan âlim Ben Zakkai’nin soyundan geliyorlar ayrıca. Bilal’in babası Pepo iki rivayete de saygıyla yaklaşıyor ama inanmıyor hikâyelere, mitler iyi hoş da gerçeklere, yaşantılara, şimdiye bakmalı. Şimdide de kuşatma var, Bilal’in anne tarafı Selanik’te Nazilerin tutsağı, kaçakçı Marko’yla beraber onları gidip kurtarmak için acayip bir plan yapıyorlar. Türk pasaportlarını İngiliz pasaportlarıyla takas edebilirler, sonra gizlice Yunanistan’a girip aileye ulaşırlarsa o pasaportları verip kaçmalarını sağlayabilirler, tabii ölmezlerse. Akıbetlerini anlatmayacağım, sadece Ahmet gibi nüfuzlu insanların da kısmen plana dahil olduklarını söyleyeyim, en azından sahip oldukları bürokratik güç çok işlerine yarıyor bu planı yapanların. Romanın en kuvvetli hikâyesi budur sanıyorum, bazı bölümler o kadar zayıf ki çıkarılsa iyiymiş, Kolej’in öğrencileriyle sevişip onları yaşama, sosyalizme hazırlayan karakterin bölümü mesela. Neyse, Pepo’nun hatıratına gelelim, bu adam Ölüm’le tanışmış, üstüne Mustafa Kemal Paşa’nın postacılığını yapmış Kurtuluş Savaşı’nda, önemli biri. Ölüm önemli bir olgu, doğaüstü bir karakter, bütün bölümleri bağlayan bir üst yapı olarak çıkıyor karşımıza, daha en başta Simurg Mahmut nam akıllı delinin hikâyelerinden doğuyor. Bu topraklardan bir tat işte, romana rahatlıkla yerleşiyor, azıcık oryantalist bir hede. Savaş sırasında bir Yunan albayı esir düşmüş, Paşa sorgu için biraz Yunanca bilen Pepo’ya güveniyor, sonra her konuda güveniyor, ayırmıyor adamı yanından. Savaşın en civcivli zamanında askerlerinden bir güncük daha beklemelerini istiyor, sabaha karşı Pepo’yu yanına alarak cephede geziniyor. Manzara korkunç, Pepo kıkırdıyor, Paşa, “Bana güçlüklere karşın gülebilen bir adam göster, sana bir Yahudi göstereyim!” diyor? Pepo kendisinin de Yahudi olduğunu söyleyince zaten o yüzden onu seçtiğini söylüyor Paşa, ardından kızları sevip sevmediğini soruyor Pepo’ya. Elbet seviyor, özellikle her yerleri tombul ve gül pembeyse? Dolanıp içeri girmişler, o sıra biri Paşa’yı “kolundan tutup pencereye çekiyor”? Ve düşmanın geri çekildiğini gösterince Paşa bir Laz şarkısı söyleyerek Laz yiğitlerle birlikte horon tepmeye başlıyor? Olağanüstü işler. Sonrasında İzmir’e yardırırken yaralanıyor Pepo, üç yıl yatar vaziyette yaşıyor, o sıra Paşa erzak, giysi ve kitap gönderiyor. Devamı: “Beni Nâzım Hikmet’in şiirleriyle tanıştıran da o oldu. ‘Delinin teki,’ diyordu, ‘ama bizim gibi delilerden, çünkü Türkiye’yi bizim kadar çok seviyor.’ Hattâ zaman zaman, onu ziyaret etmem için davet etti. Ve ben çalışmaya başladıktan sonra -o hastalanana kadar- onun için bazı işler yapmamı istedi.” (s. 178) Şimdi, “hastalanana kadar” kısmından bu irtibatın 1930’ların ortalarına kadar sürdüğünü düşünebiliriz, o zamana kadar Nâzım Hikmet’in yaşadıklarına bakarsak Farhi’nin hoş bir spekülatif tarih kurguladığını da söyleyebiliriz. Anıları çokça tartışılmıştır ama Cemal Granda’nın metninin 289. sayfası, eh, en azından o dönemde yaşananlarla uyuşuyor.
Bütün hikâyelerinde Mustafa Kemal Atatürk’ten sonrasını mahkum ediyor Farhi, açık. Karakterlerine borazancılık yaptırıyor, bu yüzden çok zayıf bir karakter kurgusuna katlanmak zorunda kalıyoruz, yetişkinlerle çocuklar aynı sesle konuşuyorlar, fikirleri acayip berrak, kitap okurmuş gibi dinliyoruz hepsini. Kurgu hoş, dönem ilginç, bunların dışında, meh. Denk gelen okusun diyeceğim bu romanı, arayıp bulmalık bir metin değil.











Cevap yaz